İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

HİCRET VE TEMEL HAKLAR

Temmuz, dünya ve İslam tarihi için önemli bir dönüm noktası olan hicretin meydana geldiği aydır. Hicret, sadece Hz. Peygamber’in Mekke’den Medine’ye göç etmesi değil, aynı zamanda, İslâmiyet’in cihana açılması, son ve hak dinin ilâhî vahiyle müesseseleşmesi, Müslümanların devletleşmesi, sevgi, kardeşlik duygularının, insan hak ve hürriyetlerinin tohumunun atılmasıdır. Bu önemine binaen, Hz. Peygamber’in hicret ettiği yılın 1 Muharrem’i olan 16 Temmuz 622 tarihi “Hicrî Takvim” için başlangıç kabul edilmiştir.

Sözlük anlamı itibariyle, herhangi bir şeyden bedenen, lisanen veya kalben uzaklaşmak anlamına gelen hicret, dinî bir terim olarak Müslüman olmayan bir ülkeden, rahatça inanıp, inancını yaşayabileceği bir yere göçmek demektir. Kur’an-ı Kerim’de, hicretin bu anlamına işaretle; “Ey inanmış kullarım! Benim yarattığım yeryüzü geniştir. O halde güven içinde olacağınız yere gidip yalnız Bana kulluk edin!” buyurulmaktadır (Ankebut, 29/56).

Bu anlamda hicret, Hz. Peygamber’e kadar, tarihin muhtelif devirlerinde meydana gelmiştir. Kur’an-ı Kerim’de, pek çok peygamberin ve onlara bağlılıklarını samimiyetle gösteren inananların, dinleri ve inançları sebebiyle hicrete mecbur edildikleri açıkça ifade edilmektedir. Hz. İbrahim (Ankebut, 29/26), Hz. Lut (Hûd, 11/80-81; Hicr, 15/65), Hz. Şuayb (Araf, 7/88), Hz. Musa, kavmi ile birlikte (Yunus, 10/90; Tâ-hâ, 20/77-78) hicret etmişlerdir.

Zikri geçen peygamberler gibi, Hz. Peygamber ve ashabı da, hicret etmek zorunda kalmışlar; inançları uğruna doğup büyüdükleri memleketlerinden ayrılmış, mallarını ve hatta sevdiklerini terk etmişlerdir. Hz. Peygamber hicret yolunda Mekke’den çıkınca geri dönerek, doğup büyüdüğü mukaddes şehre hitaben; “Vallahi, sen, Allâh’ın yarattığı yerlerin en hayırlısı ve Allâh katında en sevgilisisin. Senden çıkarılmamış olaydım, çıkmazdım. Bana, senden daha güzel, daha sevgili yurt yoktur. Kavmim beni, senden çıkarmamış olsaydı, çıkmaz, senden başka bir yerde yurt ve yuva tutmazdım!” demiştir[1].

Hicrette Müslümanların göstermiş olduğu fedakarlık kelimelerle ifade edilemez. Meselâ, ashaptan Ebû Seleme, bir baskı olmaksızın inanmak ve inancını yaşamak maksadıyla  Medine’ye hicret etmek istemiş, ancak müşrik akrabalarının eşini ve çocuklarını elinden almaları üzerine, yapayalnız, mahzun bir şekilde Medine yolunu tutmuştur[2]. Fedakarlık yapan ashaba diğer bir örnek ise, Suheyb’dir. Suheyb b. Sinan er-Rûmî, Talha b. Ubeydullah ile birlikte hicret yolculuğuna çıkmıştı. Suheyb’in Mekke’de pek çok malı ve alacağı vardı. Müşrikler bu malları alıp gitmesine müsaade etmeyeceklerini söylediler. Suheyb, onlara “Mallarımı size verirsem, beni serbest bırakır mısınız?” diye sordu. Müşrikler “evet” şeklinde karşılık verince, Suheyb; “Ben de mallarımı size verdim.” dedi. Böylece Medine’ye hicret etme imkanını elde etti. Hz. Peygamber, Suheyb’in bu davranışını işitince, “Suheyb kazandı, Suheyb kazandı” buyurmuşlardır[3].

Müslümanların, doğup büyüdükleri, acı tatlı anılarla dolu yurtlarından ayrılmalarının, mallarını ve sevdiklerini terk etmelerinin temelinde, din ve vicdan hürriyetinden mahrum olmaları ve buna bağlı olarak canları ve vücut bütünlüklerinin tehlikede olması yatmaktadır. Şöyle ki, Hz. Peygamber, şirkin egemen olduğu, güçlünün gücü nedeniyle haklı, güçsüzün zayıflığı sebebiyle haksız kabul edildiği, kan davaları ve kabileler arası çatışmalarla insan hayatının heder edildiği, servetin zenginler arasında döndüğü, ahiret ve hesap inancı olmadığından sorumsuzca yaşanan bir ortamda çıkarak, bu ve burada sayılamayan diğer olumsuzlukları ıslah etmek misyonunu üstlenmiştir. Mekke’nin ileri gelenleri tarafından, Hz. Peygamber’in bu görevi ifası, kendi lehlerine işleyen kurulu düzeni hedef alan ciddi bir tehdit olarak algılanmış ve Rasul-i Ekrem’e ve beraberindeki Müslüman topluluğa karşı katı ve sert bir tavır sergilenmiştir. İnananlara yönelen işkence ve baskılar öyle bir hal almıştır ki, bazı Müslümanlar ancak Müslüman olmadıklarını söylemek suretiyle canlarını kurtarabilmişlerdir.

İlk Müslümanlardan Ammâr ile anne ve babası, sırf imanlarından dolayı günlerce çeşitli işkencelere maruz kalmışlar, Ammâr’ın babası Yâsir ve annesi Sümeyye, yapılan işkencelere dayanamayıp şehit olmuşlar, Ammâr ise günlerce bu işkencelere dayanmış ve fakat ebeveyninin ölmelerinden sonra işkencelere daha fazla dayanamayıp, tekrar şirke döndüğünü söyleyerek canını kurtarabilmişti[4]. Bunun üzerine Nahl suresinin 106. ayeti inmiştir:

Gönlü imanla dolu olduğu halde (inkara) zorlanan dışında, iman ettikten sonra Allah’ı inkar edip, kalbini kafirliğe açanlara, Allâh katından bir gazap vardır; onlar için büyük bir azap vardır.

Mü’minlere yönelik süren bu işkence ve baskıların yanında, müşriklerin İslâm’ı tamamen silmek amacıyla Hz. Peygamber hakkında, onu öldürmeyi hedefleyen planlar kurmaya başlamaları, daha önce yalnızca Müslümanlardan isteyenler için uygulamaya konan hicret olgusunu, hem Müslümanlar, hem de kendisi için bir kurtuluş vesilesi haline getirmiştir. Yüce Allâh tarafından Hz. Peygamber’e izin verildikten sonra (Ankebut, 29/56), Rasulullah yatağına Hz. Ali’yi yatırarak Medine’ye hicret etmiştir.

Hicretin arka planında, Müslümanları baskılardan kurtarma, özgür bir ortama kavuşma, İslâm’ın temel değerlerini hakim değerler haline getirme, dağılmış olan Müslüman potansiyelini yeniden birleştirme gibi gayelerin yattığı söylenebilir. Başka bir ifadeyle, hicretin özünde, temel hak ve hürriyetlerin elde edilmesi bulunmaktadır. Bu itibarla, insan hakları ve özgürlükler yönünden, bir dönüm noktası ve büyük bir hamle olarak nitelendirebileceğimiz hicret, insanlık tarihi için çok önemlidir.

Günümüzde insan hakları denince, öncelikle kişilerin yaşama hakkı, daha sonra da bununla yakından ilişkisi bulunan, çalışma, seyahat, din ve vicdan hürriyeti, özel hayatın gizliliği gibi temel hak ve hürriyetler akla gelmektedir.

Çağdaş literatürde temel hak ve hürriyetler; a) şahsî hak ve hürriyetler, b) manevî hürriyetler, c) sosyal ve iktisadî hak ve hürriyetler ile d) siyâsî hak ve hürriyetler olmak üzere dört ana başlık altında incelenmektedir. Bunlardan hicretin en önemli amili ve hicretten sonra da Medine Site Devletinde güvence altına alının şahsi hak ve hürriyetler ile manevî hürriyetler üzerinde duracağız.

Şahsi Hak ve Hürriyetler

Genel olarak şahsi hak ve hürriyetler, kişinin dokunulmazlığı, seyahat ve yerleşme hürriyeti ile özel hayatın gizliliğinden oluşmaktadır. Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.

İslâm’da insan hayatına büyük önem verilmiştir; haksız yere adam öldürmek bütün insanları öldürmek, bir canı kurtarmak da bütün insanları diriltmek gibi kabul edilmiştir (Maide, 5/32). Bu nedenle adam öldürmek, büyük günahlar arasında sayılmış ve karşılığı da idam (kısas) olarak belirlenmiştir (Bakara, 2/178; İsrâ, 17/33).

Hz. Peygamber de, vedâ hutbesinde; “İnsanlar! Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, malarınız ve ırzlarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecavüzden korunmuştur.” demek suretiyle can, mal ve kişilik haklarının güvence altına alındığını bütün insanlığa ilan etmiştir[5].

Şahsî hak ve hürriyetler çerçevesinde ele alınan kişi dokunulmazlığı, insanın hem maddî, hem de manevî hayatı bakımından söz konusudur. Bunun tabiî bir sonucu olarak da, insanlara zulmedilmez; hakim kararı bulunmadan hürriyeti kısıtlanamaz.

Dinimizde, her türlü zulüm haram kılınmış, kişinin hayatına, beden ve namusuna tecavüz edenler, zarar verenler için ahiret cezasının yanında dünyada da ceza öngörülmüştür. Kur’an-ı Kerim’de, “Sakın Allâh’ı, zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma; gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne kadar onları ertelemektedir.” (İbrahim, 14/42); Zülkarneyn kıssası anlatılırken de, “O şöyle dedi, ‘Haksızlık edeni cezalandıracağız; sonra o, Rabbine gönderilecek; sonra Allah da ona korkunç bir azap uygulayacak.’” buyurulmaktadır (Kehf, 18/87). Hz. Peygamber ise, “İnsanlara dünyada haksız yere eziyet edenlere Allâh ahirette azap edecektir.[6]; “Zulümden kaçınınız, çünkü zulüm kıyamet gününde bir karanlıktır.[7] buyurmuşlardır.

Mekke’de İslâmiyet’i kabul eden ilk Müslümanlar, insanın tabiî ve temel haklarından olan ve İslâm’ın güvence altına aldığı kişinin dokunulmazlık hakkını, ancak Medine’ye hicret ettikten sonra elde edebilmişlerdir.

Manevî Hürriyetler

Bu grupta yer alan hürriyetler, daha çok insanın kalbi ve vicdanı ile ilgili hürriyetler olup, genel olarak düşünce ve düşünceyi ifade hürriyeti ile bu çerçevede yer alan din ve vicdan hürriyetinden oluşmaktadır.

İnsanca yaşamanın, insan haklarının en önemlilerinden biri de din ve vicdan hürriyetidir. İnsanlar diğer hiçbir alanda olmadığından daha çok, din ve inanç hürriyeti konusunda duyarlı olmuşlar, inançlarını koruma noktasında ölümü dahi göze almışlardır. Din ve vicdan hürriyetinin muhtevasını; iman etmek, bağlı bulunduğu dinin esaslarına göre ibadet etmek, dinin emirlerini yerine getirmek, dinini öğrenmek ve öğretmek oluşturmaktadır.

Din ve vicdan hürriyeti açısından hicret gerçekten çok önemli bir yer tutmaktadır. Mekke döneminde inananların maruz kaldığı işkence ve baskı öyle bir hal almıştı ki, daha önce de belirtildiği gibi, bazı Müslümanlar, ancak Müslüman olmadıklarını söylemek suretiyle hayatta kalabilmişlerdi. Mü’minler, inandıkları gibi yaşamak, Allâh’a ibadet etmek şöyle dursun, imanlarını açıklamaktan dolayı zulme uğruyorlardı. Bu nedenle, İslâm’a girmek isteyenler, maruz kalacağı baskı ve işkenceleri düşünerek, böyle bir adımı atmaktan çekiniyorlardı.

Bu baskı ve şiddet altında yaşayan ilk Müslümanlar, rahatça inandıklarını ifade edebilmek ve inançlarının gereğini yerine getirebilmek için önce Habeşistan’a, daha sonra da Medine’ye hicret etmişlerdir.

İslâm’a göre, insan hiçbir baskı ve zorlama olmaksızın düşünmeli, kendi aklıyla hadiseleri değerlendirmeli ve zihnî gayretleriyle doğruyu bulmalıdır. Zira din ve inanç, insanın vicdanıyla ilgili bir husus olup, zorla kabul ettirilen inanç hiçbir anlam taşımaz. Bu husus Kur’an-ı Kerim’de, “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara 2/256) hükmüyle ifadesini bulmuştur.

Dinimizde kimseye inanç konusunda baskı yapılamayacağı açık bir şekilde belirtilmiştir. İlahî mesajı tebliğle görevlendirilen Peygamberlere bile, vazifelerinin sadece insanlara tebliğ olduğu, bundan sonra insanların yaptıklarından sorumlu olmadıkları emredilmiştir: “Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin hepsi toptan mutlaka inanırdı. O halde sen mi insanları mü’min oluncaya kadar zorlayacaksın.” (Yunus, 10/99); “(Ey Muhammed!) sen öğüt ver, çünkü sen ancak öğüt verirsin. Onların üzerinde zorlayıcı değilsin.” (Gaşiye, 88/21-22); “Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki, biz seni onların üzerine bekçi göndermedik, sana düşen sadece tebliğdir.” (Şurâ, 42/48) Bunlardan da anlaşılacağı gibi, İslâm’da dinini seçme ve yaşama konusunda tam bir hürriyet bulunmaktadır. Artık dileyen inansın, dileyen de inkar etsin (Kehf, 18/29).

İslâm’da güvence altına alınan din ve vicdan hürriyeti, meşakkatli ve acıklı bir tecrübeden sonra oluşturulan Medine Site Devletinde, layık olduğu yerini almıştır. Hz. Peygamber, Mekke’den Medine’ye hicret ettikten sonra düzenlediği Medîne sözleşmesinde (Medîne Site Devleti Anayasası), “Yahûdîlerin dinleri kendilerine, Mü’minlerin dinleri de kendilerinedir. Buna gerek mevlâları ve gerekse kendileri dahildir” hükmüne yer vermiştir[8].

Allâh’ın Rasulü’nün Necranlı Hıristiyanlarla yapmış olduğu anlaşma da, İslâm’da din ve vicdan hürriyetinin boyutlarını göstermektedir: “Onların mallarına, canlarına, dinî hayat ve tatbikatlarına, hazır bulunanlarına, bulunmayanlarına, ailelerine, mabetlerine ve az olsun çok olsun onların mülkiyetinde bulunan her şeye şamil olmak üzere, Allâh’ın himayesi ve Rasulullah Muhammed’in zimmet,i Necranlılar ve onların tâbîleri üzerine haktır. Hiçbir piskopos kendi dînî vazife mahalli dışına, hiçbir papaz kendi vazifesini gördüğü kilisenin dışına, hiçbir rahip içinde yaşadığı manastırın dışına, başka bir yere alınıp gönderilmeyecektir…[9] Rasulü Ekrem, kendisiyle görüşmek üzere Medine’ye gelen ve ibadet etmek istediklerini beyan eden Necran heyetine Medine mescidini göstermiş, onların Müslümanların ibadet ettikleri bu kutsal mekanda ayinlerini yapmalarına müsaade etmiştir. Hz. Peygamber Necranlılar’a olduğu gibi Yemen halkına da geniş bir din serbestisi tanımıştır[10]. Bunlardan gayrimüslimlere dinlerinin esaslarını öğrenme, çocuklarına öğretme hürriyeti tanındığı da anlaşılmaktır.

İslâm tarihinde bir dönüm noktası olan ve İslâmiyet’in cihana açılması, Müslümanların devletleşmesi, son ve hak dinin ilâhî vahiyle müesseseleşmesi, insanlık tarihine sevgi, kardeşlik tohumlarının atılması anlamına gelen hicret, insan hak ve hürriyetleri açısından da önemli bir yer işgal etmektedir. Bu anlamda hicret, Müslümanların inançları için, başka bir deyişle din ve vicdan hürriyeti uğruna canlarından, mallarından vazgeçmeleri, yurtlarını ve sevdiklerini terk etmeleri; yaşama ve varlığını koruma özgürlüğünü elde etmeleri demektir. İslâm’da temellerini bulan bu hak ve özgürlükler, hicretten sonra Medine’de oluşturulan devlette derhal, hukukî olarak güvence altına alınmıştır.

[1] M. Asım KÖKSAL, İslâm Tarihi, I/412.

[2] M. Asım KÖKSAL, İslâm Tarihi, I/395.

[3] İbn Kesir, Tefsîru’l-Kur’ani’l-Azîm, Bakara 2/207; M. Asım KÖKSAL, İslâm Tarihi, I/395.

[4] M. Asım KÖKSAL, İslâm Tarihi, I/215-217.

[5] Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi, IV/412, VI/334, X/389,395.

[6] Riyazus’-Salihîn, III/177. H. No: 1637.

[7] Tâc, V/20.

[8] Prof. Dr. Servet ARMAĞAN, İslâm Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, 224-225 (Madde: 25-31)

[9] Adem APAK, “Hz. Peygamber (SAV)’in Uygulamalarında İnanç Hürriyeti” (Diyanet İlmî Dergi Özel Sayı 2000), 420.

[10] Aynı Makale, 421.

İlk yorum yapan siz olun

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir