DİNÎ, HUKÛKÎ VE SOSYAL BOYUTUYLA AİLE VE EVLİLİK
A. Ailenin Sosyal Fonksiyonu ve Evlilik
Toplumun çekirdeği ve en temel birimi olan aile, en eski sosyal müesseselerden biridir. İlk insan Hz. Adem ve eşi Hz. Havva’nın yaratılışı ile oluşmuş ve günümüze kadar varlığını sürdürmüştür.
İnsanlık tarihinin en eski müessesesi olmakla birlikte aile, her toplumda ve bütün çağlarda geçerli bir kurum olmuştur ve olmaya da devam edecektir. Zira bu müessese, insanlık için başka yollardan ulaşılamayacak amaçlara hizmet etmektedir. Ailenin en önemli ve belki de en başta gelen fonksiyonu, insan neslinin devamına hizmet etmek; buna ek olarak da, dünyaya gelen çocukların beden, zihin ve ahlak bakımından sağlıklı ve dengeli yetişmelerinde rol almak suretiyle, insanlığın her bakımdan gelişmesine katkı sağlamaktır. Zira insanın fizyolojik, ruhsal, zihinsel ve ahlakî gelişmesi ancak, kadın ve erkeğin sürekli birlikte yaşamaları, böylece uzun yıllar bakıma muhtaç yaratılan çocuklarını beslemeleri, her türlü tehlikeden korumaları, eğitmeleri, diğer maddi ve ruhsal ihtiyaçlarını karşılamaya birlikte çalışmalarıyla mümkündür.[1]
Toplumun varlığının devam etmesinde önemli görevler yüklenen aile müessesesi, dînî değer ve yaşayışın korunmasında, millî varlık ve benliğin muhafazasında, geliştirilip devam ettirilmesinde ve gelecek nesillere aktarılmasında önemli rol üstlenmektedir. Aile, fertler için hem dış çevrenin olumsuz şartlarından koruyucu, hem de eğitici ve yönlendirici ilk ocak hüviyetini taşımaktadır. Eğitimciler aileyi ilk ve en etkili eğitim kurumu olarak kabul etmektedirler.
Ailenin bu fonksiyonu yalnız içe dönük bir faaliyet olmayıp, genel olarak toplumsal ve ahlakî hayata da yansımaktadır. Şöyle ki, çocuğun, fiziki olarak gelişmesi için gereken uzun süreli bakımı yanında, toplumun, din ve hukuk gibi kurumların ileride kendisinden beklediklerini kazanması ancak aile tarafından sağlanabilir. Başka bir ifade ile çocukların ruh ve beden sağlığı içinde doğup büyümesi, kişilik ve ahlak eğitimi, sosyalleştirilmesi ailesiz mümkün olmamaktadır. Bütün bunların yanında aile, insanın verimliliği, mutluluğu, ruh ve beden sağlığını koruması için vazgeçilmez bir kurumdur. [2] Kur’an-ı Kerim’de, “Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun varlığının ve kudretinin delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir topluluk için ibretler vardır.” buyurulmaktadır[3].
İnsanlık için ve toplum hayatında bu kadar önemli ve vazgeçilmez bir kurum olan aileye dinimizde de özel bir yer verilmiş; aile konusunda düzenleyici ilke ve hükümler getirilmiştir. Fakihler de bu hükümlerden hareketle, yaşadıkları toplumu da göz önünde bulundurarak, aile hukuku konusunda kurallar oluşturmuşlardır.
Ailenin meşru bir şekilde oluşması için evlilik zorunludur; yeni bir aile, ancak sahih bir nikahla oluşur. Nikah ise, erkek ile kadının birlikte yaşama ve karşılıklı yardımlaşmalarına imkan veren ve taraflara karşılıklı hak ve ödevler yükleyen bir sözleşmedir[4]. Eşlerin meşru olarak birleşmesine imkan veren sahih bir nikah, şahitler huzurunda tarafların hür iradeleriyle yapmış oldukları irade beyanlarıyla vücut bulur. Nikah medenî bir sözleşme olduğu için, evliliğen hukukî boyutunun bulunması yanında, dinî boyutu da bulunmaktadır.
B. Evliliğin Dînî Boyutu
Evlilik akdi, medenî bir akit olmakla birlikte, kendisinde dinî ve dünyevî yararlar bulunduğundan ibadet anlamı da taşımaktadır. Neslin muhafazası, kişiyi haramdan koruması, huzur içinde ibadet etmesini sağlaması gibi faydaları bulunduğu için evlenmek bir tür ibadet olarak kabul edilmiş ve teşvik edilmiştir.[5] Evlenmeyip kendisini ibadete adamak isteyen bir takım sahabîye Hz. Peygamber, “Allâh’a yemin ederim ki, sizin en çok Allâh’tan korkanınız ve müttakinizim; fakat ben, oruç da tutarım, iftar da ederim; geceleri namaz da kılarım uyurum da ve ben evlenirim. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir.” demiştir[6].
Kur’an-ı Kerim’de de, “İçinizden bekarları, kölelerinizden ve cariyelerinizden iyi olanları evlendirin. Eğer yoksul iseler, Allâh onları lütfu ile zenginleştirir. Allâh lütfu bol olan, bilendir.” buyurulmak[7] suretiyle, ekonomik kaygıya düşülmeksizin bekarların evlendirilmeleri tavsiye edilmiştir. Rasûlullâh da; Allâh’ın, kendi uğrunda yolunda cihat eden kişiye, hürriyetini kazanmak için çalışan köleye ve iffetini korumak için evlenene yardım etmeyi taahhüt ettiğini bildirmiştir[8]. Kur’an ve sünnetteki bu tavsiyeler evliliğin normal şartlarda mendup olduğunu göstermektedir. Zaten Hz. Peygamber de bunu açıkça ifade ederek; “Nikah benim sünnetimdir; sünnetimle amel etmeyen benden değildir. Evlenin çoğalın, ben diğer ümmetlere sizin çokluğunuzla övüneceğim. (…)” buyurmuştur[9]. Başka bir hadislerinde de, “Dört şey peygamberlerin sünnetlerindendir; utanma duygusu, güzel kokular sürmek, diş temizliği ve evlenmek“[10] demekle, evlenmenin bütün peygamberlerin sünneti olduğunu açıklamıştır. Bu nedenle genellikle normal şartlarda evlilik mendup olarak kabul edilmiştir[11].
Evlilik mendup olmakla birlikte, tamamen terk edilmesi neslin kesilmesine yol açacağından, bütünüyle terk edilmesi caiz değildir. Bu bağlamda evliliğe kifâî vacip de denebilir[12]. Zira, İslâmî hükümlerin gerçekleştirmeyi hedeflediği ana gayelerden biri de neslin muhafazasıdır. Neslin varlığı ve korunması için de, evlilik meşru kılınmış, zina, iffete iftira, kürtaj yasaklanmıştır.[13]
Bunun yanında, evlenmediği takdirde gayri meşru ilişkiye gireceğinden korkan kişinin evlenmesi vaciptir[14]. İslâm dini zinayı kesin olarak yasaklamıştır. Kur’an-ı Kerim’de, “Zinâya yaklaşmayın, çünkü o bir hayasızlıktır. O ne kötü bir yoldur”[15]; buyurulmaktadır. Ayetlerden de anlaşıldığı gibi, Kur’an’da sadece zina değil zinaya götüren sebepler de yasaklanmıştır. Bu nedenle, evlenmediği takdirde zinaya düşeceğinden korkan kişinin evlenmesi vaciptir. Hz. Peygamber, “Gücü yeten evlensin; zira evlilik, gözü harama bakmaktan, kişiyi zinaya düşmekten korur. Evlenmeye gücü yetmeyen ise, oruç tutsun; çünkü oruç koruyucudur.” buyurmuştur[16].
Buna karşılık eş olarak vazifesini yerine getiremeyecek kişilerin, özellikle kadının evlilik hukukundan doğan haklarına riayet edemeyecek olan erkeklerin evlenmeleri ise mekruhtur; hatta zulmetmesi kesin olan durumlarda evlilik haramdır.[17] Zira evlilik, kişiyi haramdan korumak, huzurlu ibadet etmek, çocuk yetiştirmek gibi yararları sağlamak için meşru kılınmıştır. Vazifelerin yerine getirilmeyip, eşe zulmedilmesi ise, beklenen bu yararları yok ettiği gibi, haramı irtikap etmektir.
C. Evliliğin Hukukî Boyutu
Erkek ile kadının birlikte yaşama ve karşılıklı yardımlaşmalarına imkan veren ve taraflara karşılıklı hak ve ödevler yükleyen bir sözleşme olması bakımından nikah bir hukukî işlemdir.
Evliliğin hukukî boyutunun daha iyi bir şekilde ortaya konabilmesi için, evliliğin hukukî sonuçlarının belirtilmesinde yarar vardır. Şartlarına uygun olarak gerçekleşen evlilik, İslâm’da, aile hukuku konusunda yalnız eşler arasındaki ilişkiler düzenlemekle kalınmamış, ebeveyn ile çocuklar ve yakın akrabalar arasındaki karşılıklı ahlakî, manevî ve hukukî ilişkileri de düzenlenmiştir.Genel olarak evliliğin sonuçları şunlardır:
a) Dinin izin verdiği ölçüler içinde eşlerin birbirlerinden istifade etmelerinin helal hale gelmesi. İslâm’a göre evlilik dışı cinsel ilişki, kesin olarak yasaklanmış; cinsel tatmin için tek yol evlilik olarak belirlenmiştir. Kur’an-ı Kerim’de, “Onlar, eşleri ve cariyeleri dışında mahrem yerlerini herkesten korurlar. Doğrusu bunlar yerilemezler.“[18] buyurulmaktadır.
b) Hürmet-i Musaharet. Hürmet-i musaharet, evlilik sebebiyle meydana gelen hısımlıktan doğan evlenme engeli demektir. İslâm dîninde, bu tür evlilik engelleri iki ana grupta incelenebilir; sürekli engeller ve geçici engeller. Üvey anne ve üvey nineler, gelinler, kayınvalide, eşin nineleri, üvey kızlar ve eşin torunlarıyla evlenmek ebedi olarak yasaklanmıştır. Ancak, üvey kızlarla ve üvey torunlarla evliliğin haram olması için, anneleriyle sadece nikahlanmak yeterli olmayıp, zifafın da gerçekleşmesi gerekir. Eşlerin kardeşleri, teyze, hala ve yeğenleriyle evlenmek ise, geçici olarak yasaklanmıştır. Eşinden ayrılmadıkça veya eşi vefat etmedikçe bunlarla evlenemez.
c) Nesep. Evlilik ile, doğacak çocukların nesepleri bu çiftten sabit olur. Hz. Peygamber, çocuğun nesebinin evli çiftlerden sabit olacağını haber vermiştir[19].
d) Miras. Evlilikle eşler birbirlerine mirasçı olurlar. Kur’an’da, “Karılarınızın çocukları yoksa -ettikleri vasiyetten veya borçtan arta kalanın- bıraktıklarının yarısı sizindir; çocukları varsa, bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Sizin çocuğunuz yoksa -ettiğiniz vasiyet veya borç çıktıktan sonra- bıraktıklarınızın dörtte biri karılarınızındır; çocuğunuz varsa, bıraktıklarınızın sekizde biri onlarındır. (…)” buyurulmaktadır[20].
e) Mehir. Erkeğin evlenirken eşine verdiği veya vermeyi taahhüt ettiği para veya mala mehir denir. Kur’ân-ı Kerim’de, evlenen erkeğin kadına mehir vermek zorunda olduğu ve bunu zorla geri almasının caiz olmadığı bildirilmektedir[21]. Hanefîlere göre mehir nikahın sonuçlarından biridir. Bu nedenle nikah esnasında belirlenmemiş olsa, hatta nikah esnasında verilmeyeceği şart koşulsa bile evlenen kadın mehre hak kazanır.
f) Nafaka. Kişinin bakmakla yükümlü olduğu şahısların, sosyal seviyesine göre normal bir hayat sürdürebilmeleri için ihtiyaç duyduğu ve mükellefin de temin ile yükümlü bulunduğu şeylerin tümüne denir. Buna göre mükellef, bakmakla yükümlü olduğu kişinin yiyecek, giyecek, mesken, tedâvî masrafları, ayrıca gerektiğinde hizmetçisini karşılamakla yükümlüdür.
İslâm dîni, erkeğe, eşinin temel ihtiyaçlarını mâkul ve normal ölçülerde karşılama ve giderme görev ve sorumluluğunu yüklemiştir. Bu, evlilik akdînden doğan bir sorumluluk olup, kadının zengin veya fakir olması, Müslüman veya gayrimüslim olmasının bunda etkisi yoktur.[22] Eşlerin dışında çocuğun nafakası da babaya aittir. Kur’ân’da çocukların ve annelerinin nafakalarının normal ölçülerde karşılanmasının babaya ait bir görev olduğuna işaret edilmektedir[23].
Sonuç
Evlenmenin bünyesindeki özellikler, onun meydana gelişinde ve devamında tam bir açıklık ve kesinlik olmasını zorunlu kılmaktadır. Zira, ancak böyle olması hâlinde, evlilikle taraflar üzerine terettüp eden sorumluluk ve hakların hukukî yollarla ifası ve icrası mümkün olabilmekte, nesep ve buna bağlı olarak da miras meseleleri isabetle çözülebilmektedir. Bu nedenle, evliliklerin mutlaka resmi merciler tarafından tescil edilmesi gerekir. Bundan kaçınmak, dini ve hukukî sorumluluk getirir.
Diğer taraftan aile ve evlilik, ciddî bir müessesedir. Rasûlullâh (s.a.s.) üç şeyin ciddi olduğunu ve bunlarda şaka olmayacağını bildirmiş ve evlilik ile boşanmayı bunlar arasında saymıştır.[24] Bu nedenle bir kimsenin dünyevi bir takım menfaatlere ulaşmak için nikahı suiistimal etmesi doğru bir davranış değildir.
[1] Bk. Engin Gençtan, Çağdaş Yaşam ve Normal Dışı Davranışlar, s. 93-97; Mustafa Çağrıcı, “İslâm Düşüncesinde Aile Ahlakı”, (Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi), I/344.
[2] Bk. Baltacıoğlu, Sosyoloji, s. 298-299; Çağrıcı, “İslâm Düşüncesinde Aile Ahlakı”, (Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi), I/344-345; Karaman, İslâm’ın Işığında Günün Meseleleri, III/319-320.
[3] Rûm 30/21.
[4] Ebu Zehra, el-Ahvâlu’ş-Şahsiyye, 17; Sıbâî, el-Ahvâlu’ş-Şahsiyye, I/33-34; Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku, I/233; Aktan, “İslâm Aile Hukuku” (Sosyo Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi) II/398.
[5] İbn Hümâm, Fethu’l-Kadîr, III/184; Babertî, İnâye, III/184-185.
[6] Buhârî, Nikah, 1, (H.No: 4675); Müslim, Nikah, 1, (H.No: 2487); Nesâî, Nikah, 4, (H.No: 3165).
[7] Nur 24/32.
[8] Tirmizî, Fedâilu’l-Cihat, 20, (H.No: 1579); Nesâî, Nikah, 5, (H.No: 3166); İbn Mâce, Ahkam, 96, (H. No: 2509).
[9] İbn Mâce, Nikah, 1, (H.No: 1836).
[10] Tirmizî, Nikah, 1, (H.No: 1000).
[11] Kâsânî, Bedâi’, II/228-229; İbn Kudâme, el-Muğnî, VII/334-335; İbn Rüşd, Bidayetü’l-Müctehid, II/2 Ebu Zehra, el-Ahvâlu’ş-Şahsiyye, 23-24.
[12] Kâsânî, Bedâi’, II/228-229.
[13] Ebu Zehra, İslâm Hukuku Metodolojisi, 314-315; Zeydan, Fıkıh Usulü, 493-495.
[14] Kâsânî, Bedâi’, II/229; İbn Hümâm, Fethu’l-Kadîr, III/187-189; İbn Kudâme, el-Muğnî, VII/334; İbn Kudâme, eş-Şerhu’l-Kebîr, VII/335; İbn Rüşd, Bidayetü’l-Müctehid, II/2.
[15] İsrâ 17/32.
[16] Buhârî, Savm, 10, (H.No: 1772), Nikah, 2-3, (H.No: 4677-46789; Müslim, Nikah, 1, (H.No: 24585-2486); Tirmizî, Nikah, 1, (H.No: 1001).
[17] İbn Hümâm, Fethu’l-Kadîr, III/187; Şirbînî, Muğni’l-Muhtâc, III/126; İbn Rüşd, Bidayetü’l-Müctehid, II/2; Ebû Zehra, el-Ahvâlü’ş-Şahsiyye, 22-23.
[18] Mü’minûn 23/5-6.
[19] Buharî, Ferâiz, 18, (H.No: 6252-6253); Müslim, Radâ’, 10, (H.No: 2645-2646); Tirmizî, Radâ’, 8, (H.No: 1077); Ebû Dâvûd, Talâk, 34, (H.No: 1935-1937).
[20] Nisa 4/12.
[21] Bakara 2/237, 241; Nisâ 4/4, 20, 24, 25; Mâide 5/5
[22] bk. Talak 65/7, Nisa 4/19
[23] Bakara 2/233
[24] Ebû Dâvud, Talak, 9 (2194); Tirmizî, Talak, 9 (1184).
Yorum gönder