×

Allâh’a İman

Allâh’a iman, Allâh’ın varlığına, birliğine, ezeli ve ebedi olduğuna, yani varlığının bir başlangıcı ve sonunun bulunmadığına, eşinin, benzerinin, ortağının, çocuğunun olmadığına; varlığı kendinden olup varlığı için bir başka şeye muhtaç olmadığına, yaratılmış olan şeylerden hiç birine benzemediğine, dolayısıyla düşündüklerimizden ve hayalimize gelen şeylerin hepsinden başka olduğuna; her şeyi bildiğine, her şeyi gördüğüne, her şeyi işittiğine, duyduğuna, her şeye gücünün yettiğine, her şeyi yaratan olduğuna.. kısacası, her türlü eksiklikten uzak olduğuna yürekten, tereddütsüz bir şekilde inanmaktır. Ergenlik çağına ulaşmış her akıl sahibinin, Allâh’a bu şekilde inanması farzdır.

Kur’an-ı Kerim’de Allâh Teâlâ bazen, kendisiyle ilgili olarak “biz” ifadesini kullanması, O’nun azamet ve şanının yüceliğine işaret eder. Hemen bütün dillerde saygı ve yücelik ifadesi olarak bu tür ifade biçimine başvurulmaktadır.

Kur’an’da, Yüce Allâh’ın zat ve sıfatlarından bahseden ayetlerde genellikle tekil zamir, fiillerinden bahsedilirken ise bazen tekil, bazen de çoğul zamir kullanılmıştır. Nitekim, “Sizi Biz yarattık” (Vâkıa, 56/57), “Üstlerindeki göğe bakmazlar mı? Onu nasıl bina ettik, nasıl donattık” (Kâf, 50/6), “Andolsun, insanı Biz yarattık” (Kâf 50/16), “Allah gökleri görebileceğiniz direkler olmaksızın yarattı. Yeryüzüne de, sizi sarsmasın diye sabit dağlar yerleştirdi ve orada her türlü canlıyı yarattı. Gökten de yağmur indirip, orada her türden güzel ve faydalı bitki bitirdik” (Lokman 31/10), “Biz geceyi ve gündüzü (kudretimizi gösteren) iki alamet yaptık” (İsrâ 17/12) gibi, fiilleriyle ilgili âyetlerde, hem tekil, hem de çoğul zamir kullanılmıştır. Kendi zâtı ve uluhiyeti ile ilgili şu ayetlerde ise, tekil zamir kullanılmıştır: “Şüphe yok ki Ben, rabbinim senin.” (Tâ-hâ 20/12), “Şüphe yok ki Ben, Allah’ım, Benden başka hiçbir ilâh yoktur. O halde bana ibadet et.” (Tâ-hâ 20/14), “O, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allah’tır.” (Haşr 59/22).

“Allâh” lafzı, Yüce Yaratıcının özel ismidir. Bu isim, O’nun kemal, cemal ve celal sıfatlarının ifade ettiği anlamların tamamını kapsar. Allah’ın diğer isimleri, O’nu tasvir eder. Dolayısıyla bu ismin hiçbir dilde tam karşılığı yoktur.

İlah, tanrı ve benzeri kelimeler ise, Allâh’ın özel isminin karşılığı olmayıp, mabut anlamında hem gerçek ve hem de gerçek olmayan tanrılar için müşterek olarak kullanılırlar.

Tanrı kelimesi köken itibariyle Türkçe bir kelimedir. Türkler Müslüman olmadan önce inandıkları mabudu ifade etmek için  “Tengri” kelimesini kullanmışlardır. (Muharrem Ergin, Orhun Abideleri, İstanbul 1970). Bu kelime daha sonra değişikliğe uğrayarak ‘Tanrı” şeklini almıştır. Günümüzde Arapça’daki “ilâh”, Fransızca’daki “Dieu”, Farsça’daki “Hudâ”, İngilizce’deki “God” kelimelerinin karşılığı olarak kullanılan “Tanrı” kelimesi, Allah’ın güzel isimlerini tamamını içeren “Allâh” kelimesinin tam karşılığı değildir. Bu bakımdan “Tanrı” kelimesi, “Allâh” kelimesinin yerini tutamaz.

Ancak Huda, Yezdan, Çalap, Diyo ve God kelimelerinin ilah yerinde kullanılabildiği gibi Tanrı kelimesi de ilâh kelimesi yerinde kullanılabilir. Nitekim tarihimizde de “Tanrı” kelimesi, atasözlerinde, şiir ve na’tlarda kullanılmıştır. Merhum Süleyman Çelebi mevlitte “Bari ne hacet kılavuz sözü çok / Birdir Allah andan artık Tanrı yok demiştir. Atasözlerimizde de “Büyüklük Tanrı’ya yakışır”, “Tanrı rızkını kuluyla birlikte yaratır” gibi ifadeler bulunmaktadır. Bu itibarla, “Tanrı” kelimesinin kullanılması caiz olmakla birlikte ‘Allâh’ kelimesini karşılamadığı ve bunun tam karşılığını bulmak da mümkün olmadığından, Yüce Allah’ın ismini anmak gerektiğinde, tüm Müslümanların ortak kullandığı, “Allâh” kelimesini kullanmak uygun olur.

Allâh’a inancımız şöyle olmalıdır:

Allah vardır ve birdir. Ondan başka tanrı yoktur. Varlığının başlangıcı ve sonu yoktur. O, her zaman vardı, sonsuza kadar da var olacaktır.

Allah varlıklardan hiçbirine benzemez. O’nun eşi ve benzeri yoktur. Varlığı kendindendir. Hiçbir şeye muhtaç değildir. Her şey O’na muhtaçtır. O diridir, her şeyi bilir, her şeyi işitir ve her şeyi görür. Kalbimizden geçenleri de bilmektedir.

Allah irade sahibidir, diler ve dilediğini yapar. Onun kudreti sonsuzdur, her şeye gücü yeter. Allah yaratıcıdır, dilediğini yoktan var eder, dilediğini de yok eder. Evrende ne varsa hepsini O yaratmıştır. Allah harflere ve sese gerek olmadan konuşur. Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim Allah’ın sözüdür. Allah, merhameti sonsuz, bağışlaması bol Yüce bir varlıktır. Bize hayat veren, sayılamıyacak kadar nimetler bahşeden O’dur. O, bizi yarattıktan sonra da yalnız bırakmamış, peygamberler göndererek dünyada ve ahirette mutlu olmanın nurlu yolunu göstermiştir.

İnsanlar, Allah’ın zatını, hakîkat ve mahiyetini bilemezler. O’nu eserleri ve eserlerin delalet ettiği sıfatları ve isimleriyle tanıyabilirler. Allah’ın eserleri isimlerine, isimleri sıfatlarına, sıfatları da zatına delalet eder.

Yüce Allah, şanına lâyık olan bütün kemal sıfatlarıyla nitelenmiştir. O her türlü noksan sıfattan münezzehtir. Allah’ın isim ve sıfatları zatı gibi ezelî ve ebedîdir. Zatı ile birlikte vardır. Sıfat ve isimleri zatının ne aynı ne de gayrıdır. O’nun sıfatları yarattıklarının sıfatlarına da benzemez.

Allah’ın sıfatları; genel olarak zati sıfatlar, sübuti sıfatlar, fiili sıfatlar ve selbi sıfatlar olmak üzere dörde ayrılır.

Sadece Allah Teâlâ’nın zatına mahsus olan, yarattıklarından herhangi birine verilmesi caiz ve mümkün olmayan sıfatlardır.  Bu sıfatlar; vücûd (Allah’ın vâr olması), kıdem (Allah’ın varlığının başlangıcının bulunmaması, ezelî ve kadîm olması), bekâ (Allah’ın varlığının sonu olmaması; ebedî, sonsuz, ölümsüz olması), vahdâniyet (Allah’ın bir ve tek olması; zatında, sıfatlarında ve işlerinde eşi, benzeri ve ortağının bulunmaması), muhâlefetün li’lhavadis (Allâh’ın, zatında ve sıfatlarında hiçbir yaratılmışa benzememesi) ve kıyambinefsihî (Allah’ın varlığının kendisinden olması; var olmak için bir başka varlığa, yere, zamana, sebebe muhtaç olmaksızın bizzat kaim olması)dır.

Varlığı zorunlu olan ve kemâl ifade eden sıfatlardır. Bu sıfatlar, olumlu ifadelerle Allah’ı tanıtttığı için sübûtî sıfatlar adını almışlardır. Sübûtî sıfatlar sekiz tane olup, hayat (Allah’ın diri ve  hayat sahibi olması), ilim (Allâh’ın ilim sahibi olması; her şeyi bilip, hiçbir şeyin O’na gizli kalmaması), semi‘ (Allâh’ın gizli-açık, fısıltı halinde, yavaş veya yüksek sesle söylenen her şeyi işitmesi), basar (Allâh’ın gizli-açık, aydınlık ve karanlık her şeyi görmesi, hiçbir şeyin O’nun görmesinden gizli kalmaması), irade (Allâh’ın dilemesi; O’nun dilediği olur, dilemediği ise olmaz. Kainatta olan her şeyin O’nun dilemesiyle var olmuş ve O’nun dilemesiyle yok olacaktır.), kudret (Allâh’ın her şeye gücünün yetmesi), kelam (Allah’ın harf ve sese ihtiyaç olmadan konuşması) ve tekvin (Allah’ın yaratıcı olması, dilediğini yapması)dir.

Allah’ın yaratması, rızık ve nimet vermesi, yaşatması, canları alması ve ölüleri yeniden diriltmesi gibi niteliklerdir. İslam âlimleri bu sıfatları “tekvin” sıfatı ile de ifade etmişlerdir.

Yüce Allah, şanına lâyık olan bütün kemal sıfatlarıyla nitelenmiş olup, her türlü noksan sıfattan münezzehtir. Allâh’ın şanına layık olmayan sıfatların O’ndan tenzih edilmesine yönelik sıfatlara selbî sıfatlar denir.

Allah’ın anası, babası, çocuğu ve benzeri; eşi ve ortağı yoktur. O, hiçbir şeye muhtaç değildir. Kur’an’da Allah’ın bu sıfatları bize bildirmektedir (bk. İhlas 112/1-4; En’âm,6/163 Bakara, 2/255 Al-i İmrân, 3/182 Enbiya, 21/23 En’âm, 6/14 Fâtır, 35/44.).

Kur’an’da Yüce Allah’ın ademoğullarının sulplerinden zürriyetlerini çıkardığı, onları kendilerine karşı şahit tuttuğu ve onlara: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye hitap ettiği, onların da “evet” dedikleri belirtilmiştir (Araf 7/172). Allah’la insanlar arasında vuku bulan bu sözleşmeye “misak”, “kalû belâ”, “ahid”, “rûz-i elest”, “bezm-i elest” gibi çeşitli adlar verilmiştir.

Yapılan bu sözleşmenin zamanı, yeri ve keyfiyeti konusunda İslâm bilginleri farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bunları şöyle özetlemek mümkündür.

a) Allah’ın insanlardan aldığı söz insanın dünyaya gelişinden önce gerçekleşmiştir. Bütün insanların zürriyeti Âdem’in sırtından zerreler halinde çıkartılmış, ruh ve akıl verilerek kendilerine hitap olunmuş, onlar da sözlü olarak cevap vermişlerdir.

b) Nass’larda sözü edilen sözleşme mecâzi anlamda olup ruhlar âleminde değil, bedenlerin yaratılmasıyla gerçekleşmiştir. İnsanın Allah’ın varlığını ve birliğini kavrayabilecek bir nitelikte yaratılması sözlü olmayan, fıtri denebilecek bir ahid ve misak niteliğindedir.

Yüce Allâh bu yaratılıştaki sözleşmenin dışında, peygamberler göndererek ahdini yenilemiştir. Nitekim farklı ayetlerde Cenab-ı Hakk’ın, Hz. Âdem’den, Ademoğullarından, çeşitli peygamberlerin ümmetlerinden, Hak yoldan sapmayacakları konusunda söz aldığı ve onlarla bir nevi antlaşma akdettiği ifade edilmektedir (Bk. Bakara, 2/83-85,100; Maide, 5/12-13; Taha,20/81.). Buna göre, her halükarda insanın, Yaratıcısını tanıma ve O’na kul olma sorumluluğu bulunmaktadır.