İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

ÂLEMLERE RAHMET HZ. MUHAMMED’İN MERHAMET ANLAYIŞI

 

Allâh’a hamd, Rasulüne salâttan sonra hepinizi saygı ile selamlıyor, “Kutlu Doğum Hafta“nızı tebrik ediyorum.

Sultanımız, seyidimiz, şefî‘imiz, efendimiz Hz. Muhammed Mustafâ anısına düzenlenen bu toplantının hayırlara vesile olmasını Yüce Allâh’tan diliyorum.

Her yıl Kutlu Doğum programlarıyla, Rasûlullâh (s.a.s.) Efendimizi anmakta, onu övmekte, sevgi ve duygularımızı yenilemekteyiz. Onu ne kadar övsek, ne kadar sevsek azdır. Çünkü onu sevmek imanımızın gereğidir. Yüce Allâh şöyle buyurmaktadır: “قُلْ إِن كَانَ آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَآؤُكُمْ وَإِخْوَانُكُمْ وَأَزْوَاجُكُمْ وَعَشِيرَتُكُمْ وَأَمْوَالٌ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَا أَحَبَّ إِلَيْكُم مِّنَ اللّهِ وَرَسُولِهِ وَجِهَادٍ فِي سَبِيلِهِ فَتَرَبَّصُواْ حَتَّى يَأْتِيَ اللّهُ بِأَمْرِهِ – Rasûlüm şöyle de: ‘Babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabalarınız, kazandığınız mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaretiniz, hoşlandığınız evler size Allâh’tan, Peygamberinden ve Allâh yolunda cihattan daha sevimli olursa, Allâh’ın hükmünü bekleyin.” (Tevbe 9/24). Hz. Ömer gelerek; “Seni canımdan başka her şeyden; anamdan, babamdan, eşimden, oğlumdan, kızımdan… çok seviyorum!” deyince Hz. Peygamber, “Olmadı ya Ömer!” der. Kalbi Rasûlullâh aşkıyla yanan Hz. Ömer, “Nasıl seveyim?” diye sorunca, Hz. Peygamber “Canından da çok sevmelisin.” diye karşılık verir. Hz. Ömer yemin ederek, “Seni canımdan da çok seviyorum ya Rasûlallâh!” diye cevap verir. Bunun üzerine Allâh’ın elçisi “İşte şimdi oldu, ya Ömer!” der (İbn Receb, Fethu’l-Bârî, 1/43).

Biz onu herkesten, her şeyden çok sevmeliyiz. Zira o bizi, bizden daha çok sevmiş ve düşünmüştür. Yüce Allâh, onun bize olan yakınlığını ve sevgisini şöyle açıklamaktadır: “ اَلنَّبِيُّ اَوْلٰى بِالْمُؤْمِن۪ينَ مِنْ اَنْفُسِهِمْ وَاَزْوَاجُهُٓ اُمَّهَاتُهُمْۜ – Peygamber, müminlere canlarından daha yakındır; eşleri de müminlerin anneleridir.” (Ahzâb 33/6). Başka bir ayette de, onun bize düşkünlüğünü şöyle anlatmaktadır: “لَقَدْ جَآءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَز۪يزٌۗ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَر۪يصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ –İçinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki; sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O size çok düşkün ve müminlere karşı çok şefkatli ve merhametlidir.” (Tevbe 9/128).

Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) sadece biz Müslümanlara karşı değil herkese, her canlıya karşı çok merhametlidir. Çünkü o, âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Ve bu merhameti sayesinde, acımasız, zalim cahiliye toplumunu eğitip birbirlerini seven, haklara saygılı, merhametli bir nesil ortaya çıkarmıştır:

Putperestliğin hâkim olduğu Câhiliyye toplumunda, insan hakları fütursuzca ihlal ediliyordu. Hak güçlünündü; zengin itibarlı, güçlü ve asil olanlar üstündü. Zayıflar eziliyor, ihtiyaç sahipleri tefecilerin elinde sömürülüyordu. Ahlâk seviyesi çok düşüktü; kadınlar değersiz bir mal gibi görülüyor, kız çocuk sahibi olmak utanç vesilesi kabul ediliyor, hatta bu sebeple kız çocukları diri diri toprağa gömülüyordu. Bilgisizlik ve barbarlık hâkimdi.

Mehmet Akif o dönemi şöyle resmetmektedir:

Bir kerre de, mâmûre-i dünyâ, o zamanlar.,

Buhranlar içindeydi, bugünden de beterdi.

Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;

Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!

Fevzâ bütün âfâkını sarmıştı zemînin.

Salgındı, bugün Şark’ı yıkan, tefrika derdi.

Taassup, şiddet, zulüm ve barbarlığın hâkim olduğu böyle bir dönemde Sevgili Peygamberimiz gelerek insanlara sevmeyi, merhameti öğretmiştir. İnsanlar tecavüze uğrayıp gasp edilmekten, organları kesilerek öldürülmekten, işkence edilmekten, kız çocukları diri diri toprağas gömülmekten onun irşatlarıyla kurtulmuştur.

Bugün de, bencillik, merhametsizlik, hak tanımazlık yine başta gelen problemlerimiz arasında yer almakta; dünyanın her yerinden barut, kan ve şiddet haberleri gelmektedir:

  • Bugün toplumumuz, küçücük menfaatler için birbirini ezmekten, hatta öldürmekten çekinmez bir hale gelmiştir. Her gün cinayet, gasp ve hırsızlık haberleri gazetelerimizin sayfalarını, radyo ve televizyon haberlerini doldurmaktadır.
  • İçimizden organlarını satmak için masum çocukları kaçırıp öldürebilenler, daha fazla masraf etmemek için kimyasal atıkları su kaynaklarına basarak pek çok insanın zehirlenmesine, zarar görmesine sebep olabilen kişiler çıkmaktadır.
  • Yeni doğmuş çocuğu, yaşlı ana babayı kış günü sokağa atabilen; isteklerini kabul etmediği için annesini, mirasına konabilmek için babasını öldürebilenler ortaya çıkmıştır.
  • Haberlerde; kapkaççılar tarafından cep telefonunu alınmak için trenden aşağı atılan, çantası çalınmak için metrelerce yerde sürüklenen kişileri duymaktayız.
  • Aynı şekilde siz de televizyonlarda izlemişsinizdir: Devrilen tankerden dökülen mazotu etraftaki halk leğenlerle, bidonlarla kaçırmaya çalışıyor; tankerin sahibi engel olmaya çalışınca da kendisini tartaklıyorlar.

Görüldüğü gibi maalesef acımasız bencil bir topluma dönüşüyoruz. Hâlbuki toplumun huzur ve mutluluğu, bireylerin birbirlerine sevgi, saygı ve hoşgörüyle bakmaları, merhametle yaklaşmalarıyla mümkün olur. Yaşadığımız problemlerin çözümü için, her şeyi kuşatan ilâhî rahmetin tecellisi olan Hz. Peygamber (s.a.s.)’in şefkat anlayışına, merhamet eğitimine bugün her şeyden daha çok muhtacız.

Hz. Peygamber’in Merhameti

İslâm iki temel ilkeye dayanmaktadır: Allâh’ın emirlerine hürmet, yaratıklarına merhamet. İslâm’ın canlı örneği olan Sevgili Peygamberimiz de, hem Kur’ân’ın hem de kendisinin ifadesiyle âlemlere rahmettir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de, “ وَمَآ اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ – (Resûlüm!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” buyrulmaktadır (Enbiya 21/107). Hz. Peygamber de, “إنما بعثت رحمة مهداة –Ben ancak âlemlere hediye edilmiş rahmet elçisi olarak gönderildim.” buyurmuştur (Taberânî, Mu‘cemu’l-Evsat, 3/223, (H.No: 2981).).

Rasûlullâh (s.a.s.) Efendimiz, bir sevgi ve merhamet pınarıdır. Öyle ki amcası Hz. Hamza’yı şehit eden Vahşî’yi; ciğerini ağzına alıp çiğneyen Hind’i bile bağışlamıştır (bk. Buhârî, Megâzî, 21; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 25/481-482).

O öyle merhametlidir ki, Mekke döneminde, dayanılması güç işkence ve kabalıklara maruz kalmasına, yollarına dikenler dökülüp, üzerine pislikler atılmasına, alay edilip yurdundan çıkarılmasına rağmen, zalimlere lanet etmemiş, tam tersine onları bağışlamış, hidayetleri için dua etmiştir. Onun merhameti o kadar yücedir ki, Tâif’te ağır hakarete uğrayıp taşlanarak yaralandıktan sonra, “رب اغفر لقومي فإنهم لا يعلمون-Rabbim, halkımı bağışla, onlar ne yaptıklarının bilmiyorlar.” (Buhârî, İstitâbe 4, Enbiyâ 54; Müslim, Cihâd 105; İbn Mâce, Fiten 23.) diye kendisine acımayan düşmanlarının bağışlanması için dua etmiştir. İstemesi halinde, o insanların üzerlerine dağları yıkabileceğini söyleyen Cebrail’e de, “Hayır ben bunu istemiyorum, onların soyundan yalnız Allâh’a kulluk eden, ona ortak koşmayan bir nesil çıkarmasını istiyorum” (Buhârî, Bed‘u’l-Halk 7.) demiştir. Hudeybiye sulhunda ağır şartlar altına imza atmaya zorlanan Hz. Peygamber, iki yıl sonra Mekke’nin fethinde, “Bugün Allâh’ın, Kâbe’nin şanını yücelteceği bir gündür. Bugün merhamet günüdür…” (Vâkıdî, Megazî, 2/822.) diyerek genel af ilân etmiştir.

Uhud savaşında Rahmet Peygamber’inin dişi kırılıp, yüzü kanlar içinde kaldığında, bu durum kendilerine çok ağır gelen Müslümanlar müşriklere beddua etmesini istemişlerdir. O ise, beddua etmek yerine, “Ben lanetçi olarak gönderilmedim. Davetçi ve rahmet müjdecisi olarak gönderildim. Ya Râb! Bu insanları affet, çünkü onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar” demiştir. (Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1/78-79.)

Benzeri bir durum Sakîf kabilesi için söz konusu olmuştur. Yapılan savaşta Sakîf okçuları Müslümanlara hayli zarar verince sahabeden bir kısmı, “Ya Rasûlullâh Sakîf kabilesinin okları bizi yaktı, onlara beddua et!” demiştir. Rasûlullâh (s.a.v.) ise, onların isteğini yerine getirmek yerine “اللَّهُمَ اهْدِ ثَقِيفًا -Allâh’ım, Sakîfe hidayet ver!” diye dua etmiştir. (İbn Ebî Şeybe, Musannef, 14/508.)

O öyle engin bir şefkat ve merhamet sahibidir ki, Tufeyl b. Amr, Rasûlullâh (s.a.s.)’a gelerek, isyan edip İslâm’a girmeyi reddeden kendi kabilesine beddua etmesini isterken o, ellerini kaldırıp “اللهم اهد دوسا وأت بهم-Allâh’ım, Devs kabilesine hidayet ver, onları imana getir.” diye dua etmiştir (Buhârî, Cihâd, 99, 3/1073.).

Savaş ortamında kadınlar, çocuklar, savaşmayan sivil halk, din adamları onun merhametiyle kurtulmuşlar, esirler insanca muamele görmüşlerdir; mâbetler, hatta bitkiler ve hayvanlar yakılıp yıkılmaktan kurtulmuştur. Çünkü ona göre, bir kişinin hidayetine vesile olmak, dünyalara sahip olmaktan daha hayırlıdır (bk. Buhârî, Cihad 102, 143; Müslim, Fedâilu’s-Sahabe 34.).

Nitekim Enes b. Mâlik şöyle anlatıyor:

Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hizmetinde bulunan Yahûdî bir çocuk vardı. Bir gün hastalandı. Peygamberimiz (s.a.s.) onu ziyarete gitti, başucuna oturdu ve ona; “Müslüman ol!” dedi. Çocuk babasının yüzüne baktı. Babası, “Ebû’l-Kâsım’ın çağrısına uy!” dedi. Çocuk da Müslüman oldu. Bunun üzerine Hz. Peygamber, “Şu yavrucağı benim vasıtamla cehennemden kurtaran Allâh’a hamdolsun.” diyerek büyük bir sevinçle dışarı çıktı. (Buhârî, Cenâiz, 80, Merdâ 11; Ebû Dâvûd, Cenâiz 2.)

İnsanların iman etmeyip kendilerini helâke sürüklemeleri ise onun için büyük bir ıstırap kaynağıdır. Bu durum Kur’ân’da şöyle bildirilmektedir:

لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ اَلَّا يَكُونُوا مُؤْمِن۪ينَ

Rasûlüm! Onlar iman etmiyorlar diye, neredeyse kendini helâk edeceksin.” (Şûrâ 26/3)

Sadece insanlar değil, hayvanlar da onun merhametinden paylarını almıştır: Hayvanlar hedef olarak dikilmekten (Ebû Dâvûd, Dahâyâ, 12), ateşle dağlanmaktan (Ebû Dâvûd, Cihâd, 58), susuz ve aç bırakılmaktan (Ebû Dâvûd, Cihâd, 47), ağır yük taşımaktan (Ebû Dâvûd, Cihâd, 47), dövülmekten (Ebû Dâvûd, Cihâd, 58), sövülmekten, lanet olunmaktan (Ebû Dâvûd, Cihâd, 55) onun merhamet dolu öğütleriyle kurtulmuştur. Bir kediyi hapsedip aç-susuz bırakarak ölümüne sebep olan kadının cehennemlik olduğunu (Buhârî, Musâkât, 10); susuzluktan ölmek üzere olan bir köpeğe kuyudan su çıkarıp veren kişinin de bağışlandığını o haber vermiştir.

Sonsuz şefkat ve merhamet kaynağı Peygamber (s.a.s.), hicretin sekizinci yılı Mekke Fethine giderken Arc vadisinde, yolun kenarında yeni doğmuş yavrularını emziren bir köpek görünce, Cuayl b. Surâka adlı sahâbîyi çağırıp köpeğin ve yavruların rahatsız edilmemesi için ordu geçinceye kadar oraya nöbetçi dikmiştir (Vâkıdî, Kitâbu’l-Megâzî, 2/804; Şâmîi, Sübülü’l-Hüdâ ve’r-Reşâd, 7/51, Kahire 1989).

Rahmet Peygamberinin Merhamet Eğitimi

Sevgi ve merhamet toplumsal huzur ve bireysel kurtuluşumuzun temel unsurlarından, belki de en önemlilerindendir. Bunun için, Sevgili Peygamberimiz, mü’minleri kâinattaki canlı-cansız her varlığa karşı merhametli olmaya teşvik etmiş, bunun gerçek mümin olmanın ve Cennet’e girmenin şartı olduğunu belirtmiştir.

Bir hadîs-i şerîfte o şöyle buyurmuştur:

إنما يرحم الله من عباده الرحماء

Allâh sadece merhametli kullarına merhamet eder.

Müsned-i İbn Ebî Şeybe, 1/165.

Başka bir hadiste de,

مَنْ لا يرْحَم النَّاس لا يرْحمْهُ اللَّه

İnsanlara merhamet etmeyene, Allâh da merhamet etmez.” buyurmuştur.

Buhârî, Edeb 18, Tevhîd 2; Müslim, Fezâil 66. Ayrıca bk. Tirmizî, Birr 16, Zühd 48

Aynı anlamda başka bir hadiste de şöyle buyurmuştur:

من لا يرحم لا يرحم ومن لا يغفر لا يغفر له ومن لم يتب لم يتب عليه

اسمح يسمح لك

Merhamet etmeyen merhamet olunmaz, bağışlamayan bağışlanmaz, af dilemeyen affolunmaz.” “Başkalarına hoşgörülü davran ki, sana da hoşgörülü davransınlar.

Taberânî, el-Mu‘cemu’l-Kebîr, 2/351; Heysemî, Mecma’u’z-Zevâid, 10/315.

Fahr-i Kâinât Efendimiz (s.a.s.)’in, merhameti tavsiye ettiği hadislerinden biri de şöyledir:

الراحمون يرحمهم الرحمن ، ارحموا من في الأرض يرحمكم من في السماء

Çok merhametli olan Allâh, merhametli olanlara acır. Öyleyse siz yeryüzündekilere merhamet edin ki, göktekiler de size merhamet etsinler.

Tirmizî, Birr, 16, 4/323;  Beyhaki, Adab, 1/34

Bu hadislerde Hz. Peygamber, genel ifade kullanmış, herhangi bir kayıt getirmemiştir. Dolayısıyla Müslüman-gayrimüslim, büyük-küçük, kadın-erkek bütün insanlara; evcil-vahşî bütün hayvanlara, hatta canlı-cansız bütün varlığa merhamet etmeliyiz. Allâh’ın rahmetine kavuşmak, affına mazhar olmak; meleklerin duasını kazanmak istiyorsak, merhametli, bağışlayıcı ve hoşgörülü olmalıyız.

Buna göre merhamet göstermemiz gerekenleri şöyle sıralayabiliriz:

Kendimize merhamet etmeliyiz.

Kişinin, herkesten önce kendine merhamet etmesi gerekir. Zira kendine acımayana, Allâh acımaz.

Hz. Peygamer (s.a.s.);

مَن لا يَرْحمْ لا يُرْحَمْ

Merhamet etmeyen kimseye merhamet olunmaz” buyurmuştur.

(Buhârî, Edeb 18; Müslim, Fezâil 65.)

Bir defasında Rasûlullâh (s.a.s.) Efendimiz, “Şüphesiz Allâh, çok merhametli olanlara acır.” der. Sahabîler, “Ey Allah’ın Rasulü, hepimiz kendimize merhamet ediyoruz.” derler.  Bunun üzerine Efendimiz, “لَيْسَ الَّذِي يَرْحَمُ نَفْسَهُ خَاصَّةً، وَلَكِنِ الَّذِي يَرْحَمُ النَّاسَ عَامَّةً – Merhametli sadece kendisine karşı merhametli olan değildir; fakat hem kendine hem de bütün insanlara merhamet edendir.” buyurur (Beyhakî, Şu‘abu’l-İmân, 13/408).

Kendine merhamet eden kişi, kabrin sıkıntısından, kıyametin dehşetinden ve cehennem azabından kendini korur. Bunun için, öncelikle Allah’a boyun eğip ihlâsla kulluk etmeli; onun emirlerini yerine getirmeli, yasaklarından uzak durmalıyız. Bir günah işlersek, hemen o günahtan vazgeçerek tövbe etmeliyiz.

Diğer taraftan başkalarına göstereceğimiz merhamet de kendimize dönecektir. Nitekim Yüce Allâh,

اِنْ اَحْسَنْتُمْ اَحْسَنْتُمْ لِاَنْفُسِكُمْ

“İyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş olursunuz.” buyurmuştur (İsrâ, 17/7).

Ana-baba ve diğer büyüklerimize merhamet etmeliyiz.

Hz. Peygamber (s.a.s.)’i kendine rehber edinen merhametli mümin, büyüklerine karşı saygılı; küçüklerine karşı sevgilidir.

Peygamber Efendimiz,

ليس منا من لم يرحم صغيرنا ويوقر كبيرنا

Küçüklerimize sevgi ve şefkat, büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir.” buyurmuştur (Tirmizi, Birr 15; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/257, 2/207.).

Annesi tarafından, terbiyesinde yetişmesi ve kendine hizmet etmesi için yanına yerleştirilen Enes b. Mâlik’e şöyle tavsiye etmiştir:

يَا أَنَسُ وَقِّرِ الْكَبِيْرَ وَارْحَمِ الصَّغِيْرَ تُرَافِقُنِيْ فِي الْجَنَّةِ.

Enes! Büyüklerine saygı, küçüklerine sevgi ve şefkat göster ki, Cennette benimle olabilesin.” (Beyhakî, Şu‘abu’l-Îmân, 13/355.)

Büyük deyince, ana-baba, küçük deyince de çocuklar ilk olarak akla gelir.

İnsanın, Allâh’a iman ve ibadetten sonra en önemli ödevi, ana ve babasına saygı, sevgi ve ilgi göstermesidir. Hayatın çeşitli zorlukları içinde bizi büyütüp, her sıkıntıya katlanan anne ve babalarımız, her bakımdan hürmet ve itaate layıktırlar. Kur’ân-ı Kerim’de, Allâh’a ibadet emredildikten sonra, anne ve babaya iyi davranmak emredilmiş, onları azarlamak, hatta “öf” demek bile yasaklanmıştır (İsra 17/23). Sonra da,

وَاخْفِضْ لَهُمَا جَنَاحَ الذُّلِّ مِنَ الرَّحْمَةِ وَقُلْ رَبِّ ارْحَمْهُمَا كَمَا رَبَّيَان۪ي صَغ۪يرًاۜ

Onlara şefkatle kol kanat ger ve ‘Rabbim, onların beni sevgiyle büyüttükleri gibi, sen de onlara merhamet et!’ diye dua et.” buyrulmuştur (İsrâ 17/24).

Müslüman, hiçbir şart altında ana-babasına kötü davranmaz, onlar hakkında kötülük düşünmez. Lokman suresinde, Allâh’a ortak koşmaya, isyana zorlaması durumunda anne ve babamızın bu isteklerine uymamamız, fakat dünya işleriyle ilgili hususlarda onlara gereken saygı ve sevgiyi göstermemiz emredilmektedir (Lokman 31/14-15).

Ana-babaya saygı, sevgi ve ilgi, dinimiz açısından son derece önemli bir ahlak ilkesidir. Öyle ki, bu ilkeye uyan Cenneti kazanırken, ana babasını inciten ise, Allâh’a şirk koşma, adam öldürme, yalancı şahitlikle birlikte sayılan büyük bir günah işlemiş olur.

Nitekim Sevgili Peygamberimiz, büyük günahların ne olduğu sorulunca;

الإشراك بالله وعقوق الوالدين وقتل النفس وشهادة الزور

Allâh’a ortak koşmak, ana-babaya karşı gelmek, adam öldürmek ve yalancı şahitliktir.” buyurmuştur (Buharî, Şehadet, 10, 2/939.).

Ancak büyükler, ana-babadan ibaret olmadığı gibi küçükler de çocuklardan ibaret değildir. Ana-babamızın yanında büyükanne-büyükbabalar, ağabeyler, ablalar, amcalar, halalar, dayılar, teyzeler, komşu amca, teyze, ağabey ve ablalar büyüklerimizden olduğu gibi, nerede olursa olsunlar yaşlılarımız, öğretmenlerimiz, devlet görevlilerimiz de büyüklerimizdendir. Müslüman olarak bunların hepsine saygı göstermeli; gerektiğinde yardım etmeliyiz.

Çocuklarımıza merhamet etmeliyiz.

Hz. Peygamber, aile fertlerine ve çocuklara çok şefkatlidir; çocukları sever, bineğine, kucağına alır, onlarla oynardı. Bir defasında Rasûlullâh torunlarından Hasan’ı öperken onu gören Akra’ b. Hâbis “Benim on tane çocuğum var, hiçbirini öpmedim.” der. Bunun üzerine Rasûlullâh (s.a.s.) “من لا يرحم لا يرحم – Merhamet etmeyene merhamet edilmez.” buyurur (Buhârî, Edeb 18; Müslim, Fedâil 65.).

Başka bir rivayette de bir bedevî Rasûlullâh’a “Siz çocuklarınızı öpüyor musunuz? Biz çocuklarımızı öpmeyiz.” deyince, Rasûlullâh (s.a.s.) “أو أملك أن كان الله عز و جل نزع من قلبك الرحمة –Allâh senin kalbinden merhameti çekip almışsa ben ne yapayım!” buyurmuştur (Buhârî, Edeb 18; Müslim, Fezâil, 164).

Hz. Âişe’den rivayet edilen bir hadiste Hz. Peygamber, “إن في الجنة دارا يقال لها دار الفرح، لا يدخلها إلا من فرح الصبيان – Cennette adı Ferah olan bir yer vardır. Oraya sadece çocukları sevindirenler girebilir.” buyurmuştur (Suyûtî, Câmi‘u’s-Sağîr, 1/195; Ali b. Hüsameddin el-Hindî, Kenzü’l-Ummâl, 3/170).

Peygamberimiz, kendi torunlarına ve bütün çocuklara karşı sevgi, şefkat ve merhamet doluydu. Onları sever, öper, okşar ve ashâbına da çocukları sevmeyi, onlara şefkat ve merhamet göstermeyi etmeyi tavsiye ederdi.

Erkek olsun kız olsun, sevgi, şefkat ve merhametle çocuğu öpmek sünnete uygun bir davranıştır. Hatta İmam Nevevî, bu hadislerden hareketle kişinin küçük çocuğu öpmesinin vâcip olduğunu söylemiştir.

Ancak çocuklara şefkat göstermek, onları sevmek, sadece onları kucağına alıp öpmek değildir. Asıl çocukları sevmek, onların eğitimini güzel yapmak, onları dünya ve ahiret için hazırlamakla olur. Bunun için de anne ve babaların öncelikle kendilerinin güzel örnek olmaları, çocuklarının karınlarına haram lokma sokmamaları, doğru ve faydalı bilgi vermeleriyle olur.

Çocuklarına iyi örnek olmayan, onları İslâm ahlâkına göre terbiye edip kalplerine Allâh ve peygamber sevgisini koymayan anne ve babalar, çocuklarını ebedî ateşe atan merhametsizlerden başka bir şey değildir. Kur’ân-ı Kerim’de;

يَآ اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا قُوٓا اَنْفُسَكُمْ وَاَهْل۪يكُمْ نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ

Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden koruyun!” buyrulmaktadır (Tahrîm 66/6).

Rasûlullâh (s.a.s.) de,

أكرموا أولادكم وأحسنوا أدبهم

Çocuklarınıza değer verin/onlara ikram edin ve ahlâkını güzel yapın!” buyurmuştur (İbn Mâce, Edeb, 3).

Başka bir hadislerinde de,

مَا نَحَلَ وَالِدٌ وَلَدَهُ أَفْضَلَ مِنْ أَدَبٍ حَسَنٍ

Hiç bir baba çocuğuna güzel ahlâktan daha fazîletli bir şey veremez.” buyurmuştur (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 24/128.).

Çocuklara merhamet etmenin önemine işaret eden bu peygamberî öğütler, çocukların büyüklerinden yeterince ilgi ve alaka göremediği çağımızda daha bir önem arz etmektedir.

Bütün insanlara merhametli davranmalıyız.

Hz. Peygamber’in merhamet eğitiminden geçen müminler olarak, sadece ana-babamıza, çocuklarımıza ve yakınlarımıza değil, başta Müslümanlar olmak üzere bütün insanlara karşı merhametli olmalıyız. Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır:

وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِلْمُؤْمِنِينَ

Mü’minlere şefkat ve tevazu kanadını indir.”  (Hicr 15/88)

Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) de, bir hadiste şöyle buyurmuştur:

مثَلُ الْمُؤْمِنِينَ فِي تَوَادِّهِمْ وتَرَاحُمِهِمْ وتَعاطُفِهِمْ ، مَثَلُ الْجَسَدِ إِذَا اشْتَكَى مِنْهُ عُضْوٌ تَداعَى لهُ سائِرُ الْجسدِ بالسهَرِ والْحُمَّى

Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.”  (Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66.)

Sevgi, merhamet, şefkat ve yardımlaşma iyi mü’min olmanın ve Allah’ın kul olarak yarattığı insana saygının önemli göstergeleridir.

Olgun mümin, yardıma muhtaç birini görünce, elinden geldiği kadar yardım etmeye çalışır. Kimseyi incitmez. Kimseyi çekiştirmez. Herkesin hakkını kendi hakkı kadar, herkesin malını kendi malı kadar, herkesin ırz ve namusunu kendi ırz ve namusu kadar… dokunulmaz, kutsal kabul eder.

Kur’an’da, “وَيُؤْثِرُونَ عَلٰىٓ اَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌۜ وَمَنْ يُوقَ شُحَّ نَفْسِه۪ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَۚ –Kendileri çok ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” buyrulmaktadır (Haşr 59/9.).

Bütün insanlara karşı anlayışlı ve tüm yaratılmışlara karşı merhametli olmak, İslâm’ın insanı ulaştırmak istediği kemal noktasıdır. Bu ise, önce mü’minlerin kendi aralarında başlar, sonra insanlığı ve bütün yaratılmışları içine alır.

Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.), ashabına “لن تؤمنوا حتى تراحموا  – Merhamet etmedikçe kâmil mümin olmazsınız.” buyurmuştur. Bunun üzerine ashap, “Biz, hepimiz merhametliyiz.” deyince, Rasûlullâh (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

إنه ليس برحمة أحدكم صاحبه ولكنها رحمة الناس رحمة العامة

Söylediğim birbirinize gösterdiğiniz merhamet değildir. Benim kastettiğim, bütün insanlara, her şeye karşı merhametli olmaktır.” (Heysemî, Mecma‘u’z-Zevâid, 8/340, ).

Allâh’ı seven, sayan, onun emir ve yasaklarına saygı duyan kişi, yaratıklarının en şereflisi olan insana, insan olduğu için değer vermelidir. Atalarımız bunu çok güzel ifade etmişlerdir:

Her geceni kadir bil

Her geçeni Hızır bil!

“Hızır” Allâh’ın sevgili kulu anlamında, sembol bir isimdir. Buna göre, ülkene veya evine gelen veya yolda karşılaştığın insanın görünüşüne bakma. Belki de o, Allâh’ın sevgili bir kuludur. Çünkü Allâh’ın sevgili kulunun kim olduğunu O’ndan başka kimse bilmez.

Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

الْمُؤْمِنُ مَأْلَفَةٌ وَلَا خَيْرَ فِيمَنْ لَا يَأْلَفُ وَلَا يُؤْلَفُ

Müslüman, uzlaşmacıdır. Başkasıyla iyi geçinmeyen, kendisiyle de iyi geçinilemeyen kimsede hayır yoktur.” (Ahmed b. Hanbel 37/492; Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, 10/236.)

Aynı çevrede hatta aynı dünyada yaşayan insanlar da geniş manada kendileri ile beraber yaşadığımız insanlar olup, onlara karşı da ödev ve sorumluluklarımız vardır. O halde iyi duygularımız, iyi davranışlarımız ve iyi dileklerimiz bütün insanları, hatta bütün varlıkları kapsamalı ki beraber yaşadığımız dünyadakilere karşı insanlık ödevimizi yerine getirmiş olabilelim. Buna göre;

Herkesle ortak kullandığımız çevreyi temiz tutmalı, onu kirletmemeliyiz,

Su, elektrik, benzin ve gaz gibi yine herkesle ortak kullandığımız şeyleri; dikkatli kullanmalı ve onları ihtiyaçtan fazla kullanarak israf etmekten kaçınmalıyız,

Başta gürültü olmak üzere, çevreyi rahatsız edecek davranışlardan sakınmalıyız,

Yardıma muhtaç kimselere elimizden geldiğince yardımcı olmalıyız. Soframızı, yemeğimizi ihtiyaç sahipleriyle paylaşmak, Mü’min kardeşimizin eşyasını taşımasına, nakil vasıtalarına binip inmelerine yardım etmek, gözü görmeyenin elinden tutmak, yürüyemeyenin koluna girmek, kazaya uğramış kimselere “ilkyardımda bulunmak” ve “durumdan ilgilileri haberdar etmek” bu kapsamdadır.

Yakın çevremizden başlayıp bütün insanlara yardım etme gayretinde olduğumuz gibi, kediye, köpeğe, kuşa, böceğe, kadar bütün canlılara; ağaca, ota, çiçeğe, hatta çalıya, dikene kadar bütün bitkilere, taşa, toprağa, suya kısaca her şeye karşı sevgi ve anlayış dolu olmalıyız; onların Allâh’ın birer yaratığı, eseri olduğunu düşünüp ve öyle hareket etmeliyiz.

Elif okuduk ötürü

Pazar eyledik götürü

Yaratılanı hoş gördük

Yaratandan ötürü.

Kısaca iyilik ve hayrın birini bitirince, diğerine başlamalıyız. Bununla da yetinmeyip, huzuru ancak o iyi davranışlarda bulmalıyız. İyilikler, iç dünyamızın havası, suyu gibi olmalı.

Merhamet Sende Yâ Rasûlallâh!

 

Güçlü güçsüze zulüm ederken,

Kirlenmiş eller tende gezerken,

Çaresiz baba çocuk gömerken,

Biz merhameti O’ndan öğrendik.

 

Erkekler gaddar, kadın acizken,

Sistem kölelik, sistem faizken,

Azgın gençlerin işi tacizken,

Biz merhameti O’ndan öğrendik.

 

Peygamberimiz, Muhammed’imiz,

O’nunla coştu merhametimiz.

Ahlâkta bizim tam rehberimiz,

Biz merhameti O’ndan öğrendik.

 

Çocuklarına müşfik davrandı.

Ehl-i Beyt’ine yardı, yarandı.

Yetimi seven, yara sarandı.

Biz merhameti O’ndan öğrendik.

 

O ümmetini sevdi, gözetti.

Miraç’ta Rabb’e dilek iletti.

Şefaatine ümmetlik yetti.

Biz merhameti O’ndan öğrendik.

 

Ey Haremeyn-i Şerefeyne ram,

Sanadır salât, sanadır selam.

Her türlü övgü, sevgi, ihtiram,

Biz merhameti O’ndan öğrendik.

 

Şeref COŞĞUN

 

Bunun için hepimiz ona borçluyuz.

Medyûn O’na cem’iyyeti, medyûn O’na ferdi.

Medyûndur O mâsûm’a bütün bir beşeriyyet…

Yârab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret.

 

Mehmed Âkif ERSOY

Âmiiiin!

 

Ebû Hüreyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre bir adam geldi ve Hz. Peygamber’e kalbinin katılığından yakında. Hz. Peygamber ona şu tavsiyede bulundu: “Yetimin başını okşa, fakiri doyur!” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/263, 387).

 

 

 

 

On dört asır evvel yine bir böyle geceydi

Kumdan ayın on dördü bir öksüz çıkıverdi

Lakin o ne hüsrandı ki hissetmedi gözler

Halbuki kaç bin senedir bekleşmedelerdi

Nerden görecekler göremezlerdi tabi

Bir kere zuhur ettiği çöl en sapa yerdi

Bir kere de ma’mure-i dünya ozamanlar

Buhranlar içindeydi bugünden de beterdi

Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta

Dişsiz mi bir insan onu kardeşleri yerdi

Fevza bütün afakını sarmıştı zeminin

Salgındı bugün Şark’ı yıkan tefrika derdi

 

Derken büyüyüp kırkına gelmişti ki öksüz

Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi

Bir nefhada kurtardı insanlığı o masum

Bir hamlede kayserleri kisraları serdi

Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı, dirildi

Zulmün ki, zeval akılına gelmezdi, geberdi

Alemlere rahmetti evet şer-i mübini

Şehbalini adl isteyenin yurduna gerdi

Dünya neye sahipse onun vergisidir hep

Medyun O’na cemiyeti medyun O’na ferdi

Medyundur o masuma bütün bir beşeriyyet

Ya Rab! Bizi mahşerde bu ikrar ile haşret

 

İlk yorum yapan siz olun

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir