Allâh’a hamd, Rasûlüne salâttan sonra hepinizi saygı ile selamlıyor, “Kutlu Doğum Hafta”nızı tebrik ediyorum.
Sultanımız, seyidimiz, şefî‘imiz, efendimiz Hz. Muhammed Mustafâ anısına düzenlenen bu toplantının hayırlara vesile olmasını Yüce Allâh’tan diliyorum.
Tarih boyunca insan, hep toplu halde yaşamıştır. Bunun için bazı filozoflar insanı, toplumsal bir varlık olarak tanımlar.
Sevgili Peygamber’imiz (s.a.s.) de mümini, toplumla uyum içinde yaşayan, seven ve sevilen bir insan olarak tanımlar. Bir hadislerinde;
المؤمن مؤلف ولا خير فيمن لا يألف ولا يؤلف
“Mü’min insanlarla hoş geçinen, sıcak ilişki kuran kimsedir. Başkalarıyla geçinmeyen ve kendisiyle de geçinilmeyen kişide hayır yoktur.” buyurmuştur (Ahmed b. Hanbel, Bakî Müsnedi’l-Müksirîn, No: 8831, 2/400, 5/235.).
İnsanlarla iyi ilişki kurabilmek için de, nazik, güzel ahlaklı, merhametli ve affedici olmamız gerekir.
İslam’ın özünde, nezaket ve incelik vardır. İnsanın hamuru nezaket ve incelikle yoğrulmuştur. Bunun için, sevgi ve nezaketle insanlara yaklaştığımızda, bize gönüllerini ve kucaklarını açtıklarını görürüz. Çünkü;
Nezaket, hikmetle hareket etmek, kalp kırmaktan kaçınmak, insanların kalbine girmektir.
Nezaket, karşımızdaki insana, adeta söz ve davranışlardan meydana gelen güller sunmaktır.
Nezaket, konusu ne olursa olsun, karşımızdaki kim olursa olsun muhatabı incitecek söz ve davranışlardan kaçınmaktır.
Nezaket konusunda köklü bir geleneğimiz bulunmaktadır. İslâm tarihine baktığımızda, nezaket ve incelik dersi veren yüzlerce örnek görürüz.
Bütün insanlığa, her bakımdan en güzel örnek olan Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), güzel ahlâk, nezaket ve zarafet konusunda da eşsiz bir örnektir.
Her insanın ebedî saadete kavuşması için, adeta kendini helak eden Efendimiz (s.a.s.), bir kimsede gördüğü hatayı düzeltirken bile, nezaketi bırakmamıştır. Onu muhatap alıp utandırmak yerine, genele hitap ederek; “Bazılarının şöyle yaptığını, böyle davrandığını görüyorum!..” diyerek yanlışı düzeltmiştir.
Her yerde ve herkese karşı nazik ve ince olan Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), yumuşak huylu, alçak gönüllü, anlayışlı, güler yüzlü ve tatlı dilli bir insandı.
Bir gün Hz. Peygamber, oturan bir grup sahabînin yanında durarak, “Size en iyiniz ve en kötünüzü bildireyim mi?” diye sorar. Orada oturanlar susup cevap vermez. Hz. Peygamber üç defa tekrar edince içlerinden biri, “Evet, ey Allâh’ın elçisi, bize en iyimizi ve en kötümüzü haber ver!” der. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz,
خيركم من يرجى خيره ويؤمن شره وشركم من لا يرجى خيره ولا يؤمن شره
“Sizin en iyiniz kendisinden iyilik beklenen ve kötülüğünden emin olunandır. Sizin en kötünüz de, kendisinden iyilik beklenmeyen, kötülüğünden de emin olunmayandır” buyurur. (Tirmizi, Fiten, 76, (2263), 4/528)
Enes (r.a.) Hz. Peygamber (s.a.s.)’in nezaketini şöyle anlatır:
“Rasûlullâh (s.a.s.) yolda yürürken ashaptan birisiyle karşılaştığında, o yanında durursa kendisi de dururdu. O kimse ayrılmadıkça Hz. Peygamber de ayrılmazdı. Karşılaştığı bir sahâbî, ona elini uzatırsa o da elini uzatır; sahâbî elini çekmedikçe o da çekmezdi. Ashaptan biri, kulağına bir şey söylemek için eğilirse, Hz. Peygamber ona kulak verir, o sahâbî sözünü bitirip ağzını çekmedikçe Hz. Peygamber kulağını uzaklaştırmazdı.” (Tirmizi, “Sıfatu’l-Kıyame ve’r-Rekâik ve’l-Vera’” 46; İbn Mâce, “Edeb” 21; Ebû Dâvûd, “Edeb” 6.)
İşte bu üstün özellikleri sayesinde Efendimiz, kendini ashabına sevdirmiş ve böylece birbirini seven, sevgi dolu, mutlu ve huzurlu bir toplum meydana getirmiştir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de;
“Allâh’ın rahmetiyle sen, onlara yumuşak davrandın. Katı kalpli ve kaba biri olsaydın etrafında kimse kalmazdı. Öyleyse onları affet, onların bağışlanması için dua et!..” buyrulmaktadır (Âl-i İmrân sûresi 3/159).
Biz de mutlu ve huzurlu bir hayat sürmek, fertleri sevgiyle birbirlerine kucak açan, birbiriyle barışık, huzurlu ve mutlu bir toplum meydana getirmek istiyorsak, Rasûlullâh Efendimizi kendimize örnek almalıyız. Zira o bizim için en güzel örnektir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de:
لقد كان لكم في رسول الله أسوة حسنة لمن كان يرجو الله واليم الأخر و ذكر الله كثيرا
“Allâh’ın rahmetini ve ahiret gününe kavuşmayı ümitle bekleyen ve Allâh’ı çok zikreden sizler için Allâh’ın gönderdiği Peygamber’de güzel örnekler vardır.” buyrulmaktadır (Ahzâb 33/21.).
Peygamber Efendimiz, güzel huylu, tatlı dilli, güler yüzlü, kibar tavırlı ve çok dürüst bir kimseydi; her zaman şiddetten kaçınır, kimseye haksızlık etmezdi. Müslümanların da, iyi huylu, güler yüzlü olmasını isterdi.
O halde Hz. Peygamber (s.a.s.)’i kendine örnek alan hakiki Mü’minler olarak bizim de, güler yüzlü, tatlı dilli, doğru sözlü; uyumlu, uyum sağlanılan ve kendisinden kötülük beklenilmeyen bir insan olmamız gerekir (Ahmed, II/400, V/235.).
Müslüman, kendisine kötü davranıldığında dahi, din kardeşine güzellikle yaklaşır. Çünkü güzel ahlak; mahrum edene vermek, ilgiyi kesene alaka göstermek, zulmedeni affetmektir. Atalarımız, iyiliğe karşı iyilik her kişinin, kötülüğe karşı iyilik er kişinin harcıdır demiştir.
Hz. Peygamber (s.a.s.) de, şöyle buyurmuştur:
الا ادلك على اكرم اخلاق الدنيا والآخرة ان تصل من قطعك وان تعطي من حرمك وان تعفو عمن ظلمك
“Dünya ve ahirette en değerli ahlâkı sana öğreteyim mi; senin ile ilişkiyi kesenle irtibatını sürdürmen, seni mahrum edene vermen, sana zulmedeni bağışlamandır.” (Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, 10/235)
Güzel ahlâk; kendi de dâhil herkese, hatta her mahlûka karşı merhametli ve insaflı olmak, kimsenin ayıbını araştırmamak, özür dileyenlerin özürlerini kabul etmek, başkalarından gelen sıkıntı ve eziyetlere katlanmaktır.
Güzel ahlaklı kişi, başkalarının kusurlarını araştırmak yerine, kendi kusur ve kabahatlerine bakar ve onları düzeltmeye çalışır. Büyük-küçük herkese karşı edepli, tatlı dilli, güler yüzlü olur.
Çünkü Yüce Allâh sabreden, iyilik yapan, insanlara hizmet eden, öğüt veren, tatlı dilli ve güler yüzlü Müslümanı sever.
Sevgili Peygamberimiz, bir hadislerinde buna şöyle işaret etmektedir:
إفراغك من دلوك فى إناء أخيك صدقة وأمرك بالمعروف ونهيك عن المنكر صدقة وتبسمك فى وجه أخيك صدقة وإِماطة الحجر والشوك والعظم عن طريق الناس صدقةٌ وهدايتك الرجل فى أرض الضالة صدقة
“Din kardeşine karşı güler yüzlü olmak, ona su vermek, iyi şeyleri tavsiye etmek, onun kötülük yapmasını önlemek, yol sorana aradığı yeri göstermek; sokaktan taş, diken, kemik ve benzeri şeyleri temizlemek hepsi birer sadakadır.” (Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, 5/66)
Başka bir hadiste de;
والكلمة الطيبة صدقة
“Güzel söz sadakadır.” buyurmuştur (Buhârî, Edeb 34).
Dinimiz, insanları birbirine kaynaştıran her davranışı değerli bulur ve tavsiye eder. Bunun için Rasûlullâh (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
لا تحقرن من المعروف شيئا ، ولو أَن تلقَى أخاك بوجه طلق
“Din kardeşine güler yüz göstermekten ibaret olsa bile, hiçbir iyiliği küçümseme!” (Müslim, Birr 144)
Aralarında soğukluk bulunan kimselerden birinin dudağında beliren bir tebessüm, aradaki mesafeleri bir anda yok eder ve onları birbirine yaklaştırır.
Nitekim Yüce Allâh, şöyle buyurmuştur:
و لا تستوي الحسنة و لا السيئة ادفع بالتي هي احسن فاذا الذي بينك و بينه عداوة كانه ولي حميم
“İyilik ile kötülük bir değildir. Kötülüğü en güzel biçimde sav, bir de bakarsın ki seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sanki sıcak ve samimi bir dost oluvermiştir.” (Fussilet, 41/34.)
Ama ne yazık ki çoğumuz, Cenâb-ı Hakk’ın esirgemeden hepimize verdiği bu serveti kullanmakta cimri davranır, araya buzdan duvarlar örer.
Dinimizde, küçücük bir ikram, tatlı bir söz, hatta bir gülümseme bile iyilik sayılmış; ona değer verilmiştir.
İnsanın yaptığı iyiliğin az veya çok olması önemli değildir. Önemli olan, gönülden ve iyi niyetle olmasıdır.
Değersiz gibi görülen küçücük bir iyilik, belki insanı cehennemin büyük azabından kurtaracaktır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
اتقوا النار ولو بشق تمرة فمن لم يجد فبكلمة طيبة
“Yarım hurma vermek suretiyle de olsa kendinizi cehennem ateşinden koruyun! Onu da bulamayan, güzel bir sözle de olsa kendini korusun.” (Buhârî, Edeb 34)
Güzel söz söylemek, tıpkı Allah rızası için verilen sadaka gibi, bir iyilik ve Allah katında makbul bir davranış olarak kabul edilmiştir.
Hz. Ömer (r.a.)’in oğlu, meşhur sahabî Abdullah (r.a.), oğluna yaptığı tavsiyede, tatlı dil ve güler yüzün önemini şöyle anlatmaktadır:
بني، إن البر شيء هين، وجه طليق وكلام لين
“Yavrucuğum! Aslında insanı dünya ve ahiret mutluluğuna ulaştıran iyilik, kolay bir şeydir: güler yüz, tatlı dil.” (Ebû Bekir el-Harâitî, Mekârimü’l-Ahlâk 1/64.)
Hz. Peygamber (s.a.s.), bir defasında cenneti tasvir ederek, “Cennette, dışından bakıldığında içi, içinden bakıldığında dışı görülebilen kristal köşkler vardır.” deyince, bir bedevî kalkıp, “O köşkler kimin içindir? Yâ Rasûlallâh!” diye sorar. Bunun üzerine Allâh’ın Elçisi;
“Güzel konuşan, nafile oruç tutmaya devam eden, fakirlere yemek yediren ve insanlar uyurken gece namaz kılanlar içindir.” diye cevap verir.(Tirmizi, Birr, 53.)
Karşılaştığımız kimseye gülümseyip, onu selâmlamak, hatırını sormak; hem Allâh’ın rızasını kazanmamıza, hem de sevgi, barış ve huzurun toplumda yayılmasına vesile olur.
Zaten dünya ve ahiret mutluluğu, birbirimizi sevmekle elde edilir. Nitekim Sevgili Peygamberimiz, şöyle demiştir:
إن الله يقول يوم القيامة: أين المتحابون بجلالي. اليوم أظلهم في ظلي. يوم لا ظل إلا ظلي
Hiç şüphesiz Allâh Teâlâ Kıyamet günü: “Nerede benim rızam için birbirlerini sevenler? Gölgemden başka gölgenin bulunmadığı bu gün onları, kendi arşımın gölgesinde gölgelendireceğim.” buyurur. (Müslim. Birr, 12)
Başka bir hadiste de, birbirimizi sevmeyi imanın gereği olarak kabul ederek şöyle buyurmuştur:
لا تدخلون الجنة حتى تؤمنوا ولا تؤمنوا حتى تحابوا أولا أدلكم على شيء إذا فعلتموه تحاببتم أفشوا السلام بينكم
“Îmân etmedikçe Cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de kâmil bir imana sahip olamazsınız. Yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi?.. Aranızda selamı yayınız” (Müslim, İman, 22, (93), I,74).
Selamlaşma, sevginin yayılmasına sebep olduğundan, Rasûlullâh (s.a.s.) Efendimiz onu ibadet gibi kabul edip bizlere tavsiye etmiştir. Bir adam gelip, hangi amelin daha hayırlı olduğunu sorunca, o;
تطعم الطعام وتقرأُ السلام على من عرفت ومن لم تعرف
“Fakirlere yemek ikram etmen, ister tanı ister tanıma karşılaştığın her kese selam vermendir.” diye cevap vermiştir (Buhârî, İman, 5/18). Diğer bir hadiste de,
إن من موجبات المغفرة بذل السلام، وحسن الكلام
“Herkese selam vermek ve güzel konuşmak, günahın bağışlanmasına sebep olur.” buyurmuştur (Ebû Bekir el-Harâitî, Mekârimü’l-Ahlâk 1/63).
İslâm dini, insanların, tatlı dilli, güler yüzlü, cömert, merhametli, nazik ve zarif olmasını ister; asık yüzlü, kaba ve terbiyesiz olmasını istemez. Bunun için Kur’ân bize, nezaket ve zarafet dersi verir; yürümenin, bakmanın hatta konuşurken kullanılacak ses tonunun nasıl olması gerektiğini öğretir:
ولا تصعر خدك للناس ولا تمش في الارض مرحاۜ ان الله لا يحب كل مختال فخور واقصد في مشيك واغضض من صوتك ان انكر الاصوات لصوت الحمير
“İnsanları küçümseme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü Allâh, kibirlenenleri sevmez. Bütün işlerinde ölçülü davran! İnsanlara karşı sesini yükseltme! Çünkü en çirkin ses, eşek anırmasıdır.” (Lokman 31/18-19.)
Muhatabımız ister dostumuz, ister düşmanımız olsun, ister tanıdık, ister yabancı biri olsun; üslubumuz nezaket, zarafet ve incelik olmalıdır. Peygamberimiz (s.a.s.); nezaket kurallarının gereği olarak büyüklere saygı, küçüklere sevgi göstermemizi ister:
“İnsanlara merhamet etmeyene Allah merhamet etmez” (Buhârî, Tevhît, 2.)
Birlikte yaşamanın kurallarından biri de, yapılan iyiliğe teşekkür etmektir. Dinimiz, verdiği nimetlerden dolayı Allâh’a hamd etmeyi emrettiği gibi, insanların yaptığı iyiliklere karşı teşekkür etmeyi de emreder. Allâh’a verdikleri nimetlerden dolayı hamd etmek, nasıl bir kulluk borcu ise; insanların yaptığı iyiliklere teşekkür etmek de, bir insanlık borcudur.
Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
من صنع إليه معروف فقال لفاعله جزاك الله خيرا فقد أبلغ في الثناء
Kendisine bir iyilik yapılan kimse, “Allâh seni daha hayırlısıyla mükâfatlandırsın!” diye dua ederse, ona en güzel şekilde teşekkür etmiş olur. (Tirmizî, Birr 87)
Böyle diyen kişi, yapılan iyiliğin kıymetini takdir ederek adeta, “Senin bu iyiliğin, benim yanımda o kadar kıymetli ki, karşılığını ancak Allah verebilir; seni o ödüllendirsin” demektedir.
İslâm’ın insanlara teşekkür etmeye verdiği önemi gösteren bir hadiste Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurur:
لا يشكر الله من لا يشكر الناس
“Halka teşekkür etmeyen Allah’a da şükretmez.” (Tirmizî, Birr 35; Ebu Dâvud, Edeb 12)
İyiliklere teşekkür etmek, sadece insanın değil, bütün yaratıkların özelliğidir. Teşekkür konusunda ihmali görülen tek varlık, şeytan ve ona uyan insandır.
Onun için Rasûlullâh (s.a.s.) Efendimiz, hemcinslerine teşekkürü ihmal eden insanın, Rabbine etmesi gereken şükrü de ihmal edeceğini belirtmiştir.
Başka bir ifadeyle, yapılan iyiliklere karşı teşekkür âdeti olmayan bir kimse, kendisini yaratan ve sayısız nimetlerle donatan Rabbine şükrünü eda etmekte de kusur gösterir.
İslâm ahlakıyla bezenmiş, zarif, nazik ve teşekkür etmesini bilen mümin, aynı zamanda bir hata işlediğinde, birini kırdığında veya incittiğinde özür dilemesini de bilir.
Atalarımız “kul, kusursuz olmaz”, “beşer şaşar” demiştir. Müslüman da insan olarak bunun dışında değildir; hata edebilir. Nitekim sevgili peygamberimiz;
كل ابن آدم خطاء وخير الخطائين التوابون
“Her insan hata eder. Fakat hata edenlerin en hayırlısı tövbe edendir.” buyurmuştur.
Dolayısıyla iyi Müslüman, hiç hata etmeyen değil, işlediği hatadan dolayı özür dileyen; o hatayı affettirme yollarını arayan kimsedir.
Basit ve önemsiz görülen, ama insanın medeni ve sosyal hayattaki konumunu gösteren özelliklerden biri de özür dilemesini bilmektir.
Medeni bir insan olan mümin, statüsü, makamı, konumu ne olursa olsun, gerektiğinde özür diler. Çünkü özür dilemek insanı küçültmez, aksine yüceltir. Sevgili Peygamberimiz, insanlara karşı çok hassas ve kibar olmasına rağmen, bir hutbesinde “Eğer sizden birine vurduysam işte sırtım, gelsin vursun; bende alacağı olan varsa işte malım, gelsin alsın” demiştir. (Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, İstanbul, 1980, C. II, 1165).
Bir hadiste ise Allâh’ın Elçisi şöyle buyurmuştur:
من كانت له مظلمة لأحد من عرضه أو شيء فليتحلله منه اليوم قبل أن لا يكون دينار ولا درهم إن كان له عمل صالح أخذ منه بقدر مظلمته وإن لم تكن له حسنات أخذ من سيئات صاحبه فحمل عليه
Kimin üzerinde bir hak bulunuyorsa, dinar ve dirhemin bulunmadığı kıyamet günü gelmeden önce, o hakkı helâl ettirsin. Aksi halde, haksızlık yapanın iyi ameli varsa, yaptığı haksızlık kadar o amelden alınır hak sahibine verilir. Eğer iyi ameli yoksa, hak sahibinin günahından alınır, haksızlık yapana yüklenir. (Buhârî, “Mezâlim” 11.)
SONUÇ OLARAK
İmanı gönlüne yerleştiren mü’min, zarif ve nazik olur. Baktığı her yerde, her şeyde, güzellik görür.
Kâmil bir imanın kazandırdığı incelik ve zarafet, insanı gönül insanı yapar. Böyle bir insan;
•İnce kalpli, zarif, latif ve nazik olur.
•O, seven, sevilen, bütün canlılara merhametle yaklaşan, tatlı dilli, güler yüzlü, yumuşak huylu model bir insandır.
•O, din kardeşinin sevinciyle mutlu olur, kederiyle üzülür.
•O, daima kendini hesaba çeker, kendine yapılan kötülüklere iyilikle karşılık verir ve insanlara karşı hoş görülüdür.
•O, insanların kusurlarını araştırmaz, aksine ayıplarını örter.
•O, affedici, fedakâr, cefakârdır. Başkalarını incitmek, kırmak şöyle dursun, onların yaptıklarından dolayı incinmez ve kırılmaz. Yani gönül kırmamak için dilini susturabildiği gibi, kırılmamak için kalbinin sızlanmalarını da susturur.
Yorum gönder