III. BU KİTABIN YAZILMASINA SEVK EDEN İHTİYAÇ
IV. KİTABIN HAZIRLANMASINDA TAKİP EDİLEN METOT
Günümüz Ekonomik Şartlarına Göre
Yrd. Doç. Dr. İbrahim PAÇACI
ASÜ İslâmî İlimler Fakültesi Öğretim Üyesi
ve Din İşleri Yüksek Kurulu E. Üyesi
Ankara 2015
بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله رب العالمين
والصلاة والسلام علي سيد المرسلين
Mali bir ibadet olan zekât, İslâm’ın üzerine bina edildiği beş temel esastan biridir. Zekâtın ekonomik ve sosyal yönleri; toplumun barış, huzur ve gelişmesinde önemli fonksiyonları bulunmaktadır. Bu önemi dolayısıyla Kuran-ı Kerim’de ve hadis-i şeriflerde defalarca namaz ile birlikte emredilmiştir.
Yüce dinimiz İslâm, bireysel ve toplumsal mutluluğu hedeflemiş; toplumda barışın temini ve sosyal dengenin tesisine önem vermiştir. Bu bağlamda zekât, yüce insanî değerlerin yaygınlaşmasında; toplumsal huzur ve refahı gerçekleştirmeye yönelik iktisadî hedeflere ulaşılmasında önemli fonksiyonlar icra eder. Zekât, insanı maddeye karşı aşırı düşkünlükten korur, cimrilikten arındırır. Bunun yanında, toplumsal arınmaya, sosyal bünyenin sağlıklı bir şekilde gelişmesine hizmet eder.
Toplum varlığının sağlıklı bir şekilde sürdürülebilmesi için, toplumsal denge ve barışın bir şekilde sağlanması; toplumu oluşturan bireyler arasında gerilime yol açabilecek etkenlerin giderilmesi gerekir. Bir toplumda zengin ve fakirlerin bulunması doğal olmakla birlikte, bunların birbirlerinin haklarını gözetmemesi ve bu durumun toplumda gerilim ve gerginlik sebebi olması doğal kabul edilemez. Bunun için, zengin ile fakir arasındaki ekonomik düzey farkının uçuruma dönüşmemesi, ayrıca gerilimin alınarak, kutuplaşma ve düşmanlık oluşmasının engellenmesi gerekir. Bu noktada zekât son derece etkilidir.
İhtiyaç içinde kıvranan fakirin, ekonomik düzeyi yüksek kişileri, kendi dert ve sıkıntılarıyla ilgilenmeden refah içinde, zevk ve eğlenceyle hayatlarını geçirdiklerini görmesi, onları kıskanmasına yol açabilir. Bunun daha ileri boyutları ise, kin ve düşmanlığa kadar uzanabilir. Bu sebeple İslâm, servetin toplumun bir kesiminin elinde dolaşan bir güç kaynağı/saltanat olmasını istememektedir. [1]
Bu bağlamda zekât, serveti sadece zenginlerin ellerindeki bir güç olmaktan çıkarıp fakir ve muhtaçların da istifadesine sunmakta; zengin ile fakir arasında bir köprü oluşturmaktadır. Böylece ihtiyaç sahipleri, fakirler, miskinler, borçlular, yolda kalmışlar zekât vasıtasıyla gözetilmekte, adeta onlara sosyal güvenlik sağlanmaktadır. Bu ise, toplumun fakir kesimini kıskançlık ve kinden korumakta, sermaye düşmanlığını ortadan kaldırmaktadır.
Bütün bu yönleriyle zekât, fakirlik, issizlik, geri kalmışlık, bozuk gelir dağılımı, hoşgörüsüzlük, kıskançlık, toplumsal çözülme ve dağılma gibi çağımızın önemli ekonomik ve sosyal problemlerini ortadan kaldırmada hala en iyi çözüm olarak gözükmektedir.
Ancak zekâtın bu fonksiyonunu icra edebilmesi için çözülmesi gereken bazı problemler bulunmaktadır. Bu problemlerin başında da, günümüz ekonomik şartları ile Hz. Peygamber (s.a.s.) dönemi şartlarının birbirinden tamamen farklı oluşu gelmektedir. Fıkhın oluşum ve tedvin döneminde tanınmayan pek çok kazanç yolu ortaya çıkmıştır. İlk dönemlerde zekâta tâbi olan mallar sınırlı iken, günümüzde servet ve gelir kaynağı çok çeşitlidir. Günümüz ekonomik şartlarının ortaya çıkardığı bu kazanç yolları ve servetin zekâta tabi olup olmadığı; zekâta tabi olması durumunda nisabı ve zekât oranı çözümlenmesi gereken problemlerdendir.
Diğer taraftan zekâta tabi malların nisabı da günümüzde sürekli tartışılan hususlardandır. Hz. Peygamber (s.a.s.) zekât nisabını, yaşadığı dönemin iktisadî şartlarına göre, geçim kaynaklarını teşkil eden mallardan, o dönem İslâm toplumunun asgarî geçim standardı olarak belirlemiştir ve bunların değerleri birbirine denktir[2]. Nisabın bu mallar üzerinden belirlenmesi, sosyal ve ekonomik şartların fazla değişmediği ileriki dönemlerde de aynen korunmuştur. Bu sebeple müçtehit imamlar zamanında ve onu takip eden ilk dönemlerde nisabın değişmesi tartışılmamıştır. Ancak ekonomik ve sosyal şartların değiştiği günümüzde bunlar arasındaki denklik ve denge tamamen bozulmuş; değerleri sosyal ve ekonomik şartlar doğrultusunda değişmiştir. O günkü ekonomik şartlara göre belirlenen nisabın bir kısmı günümüzde esas alındığında, aslında muhtaç olduğu halde pek çok kişi sadaka ve zekât alamayacak, hatta sadaka-i fıtır, kurban ve belki zekâtla mükellef olacaktır. Buna karşılık, günümüz ekonomik şartlarının ortaya çıkardığı yüksek gelirler, bu ölçüye sığmadığı için zekâttan muaf olacaktır.
Bu sebeple zekât nisabının günümüz ekonomik şartlarına göre yeniden ele alınıp değerlendirilmesi gerekmektedir. Bunun için son zamanlarda, bu konuda pek çok ulusal ve uluslar arası toplantı yapılmış, eserler kaleme alınmıştır. Şüphesiz bunların büyük faydası ve önemli katkıları olmuştur. Ancak bu konuda daha çok kalem oynatılacağı görülmektedir. Nitekim şu satırları yazdığım sırada, 15-19 Ekim 2015 tarihlerinde Konya’da düzenleneceğini öğrendiğim “II. Uluslararası İslâm Ticaret Hukukunun Günümüzdeki Meseleleri Kongresi”nin beş ana konusundan biri zekâttır. Her çalışmanın, her toplantının bu problemin çözümüne ve toplumda zekâtın fonksiyonlarını icra etmesine katkı sağlayacağına inanıyorum. Ben de bu mütevazi çalışmamla bir katkı sağlayabilirsem ne mutlu!..
İbrahim PAÇACI
15.08.2015
Ankara
ABD Amerika Birleşik Devletleri
b. ibn
c. cilt
DİA Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi
DİB Diyanet İşleri Başkanlığı
İKÖ İslâm Konferansı Örgütü
İSAM İslâm Araştırmaları Merkezi
İSAV İslâmî İlimler Araştırma Vakfı
KURAV Kur’ân Araştırmaları Vakfı
OMÜİFD Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi
MEB Millî Eğitim Bakanlığı
ö. ölüm
(r.a.) (Radiyallahu anhu)
(s.a.s.) (Sallallâhu aleyhi ve sellem)
SPK Sermaye Piyasası Kurulu
sy. sayı
TDK Türk Dil Kurumu
TSPAKB Türkiye Sermaye Piyasası Aracı Kuruluşları Birliği
ty. Yayın tarihi yok
vd. ve devamı
yy Yüzyıl
yy. Yayın yeri yok
I. ZEKÂTIN TANIMI VE HÜKMÜ
Sözlükte artma, çoğalma, temizlik, bereket, iyi hal ve övgü anlamlarına gelen[3] zekât, dinî bir terim olarak, belirli malların bir kısmının Allâh rızası için belirli kişilere verilmesi demektir. Verilen bu mala da zekât denir.[4]
Dinî kavram olan zekât, sözlük anlamlarını da içermektedir. Şöyle ki zekât vermek, malın artmasına vesile olur. Kur’ân-ı Kerîm’de, “Faiz almak için insanlara verdiğiniz malların Allâh katında hiçbir değeri yoktur. Fakat, Allâh’ın rızasını kazanmak için verdiğiniz zekâtın karşılığını kat kat alırsınız.”[5]; “Sadaka veren erkek ve kadınlar ile Allah yolunda harcayanlara karşılığı kat kat verilecektir. Ayrıca onlar için değerli bir ödül vardır.”[6] buyrulmaktadır. Hz. Peygamber (s.a.s.) de, “Bir kişi temiz (helal) olan malından sadaka verirse -Allah sadece temizi kabul eder- bir tek hurma bile olsa Rahman onu sağ eline alır ve sizin bir buzağıyı veya tayı büyüttüğünüz gibi onu, dağdan daha büyük oluncaya kadar büyütür” buyurmaktadır[7]. Aynı şekilde zekâtta temizlik anlamı da vardır; zekât veren kimse, malını kirden, kendini günahlardan arındırır. Nitekim Yüce Allâh, “Onları günahlarından arındırmak için mallarından zekât al ve onlara dua et. Çünkü senin duan huzur ve güven verir. Doğrusu Allâh, her şeyi hakkıyla işitir ve bilir.” buyurur[8]. Hz. Peygamber (s.a.s.) de, zekâtın temizleyiciliğine şöyle işaret eder. Temîm kabilesinden bir adam, çok malı olduğunu, ailesinin ve akrabalarının kalabalık olduğunu, nasıl davranması gerektiğini sorunca o (s.a.s.), “Öncelikle malının zekâtını ver. Çünkü o, temizliktir; seni temizler…” buyurur[9].
Arapçada zekât terimini ifade etmek üzere sadaka kelimesi de kullanılmaktadır[10]. Kur’ân-ı Kerim’de, “Sadaka malları, ancak fakirlere, yoksullara, zekât toplama memurlarına, kalpleri kazanılmak istenenlere, esirlere, borçlulara, Allâh yolunda yapılacak her türlü çalışmaya ve yolda kalmışlara harcanır. Bu taksim Allâh tarafından belirlenmiştir. Doğrusu Allâh, her şeyi hakkıyla bilir ve yerli yerince yapar.” buyrulmaktadır[11]. Rasûlullâh (s.a.s.), Muâz b. Cebel’i Yemen’e gönderirken ona şöyle tavsiyede bulunmuştur: “İlk olarak onları, Allâh’tan başka ilah olmadığı ve benim Allâh’ın elçisi olduğumu açıkça kabul etmeye çağır. Bunu kabul ederlerse, Allâh’ın, bir günde beş vakit namaz kılmayı emrettiğini bildir. Onu yerine getirirlerse, Allâh’ın, zenginlerden alınıp fakirlere dağıtılmak üzere sadakayı farz kıldığını bildir.”[12]. Ayet ve hadislerde zekât ve sadaka terimleri genelde eş anlamlı olarak geçse de sadaka, hadislerde ve daha çok örfte, zorunlu olmayan gönüllü harcamaları da içine alan daha genel bir anlama sahiptir. Buna göre her zekât sadakadır; fakat her sadaka zekât değildir.
Bunların yanında toprak mahsullerinin zekâtını ifade etmek üzere, öşür kelimesi kullanılmaktadır[13].
Kur’ân-ı Kerîm’de zekât kelimesi, iki yerde sözlük anlamında; sekizi Mekkî surelerde olmak üzere otuz ayette terim anlamında kullanılmıştır. Sadaka terimi ise, hepsi Medenî surelerde olmak üzere on iki ayette zekât anlamında kullanılmıştır.
Zekât, hicretin ikinci yılında Medine’de farz kılınmıştır. Zekâtın farz olması ayet ve hadisle sabit olup, bu konuda İslâm bilginleri görüş birliği etmiştir:
Kur’ân-ı Kerim’de, “Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin…”[14]; “Onları günahlarından arındırmak için mallarından zekât al”[15]; “Yerde ve ağaçlarda biten ürünleri, hurmayı, tatları farklı mahsulleri, birbirine benzeyen ve benzemeyen zeytin ve narı yaratan Allâh’tır. Onların meyvelerinden yiyin, hasat zamanında da fakirlerin hakkı olan öşrü verin! Fakat savurganlık yapmayın! Çünkü Allâh israf edenleri sevmez.”[16]; “Onlar, mallarından isteyen ve istemekten çekinen muhtaçlara haklarını ayırırlar.”[17] buyrulmuştur.
Hz. Peygamber de; “İslam beş esas üzerine kurulmuştur. Bunlar; Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed (s.a.s.)’in onun elçisi olduğuna şahitlik etmek, namazı kılmak, zekâtı vermek, hac etmek ve Ramazan orucunu tutmaktır.”[18]; “Allah’a karşı kulluk bilinci içinde olun, beş vakit namazı kılın, Ramazan orucunu tutun, mallarınızın zekâtını verin, idarecilerinize itaat edin! Böyle yaparsanız Rabbinizin cennetine girersiniz.”[19] buyurmuştur.
İslâm bilginlerinin hepsi, zekâtın farz olduğu konusunda icmâ’ etmiştir[20].
II. KONUNUN ÖNEMİ
Çalışmanın konusunun önemi, zekâtın bireysel ve toplumsal fonksiyonları ve dini açıdan öneminden kaynaklanmaktadır. Zekât, İslâm binasının üzerine kurulduğu beş temelden biridir[21]. İman, ibadet ve ahlak esaslarının öğretildiği Cibrîl hadisinde zekât, İslâm’ın unsurlarından biri olarak tanımlanmıştır: Bir gün Rasûlullâh (s.a.s.) insanlarla beraber bulunuyorken, bir adam yürüyerek gelir ve “Yâ Rasûlallâh! İman nedir?” diye sorar. Hz. Peygamber (s.a.s.), “İman; Allâh’a, meleklerine, peygamberlerine, ona kavuşacağın Ahiret gününe ve ahirette tekrar dirileceğine inanmandır.” diye cevap verir. Adam, “Yâ Rasûlallâh! İslâm nedir?” diye sorunca o, “İslâm, hiçbir şeyi ortak koşmadan Allâh’a ibadet etmen, namazı kılman, farz olan zekâtı vermen ve Ramazan orucunu tutmandır.” diye cevap verir. Adam, “Yâ Rasûlallâh! İhsan nedir?” deyince Hz. Peygamber (s.a.s.), “İhsan, Allâh’ı görüyormuş gibi ona kul olmandır; çünkü sen onu görmesen de o seni görüyor.” buyurmuştur.[22]
İslâm’ın temel kurumlarından olan zekât, Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde çoğunlukla namazla birlikte zikredilmiştir. Bu husus namazla zekât arasındaki ilişkiye, kişinin ancak bu ikisini yerine getirmekle olgun mümin derecesine ulaşabileceğine işaret etmektedir. Şahsî-bedenî ibadetleri temsil eden namaz ve içtimâî-malî ibadetleri temsil eden zekâtla dindarlık kemale erer. Nitekim Yüce Allâh, hidayete ermenin ve ahirette müjdelenen mükâfata nail olmanın namaz ve zekâtla olacağına işaret etmiş[23], Kur’ân-ı Kerim’in, namazı kılan, zekâtı veren ve ahirete kesin olarak inanan müminlere müjde ve hidayet rehberi olduğunu haber vermiştir[24]. Bu zekâtın müminin hayatında ne kadar önemli olduğunu ortaya koymaktadır. Hatta bu sebeple Hz. Peygamber (s.a.s.), her insanın sadaka vermesini bir ödev olarak belirtmiş ve bu uğurda çalışmayı teşvik etmiştir[25]. Kur’ân-ı Kerim’de de kurtuluşa erecek müminlerin özellikleri sayılırken; “Onlar zekât vermek için çalışan kimselerdir.” buyrulmaktadır[26].
Zekât, geçici olan malı, kalıcı yapmanın en güzel yoludur. Kişinin dünyada elde ettiği malların tamamı, ya harcanıp yok olur veya mirasçılarına kalır. Kişinin yalnız Allâh yolunda harcadıkları zayi olmaz; ebedî olur. Nitekim Sevgili Peygamberimiz, “İnsanoğlu ‘malım, malım’ der durur. Hâlbuki senin malın; sadece yiyip tükettiğin veya giyip eskittiğin, ya da sadaka olarak verip kalıcı yaptığındır” buyurmuştur.[27] Bu sebeple Kur’ân’da, “Allâh’a ve Resulüne iman edin; size verdiği mallardan Allâh yolunda harcayın. İçinizden iman edip Allâh yolunda harcayanlar var ya, işte onlar için büyük bir ödül vardır” buyrulmaktadır[28] .
Zekâtın böyle faziletli bir ibadet olmasının yanında, yüce insanî hedefleri, üstün ahlâkî değerleri ve iktisadî gayeleri vardır.
Kur’ân-ı Kerim’de , “Onları arındırmak için mallarından zekât al ve onlara dua et. Çünkü senin duan huzur ve güven verir. Doğrusu Allâh, her şeyi hakkıyla işitir ve bilir.” buyrulmaktadır[29]. Ayette geçen bu arınmanın, bireysel arınma, toplumsal arınma ve malın temizlenmesi şeklinde üç boyutu vardır.
Zekât kişinin, cimrilik, bencillik gibi kötü huylardan arınmasına vesile olur. Cimrilik, kişinin sahip olduklarından yalnız kendisi yararlanıp başkalarıyla paylaşmama duygusudur. Kişi bu duygunun esiri olması halinde, yalnız kendini düşünür, bütün değerlerini bu duygulara kurban edebilir. Cimrilikle hırsın birleşmesi ise büyük bir felakettir. Bu hastalık kişiyi mal uğruna kan dökmeye, vatana ihanete, devlet malını yemeye kadar götürür. Nitekim sevgili Peygamberimiz, “Zulümden sakının. Çünkü zulüm kıyamet günü karanlıklar olacaktır. Nefsin hırs ve cimriliğinden sakının. Çünkü sizden öncekiler hırs ve cimrilikleri sebebiyle helak olmuşlardır. Bu duyguları kendilerini kan dökmeye ve haramları helal kılmaya sevk etmiştir” buyurmuştur[30]. Bunun için kişinin kurtuluşu, bu kötü huydan kurtulmaya; o da Allâh yolunda harcamaya bağlanmıştır: “…Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Nefislerinin cimriliğinden sakınanlar, işte onlar kurtuluşa ermiştir.”[31] Zekât da fertleri, maddeye karşı aşırı düşkünlükten korur, cimrilikten arındırır; insanı bencillik ve paraya kul olmaktan kurtarır. Nitekim Rasûlullâh (s.a.s.), “Zekâtı veren, misafiri ağırlayan ve sıkıntı zamanında veren nefsinin cimriliğinden kurtulmuştur” buyurur[32].
Zekât kişisel arınmanın yanında, toplumsal arınmaya, sosyal bünyenin sağlıklı bir şekilde gelişmesine de vesile olur. Toplum varlığının sağlıklı bir şekilde sürdürülebilmesi için, toplumsal denge ve barışın sağlanması gerekir. Bunun için de, toplumu oluşturan bireyler arasında gerilime yol açabilecek etkenler giderilmelidir. Toplumsal denge ve barışı tehlikeye sokan etkenlerden biri de, sınıf farklılığı, dengesiz gelir dağılımıdır. Bir toplumda zengin ve fakirlerin bulunması doğal olmakla birlikte, bunların birbirlerinin haklarını gözetmemesi ve bu durumun toplumda gerilim ve gerginlik sebebi olması doğal kabul edilemez. Bunun için, zengin ile fakir arasındaki ekonomik düzey farkının uçuruma dönüşmemesi, aralarındaki gerilimin alınarak, kutuplaşma ve düşmanlık oluşmasının engellenmesi gerekir. Hâlbuki ihtiyaç içinde kıvranan fakirin, ekonomik düzeyi yüksek kişileri, kendi dert ve sıkıntılarıyla ilgilenmeden refah içinde, zevk ve eğlenceyle hayatlarını geçirdiklerini görmesi, onları kıskanmasına yol açabilir. Bunun daha ileri boyutları ise, kin ve düşmanlığa kadar uzanabilir.
Bu sebeple İslâm dini, servetin toplumun bir kesiminin elinde dolaşan bir saltanat olmasını hoş karşılamaz. Kur’ân’da, “Allah’ın, o ülke halkından peygamberine verdiği mallar, Allâh’ın, peygamberin, yakın akrabaların, yetimlerin, yoksulların ve yolda kalmışlarındır. Allah, bu malların yalnız zenginler arasında dolaşan bir güç olmaması için böyle hükmetmiştir. Dolayısıyla Peygamberin verdiklerini alın, vermediklerinden de uzak durun. Allah’a karşı kulluk bilincinde olun! Çünkü Allah’ın azabı çok şiddetlidir.” buyrulmaktadır[33].
Bu bağlamda zekât, serveti sadece zenginlerin elinde bir güç olmaktan çıkarıp, fakir ve muhtaçların da istifadesine sunmakta; zengin ile fakir arasında bir köprü kurmaktadır. İhtiyaç sahipleri, fakirler, miskinler, borçlular, yolda kalmışlar zekât vasıtasıyla gözetilmekte, adeta onlara sosyal güvenlik sağlanmaktadır. Bu ise, toplumun fakir kesimini kıskançlık ve kinden koruyup, sermaye düşmanlığını ortadan kaldırarak, sosyal kırılmanın engellenmesi; toplumsal denge ve barışın sağlanmasında son derece etkili olacaktır.
Zekât, kişilerin ve toplumun arınmasını sağladığı gibi, maldaki başkalarının hakkını temizleyerek onun da arınmasını sağlar. Çünkü zenginin malında fakirin hakkı bulunmaktadır. Kur’ân-ı Kerim’de,“Zenginlerin mallarında yardım isteyen ve iffetinden dolayı istemeyip mahrum olanlar için bir hak vardır” buyrulmaktadır[34]. Fakirler için ayrılan bu hakkın, malda kalması onu kirletir. Zenginin malındaki fakirin ve ihtiyaç sahiplerinin bu hakkı ayrılıp verilmedikçe mal temizlenmez.
Zekât, malı başkasının hakkından temizlediği için onu bereketlendirir. Buna karşılık zekâtının verilmemesi, malın bereketini kaçırır. Hz. Peygamber, bir hadislerinde, buna işaret ederek, “Her sabah iki melek yeryüzüne iner ve biri ‘Allah’ım, Senin yolunda harcayana, harcadığının yerine yenilerini ver!’, diğeri ise, ‘Allah’ım, cimrilik yapıp vermeyenlerin mallarını telef et’ diye dua eder” buyurmuştur[35].
Zekât, toplumsal dayanışma ve sosyal güvenlik alanında İslâm’da kurulun ilk müessesedir. Zekâtın sarf yerleri, onun toplumsal yönünü ve İslâm toplumunda gerçekleştirilmesi gereken insanî hedefleri açıkça ortaya koymaktadır: Bunlardan beşi, fakirler, miskinler, köleler, borçlular ve yolda kalmışlar gibi muhtaç kimselerdir. Altıncısı, zekâtı toplamak ve dağıtmak için gereken idarî mekanizmaya ayrılmıştır. Diğer ikisi ise devlet politikası ve dinin tebliği ile alakalıdır; kalpleri İslâm’a ısındırmak, ona meylettirmek veya İslâm’da sebat etmelerini sağlamak, devlete yardımcı olmak gibi ümmetin yüksek menfaatlerinin gerektirdiği şeylerdir. Aynı şekilde zekât, tebliğin yaygınlaşmasında, ümmetin fitneden korunmasında, İslâm’ın yüceltilmesinde önemli bir rol oynamaktadır.
Zekâtın topluma yararlarından biri de, ekonominin canlanmasına katkıda bulunmasıdır. Ekonominin canlılığı, bireylerin alım gücüne ve piyasaların canlılığına bağlıdır. Aynı şekilde, mahalle esnafının ayakta kalması da, orta ve düşük seviyeli gelire sahip halkın alım gücü ile yakından ilgilidir. Zenginler zekâtını tam olarak verdiğinde, zekât alan fakirler de ekonomiye katılacak, piyasanın canlanmasına ve mahalle esnafının ayakta kalmasına katkıda bulunacaktır. Nitekim ülkemizde 2009 yılında ekonominin canlanması için “alın verin ekonomiye can verin” sloganlı bir kampanya başlatılmış; ekmek, simit, sakız almanın bile ekonomiye katkısı vurgulanmıştı. Hatırlanacağı üzere, bu kampanya kapsamında yapılan reklamlarda, “Bir simit alın, bir sakız, bir gül alın ekonomi canlansın. Sakız satılırsa bakkal kazanır. Bakkal kazanırsa toptancı kazanır. Toptancı kazanırsa üretici kazanır. Üretici vergilerini öder devlet kazanır.” denmekteydi. Ve yine bu kapsamda dar gelirli vatandaşlara, alışveriş çeki/para yardımı yapılmıştı.
Zekâtın ekonomiye katkılarından biri de, servetin ekonomiye kazandırılmasıdır. İslâm dini, servetin iktisadî hayattan çekilip âtıl bekletilmesini hoş görmez; malın piyasaya arz edilmesi; insanların yararına kullanılmasını ister. Hz. Peygamber (s.a.s.), “Pazara mal getiren rızıklandırılır; malı biriktirip karaborsacılık yapan ise Allâh’ın rahmetinden uzaktır.” buyurmuştur[36]. İslâm, zekât vasıtasıyla servetin âtıl bekletilmesinin önüne geçmek veya en azından bunun bir miktarıyla toplumu yararlandırmak istemiştir. Çünkü elde âtıl tutulup yatırıma yönlendirilmeyen sermaye yıldan yıla zekâtla eriyecektir. Nitekim Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), “Yetimlerin mallarıyla ticaret yapınız ki, zekât onların malını yiyip bitirmesin.” buyurmuştur[37]. Bu nedenle zengin, her yıl ödeyeceği zekâtla malının eriyip yok olmaması için onu atıl olarak bekletmek yerine, iktisadi hayata katarak servetini işletecektir. Bu da ekonomik hayata canlılık getirecek, toplumun refahına katkıda bulunacaktır.
Ülkemizin yetiştirdiği seçkin iktisatçılardan biri olan merhum Sabahaddin Zaim, zekâtın iktisadi faydalarını şöyle açıklar[38]:
1. Verimi ve flexibiliteyi artırır,
2. Milli geliri yeniden sosyal adalet yönünde dağıtır,
3. Gösteriş tüketimini zaruri ihtiyaç mallarına aktarır, kaynak dağılımını düzeltir,
4. Atıl geliri azaltır, yatırımı artırır,
5. Toplam talebi artırır.
III. BU KİTABIN YAZILMASINA SEVK EDEN İHTİYAÇ
Zekât, İslâm’ın beş temel esasından biri olmasının yanında, önemli sosyal fonksiyonları bulunan iktisadi bir kurum olması, İslâm’ın iktisadî ve malî düzeninin bir parçası olması sebebiyle, İslâm’ın temel kaynaklarında ve İslâmî literatürde bolca yerini almıştır. Konulara göre tasnif edilen hadis kaynaklarında ve fıkıh kitaplarında, zekât için özel bir bölüm ayrılmıştır. Aynı şekilde, Ebû Yûsuf’un (ö. 182/798) ve Yahyâ b. Âdem’in (ö. 203/818) “Harâc”, Ebû Ubeyd (ö. 224/838) ve İbn Zenceveyh’in (ö. 251/865) “Emvâl”; Mâverdî ve Ebû Ya’lâ’nın “el-Ahkâmu’s-Sultâniyye”, İbn Teymiyye’nin (ö. 728/1328) “es-Siyâsetü’ş-Şer’iyye”si gibi malî hukuk ve hukuk siyaseti ile ilgili kitaplarda zekâta ayrı bir önem verilmiştir.
Klasik kaynaklarımızda, zekât ve hükümleri ile ilgili detaylı bilgiler ve geniş açıklamalar bulunmaktadır; tefsir, hadis ve fıkıh kaynaklarında, İslâm bilginleri kendi alanlarıyla ilgili görüşlerini ortaya koymuşlar ve geriye büyük bir hazine bırakmışlardır. Fakat zekât konusunu yeniden araştırmayı gerektiren pek çok husus bulunmaktadır. Bunlardan ön plana çıkanlar şunlardır:
a) Klasik fıkıh kaynaklarımızda zekât konusunda pek çok ihtilaf bulunmaktadır. Fakihlerin bir kısmı çocuk ve delinin malından zekât verilmesi gerektiğini söylerken, bir kısmı gerekmediğini söylemiştir. Bir kısmı toprak mahsullerinin tamamından zekât verilmesi gerektiğini belirtirken, bir kısmı belirli bazı ürünlerde gerektiğini belirtmiştir; aynı şekilde bunlarda nisap gerekip gerekmediği konusunda da farklı görüşler ortaya koymuşlardır. İslâm bilginlerinin bir kısmı alacakların zekâta tabi olduğunu söylerken bir kısmı tabi olmadığını; bir kısmı ticaret mallarının zekâtının verilmesi gerektiğini söylerken, bir kısmı gerekmediğini; bir kısmı kadınların süs eşyalarının zekâta tabi olduğunu söylerken, bir kısmı tabi olmadığını kabul etmiştir. Zekâta tabi mallar hususunda bunlardan başka ihtilaflar da bulunmaktadır. Aynı şekilde zekâtın sarf yerleri konusunda da farklı görüşler ortaya konmuştur. Zekâtın farz kılınış amacı ve Hz. Peygamber (s.a.s.)’in uygulamalarındaki temel esaslar doğrultusunda bu ihtilafların yeniden değerlendirilmesine ihtiyaç vardır.
b) Her asrın kendine has psikolojik, sosyal ve fikrî problemleri, önem verilen değerleri vardır. Bunlar üretilen bilimsel ve kültürel eserlere etki eder ve onlarda izlerini bırakır. Sonra başka bir nesil gelir bu problemler ve değerler önemlerini yitirirler; bunların yerini başka problemler ve değerler alır.
Ekonomik sistemler değişmiş ve öncekinden tamamen değişik yeni bir durum ortaya çıkmıştır. XVIII ve XIX. Yüzyıllarda uygulanan liberal ekonominin meydana getirdiği olumsuzluklar, kapitalizm ve sosyalizm ana ekonomik sistemlerini doğurmuştur. Bunların olumlu ve olumsuz yönleri değerlendirilerek, karma ekonomi sistemi ortaya konmuştur.[39] Bunların birbiriyle çatışması dünyayı iki büyük gruba bölmüştür. Bunun ardından, yeniden dünyada yaygınlaşan liberal ekonomik sistem, insanların servet, kazanç ve tüketim anlayışını değiştirmiştir. Bunun yanında servetin ve dolayısıyla zekâtın ölçeği olan para sistemi değişmiş; fıkhın oluşum ve tedvin döneminde madeni para tedavülde iken, bugün kâğıt para sistemine geçilmiştir.
Günümüzdeki ticari hayat, Hz. Peygamber (s.a.s.), ashap, tabiin ve müçtehit imamlar dönemindekinden tamamen farklıdır. İlk dönemlerde zekâta tâbi olan mallar sınırlı iken, günümüzde servet ve gelir kaynağı çok çeşitlidir. O dönemde ticaret, çok çeşitli ve karmaşık değildi; ticaret, menkul malların alınıp, kâr etmek amacıyla satılmasından oluşuyordu. Fakat günümüzde ticaret çok karmaşık ve girift bir hale gelmiştir. Müçtehit imamlar döneminde olmadığı halde günümüzde fabrika, büyük taşıma ve nakil vasıtaları, kiralık bina, dükkân, borsada alınıp satılan menkul değerler gibi yatırım enstrümanları ortaya çıkmıştır. Ulaşım ve iletişim araçlarının gelişmesiyle dünyanın bir ucundan diğerine mal alınıp satılması mümkün hale gelmiştir. Kredili sistemler gelişmiş, sadece katalog üzerinden pazarlama yöntemleri oluşmuştur. Borsalar kurulmuş, buralarda menkul kıymetler alınıp satılmaya başlanmıştır. Sanal pazarlarda, internet aracılığıyla alışveriş her geçen gün yaygınlaşmaktadır. Bunun yanında sanayi devrimi ve daha sonra meydana gelen gelişmeler neticesinde, daha önce bilinmeyen atölye, fabrika gibi işletmeler ortaya çıkmıştır. Bunların dışında burada sayılamayan daha pek çok gelişme meydana gelmiştir.
Müçtehit imamlar döneminde bulunmayan bu mallar hakkında klasik kaynaklarımızda bir açıklama bulunmamaktadır. Günümüz ekonomik şartlarının ortaya çıkardığı bu kazanç yolları ve servetin zekâta tabi olup olmadığı; zekâta tabi olması durumunda nisabı ve zekât oranı çözümlenmesi gerekmektedir.
c) Zekât konusunun günümüzde tekrar ele alınmasını gerektiren sebeplerden biri de, nisap konusudur. Hz. Peygamber (s.a.s.) zekât nisabını, yaşadığı dönemin iktisadî şartlarına göre, geçim kaynaklarını teşkil eden mallardan, o dönem İslâm toplumunun asgarî geçim standardı olarak belirlemiştir ve bunların değerleri birbirine denktir[40]. Nisabın bu mallar üzerinden belirlenmesi, sosyal ve ekonomik şartların fazla değişmediği ileriki dönemlerde de aynen korunmuştur. Bu sebeple müçtehit imamlar zamanında ve onu takip eden ilk dönemlerde nisabın değişmesi tartışılmamıştır. Ancak ekonomik ve sosyal şartların değiştiği günümüzde bunlar arasındaki denklik ve denge tamamen bozulmuş; değerleri sosyal ve ekonomik şartlar doğrultusunda değişmiştir. O günkü ekonomik şartlara göre belirlenen nisabın bir kısmı günümüzde esas alındığında, aslında muhtaç olduğu halde pek çok kişi sadaka ve zekât alamayacak, hatta sadaka-i fıtır, kurban ve belki zekâtla mükellef olacaktır. Buna karşılık, günümüz ekonomik şartlarının ortaya çıkardığı yüksek gelirler, bu ölçüye sığmadığı için zekâttan muaf olacaktır. Bu sebeple zekât nisabının günümüz ekonomik şartlarına göre yeniden ele alınıp değerlendirilmesi gerekmektedir.
d) Zekât konusunun tekrar ele alınmasını gerektiren hususlardan biri de, üslup problemidir. Klasik kaynaklarımız, genellikle bir mezhebin görüşüne göre hazırlanmış ve o görüşü destekleyen deliller serdedilmiştir. Bunun tabii sonucu olarak da, farklı eserlerde, mezheplerin birbirinden farklı görüşleri ve bunların delilleri bulunmaktadır. Bunların içinden, dini naslara, genel amaçlara ve kurallara uygun olarak, toplumların gelişim ve asrımızın şartları da göz önünde bulundurularak tercihte bulunulması veya yorumlanması gerekmektedir. Çünkü bir zaman için uygun olan görüş başka bir zaman için, bir toplum için uygun olan diğeri için uygun olmayabilir.
Diğer taraftan söz konusu kitaplar, sunuş, üslup, taksim, ıstılah ve benzeri konularda kendi asrının ihtiyaçlarına göre kaleme alınmıştır. Dolayısıyla asrımızın ihtiyaç ve anlayışına uygun bir üslupla yeniden ele alınması gerekir.
Bu ve benzeri sebepler, son dönemlerde zekât konusunda bireysel ve toplu pek çok çalışma yapılmasına neden olmuştur. Bir bütün olarak zekâtı konu alan müstakil eserler yazıldığı gibi; şirket gelirleri, sınaî şirketler, kira gelirleri ve benzeri zekâta tabi mallar, zekâtın sarf yerleri, nisap gibi zekâtın alt konularında da müstakil eserler kaleme alınmış, yüksek lisans ve doktora çalışmaları yapılmıştır. Yusuf Karadavî’nin Fıkhu’z-Zekât Dirâsetün Mukâranetün li-Ahkâmihâ ve Felsefetihâ fî Dav’i’l-Kur’âni ve’s-Sünnet adlı eser bu konuda örnektir. Ülkemizde de zekât konusunda pek çok eser yazılmıştır. DİB Yayınları arasında çıkan İsmail Ezherli’ye ait Zekât, Feyiz Yayınları arasında çıkan Yunus Vehbi Yavuz’a ait, İslâm’da Zekât Müessesesi, İSAV Yayınları arasında çıkan Mehmet Aydın, Ali Özek, Hayrettin Karaman, Mehmet Erkal’a ait İbadet ve Müessese Olarak Zekât, İz Yayınları arasında çıkan Vecdi Akyüz’e ait Zekât, İFAV Yayınları arasında çıkan Mehmet Erkal’a ait Zekât Bilgi ve Uygulama, Ensar Yayınları arasında çıkan H. Mehmet Günay’a ait Zekât Kitabı, Nehir Yayınları arasında yer alan Yusuf Karaca tarafından Türkçeye çevrilen Seyyid Ebû’l-Hasan Ali Nedvi’ye ait Zekât ve TDV Yayınları arasında çıkan Turan Yazgan’a ait Sosyal Güvenlik Açısından Zekât burada örnek olarak zikredilebilir.
Bunun yanında uluslar arası ve ulusal düzeyde pek çok bilimsel toplantıda zekât konusu tartışılmıştır: Meselâ İKÖ bünyesinde bulunan İslâm Fıkıh Akademisi, 22-28 Aralık 1985 tarihinde Cidde’de düzenlenen ikinci, 11-16 Ekim 1986 tarihinde Amman’da düzenlenen üçüncü, 6-11 Şubat 1988 tarihinde Cidde’de düzenlenen dördüncü, 22-27 Aralık 2001 tarihinde Küveyt’te düzenlenen on üçüncü, 9-14 Nisan 2005 tarihinde Dubai’de düzenlenen on altıncı, 9-13 Temmuz 2007 tarihinde Malezya’da düzenlenen on sekizinci devre toplantılarında zekât konusunu gündeme almıştır. Aynı şekilde, zekât konusunda güncel çözümler üretmek amacıyla ilki 1984 yılında Kuveyt’te düzenlenen “Zekât Kongresi” düzenli olarak toplanmaktadır.
Ülkemizde de zekât konusunda pek çok bilimsel toplantı düzenlenmiştir. Bu bağlamda, İSAV tarafından 1987 yılında “Türkiye’de Zekât Potansiyeli” ve 17-18 Kasım 2007 tarihinde İstanbul’da “Bir Sosyal Güvenlik Kurumu Olarak Kur’ân ve Sünnette Zekât” konulu Tartışmalı İlmi Toplantı; KURAV tarafından 02-03 Ekim 2004 tarihinde Mudanya’da “Zekat Nisabı ve Fitre Miktarının Çağdaş Parasal Değeri Sempozyumu” düzenlenmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığınca 15-18 Mayıs 2002 tarihinde İstanbul’da düzenlenen “Güncel Dini Meseleler İstişare Toplantısı I” ve 12-15 Aralık 2013 tarihinde Afyon’da düzenlenen “Güncel Dini Meseleler İstişare Toplantısı VI”da da zekât konusu gündeme alınmıştır.
Şüphesiz bu çalışmaların hepsinin büyük faydası ve önemli katkıları olmuştur. Ancak zekâta tabi malların genişleyip genişlemeyeceği, nisabın belirlenmesinde içtihat yapılıp yapılamayacağı, borçların zekâta mahsup edilmesi, şirketlerin zekâtının hesaplanması ve ödenmesi, altyapı yatırımlarına zekâtın sarf edilip edilemeyeceği ve benzeri pek çok konuda bilginlerin yaklaşımı farklı olduğu için son nokta konulamamıştır. Bu konuda daha çok çalışma yapılacağı görülmektedir. Nitekim 15-19 Ekim 2015 tarihlerinde Konya’da düzenlenecek olan “II. Uluslararası İslâm Ticaret Hukukunun Günümüzdeki Meseleleri Kongresi”nin beş ana konusundan biri zekâta ayrılmıştır. Her çalışmanın bu problemlerin çözümüne katkı sağlayacağına inanıyorum. Ben de bu mütevazı çalışmamla, bu tartışmalara bir katkı sağlamayı düşündüm. Doğrusunu en iyi Allâh bilir…
IV. KİTABIN HAZIRLANMASINDA TAKİP EDİLEN METOT
Zekât, İslâm’ın beş temel esasından biri olduğu için aslî kaynaklara; bireysel ve toplumsal önemli fonksiyonlar icra eden sosyal bir müessese olduğu için de, bu kaynakların yanında fer’î kaynaklara, mer’î mevzuat ve hukuk kitaplarına ve sosyal bilimlerde yazılan eserlere müracaat edilmesi gerekmektedir.
Zekâta tabi malları, bunların nisap ve zekât oranlarını belirlemek için öncelikle kitap ve sünnete müracaat ettim. Kur’ân-ı Kerîm, kıyamete kadar bütün zaman ve toplumlara hitap ettiği için, onda çoğunlukla genel hükümler ve temel ilkeler ortaya konmuş; birkaç istisnası hariç hükümlerde detaya girilmemiştir. Zekât konusunda da durum böyledir. Kur’ân’da altın, gümüş, toprak mahsulleri ve kazancın zekâta tabi olduğuna işaret edilmiş; zekâtın sarf yerleri belirlenmiş ve İslâm iktisadının temel ilkelerine ve zekâtın bazı hedeflerine dikkat çekilmiştir[41]. Kur’ân, İslâm’ın anayasası mesabesinde olduğu için, diğer deliller bu temel ilke ve hedefler doğrultusunda anlaşılmalı ve yorumlanmalıdır. Ben de bu kitapta, buna dikkat etmeye çalıştım.
Zekât konusunda sünnetin belirlenmesinde, öncelikle kütüb-i sitte, İmâm Mâlik’in (ö. 179/795) Muvatta’ı, Ahmed b. Hanbel’in (ö. 241/855) Müsned’i gibi meşhur kaynaklarda geçen hadislere ve başta hulefâ-i raşidîn olmak üzere sahabe uygulamasına müracaat ettim. Hadisleri alırken, zayıf hadisleri kullanmamaya gayret ettim. Fakat başka bir delil veya temel ilke ile desteklendiğinde bunlardan da yararlandım. Buhârî ve Müslim gibi sahihlik iddiasında bulunulan kaynaklarda yer alan hadisleri güvenilir bulmakla birlikte, bunlarda geçen her hadisin mutlak sahih olduğu şeklinde önyargılı davranmadım. Çünkü bu kitaplarda da zayıf hadisler bulunmaktadır. Fıkıh kitaplarında geçen hadisleri almakta ihtiyatlı davrandım; Nasbu’r-Râye gibi hadisleri tahrîc eden kitaplara baktım.
Nasların anlaşılması ve yorumlanmasında değişik tefsirler, hadis kitapları ve şerhleri ile fıkıh kitaplarına müracaat ettim. Ayrıca bu konuda sadece meselenin açıklanmasıyla yetinmeyip, arkasındaki hikmet ve sırrı yorumlamaya çalıştım. Çünkü dini hükümler, kulların dünya ve ahiret yararları için konulmuştur. Nitekim dinin bütün hükümleri incelendiğinde bu açıkça görülmektedir[42]. Fakat maslahat prensibi denilince akla gelen İslâm bilginlerinin başında yer alan Şatıbî, “İbadetlerde asıl olan taabbudî olmasıdır, bunların anlamına bakılmaz… muamelâtta ise, anlamına bakılır.” demiş ve bu konuda pek çok delil getirmiştir[43]. Bu zekâtın taabbudî olduğu ve burada hükümlerin amacına ve maslahata bakılamayacağı anlamına gelmez. Çünkü zekât, ibadetler arasında namaz ile birlikte zikredilmiş olsa da, sırf ibadet değildir. Zekât, devlet ile sermaye sahibi arasındaki; devletin aradan çıktığı durumlarda da sermaye sahibi ile fakir arasındaki bir ilişki olduğu için, ibadet olmaktan muamelât olmaya daha yakındır. Nitekim harâc, emvâl, el-ahkâmu’s-sultâniyye türü malî ve idarî konuları işleyen fıkıh kitaplarında zekât önemli bir yer tutmaktadır. Dolayısıyla zekâtı, sırf ibadetler arasında değil kamu hukuku ve maliye arasında değerlendirmek uygun olur. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, nassın belirttiği hususlardan da tamamen çıkmamak gerekir. Aksi halde zekât, dini bir ibadet olma esprisini kaybeder ve beşerî düzenlerdeki vergiye dönüşür.
Hz. Ebû Bekir (ö. 13/634) zamanında, Hz. Ömer’in (ö. 23/644) teklifiyle müellefe-i kulûba zekâttan pay verilmemesi ve Hz. Ömer’in at ve anber için zekât belirlemesi, zekâtta maslahata riayetin mümkün olduğunu göstermektedir[44]. Aynı şekilde Hz. Peygamber (s.a.s.)’in, Muâz b. Cebel’i (ö. 17/638) Yemen’e gönderirken ona, buğdaydan buğday, koyundan koyun, deveden deve almasını emretmesine[45] rağmen onun, Yemen halkına daha kolay, Medine’deki Müslümanlar açısından da daha yararlı olduğu için, dokudukları kumaşla zekâtı ödemelerini kabul etmesi[46] de zekâtta maslahata itibar edilebileceğini göstermektedir.
Kitabın hazırlanmasında İslâm bilginlerinin görüşlerinden önemli ölçüde yararlandım. Klasik kaynaklarımızda, zekât ve hükümleri ile ilgili detaylı bilgiler, geniş açıklamalar bulunmaktadır; tefsir, hadis ve fıkıh kaynaklarında, İslâm bilginleri kendi alanlarıyla ilgili görüşlerini ortaya koymuşlar ve geriye büyük bir hazine bırakmışlardır. Selefin bırakmış olduğu bu zengin mirastan yararlanmadan zekât konusunda tam bir değerlendirme yapılması mümkün değildir.
İslâm bilginlerinin görüşlerinden yararlanırken onların icmâ ettiği konularda, onlara uydum. Çünkü bütün İslâm bilginlerinin bir hüküm üzerinde birleşmesi, onların ayet, hadis, maslahat gibi sağlam bir delile dayandıklarını gösterir. Ancak icmâ edilen hususlar çok azdır. İcmâ olduğu nakledilen pek çok konuda ihtilaf olduğu görülmektedir. Nitekim sahabeden sonra icmâ’ın vuku bulup bulmadığı usulcüler tarafından tartışılmıştır[47]. Bu konuda Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855) “Bir konuda icmâ olduğunu iddia eden yanılmıştır. Çünkü insanlar belki farklı görüş ortaya koymuşlardır da, kendisine ulaşmadığı için o bilmiyordur. Bunun için, ‘Bu konuda farklı görüş olduğunu bilmiyoruz.’ demesi uygun olur.” demiştir[48].
İcmâ edilmeyen konularda, dört mezhebin görüşlerinin yanında, başta Râşid Halîfeler, Hz. Âişe (ö. 58/678), Abdullah b. Mes’ûd (ö. 32/652), Abdullah b. Ömer (ö. 73/692), Abdullah b. Abbâs (ö. 68/687-88), Muâz b. Cebel (ö. 17/638) olmak üzere sahabenin, İbn Müseyyeb (ö. 94/713), Ömer b. Abdülaziz (ö. 101/720), Zührî (ö. 124/742), Nehaî (ö. 96/714), Hasan Basrî (ö. 110/728), Atâ (ö. 114/732), Şa’bî (ö. 104/722), Mekhûl (111/730) gibi tâbiî bilginlerinin ve Sevrî (ö. 161/788), Evzaî (ö. 157/774), Taberî (ö. 310/923), Dâvûd ez-Zâhirî (ö. 270/884), Ebû Ubeyd (ö. 224/838) gibi daha sonraki dönemlerde yaşayan bilginlerin görüşlerine müracaat ettim. Bunların yanında ehl-i sünnetin dışında kabul edilen Zeydiyye, Câferiyye’nin görüşlerini de dikkate aldım. Bu görüşlerden yararlanırken, herhangi bir mezhebe bağlı kalmadım; delil olarak daha kuvvetli, İslâm’ın ruhuna ve maksatlarına, günümüz ekonomik şartlarına en uygun olduğunu düşündüğüm görüşleri tercih ettim. Bazen klasik dönem İslâm bilginlerinin, bazen çağdaş bilginlerin; bazen rey ekolünün, bazen hadis ekolünün, bazen zahirilerin; bazen dört mezhebin, bazen de diğer imamların görüşünü aldım. Bir ayrım yapmadan eski ve yeni eserlerden yararlandım. Fıkıh eserlerinin yanında malî, iktisadî ve sosyal konularda kaleme alınan çağdaş araştırma ve eserlere müracaat ettim. Bunların yanında lügat, tarih, rical, fihrist gibi yardımcı kitaplardan da yararlandım.
Konuyu sunarken ilk olarak konu ile ilgili kavramları sözlük ve ıstılah anlamları ile birlikte açıkladım. Gerektiğinde konunun, güncel mevzuattaki düzenlemesine; iktisat ve sosyal bilimlerdeki yerine, maliye sisteminde uygulanan vergilerle arasındaki benzerlik ve farklılıklara değindim. Kitapta yer alan her konuda fıkıh bilginlerinin görüşlerine yer verdim; hadis, tefsir ve fıkıh kaynakları ile hukuk politikası ve maliye kitaplarında dağınık bir şekilde bulunan bilgileri toplamaya çalıştım. Konuların sonunda kendi değerlendirmelerimi yaptım; sınırlı gücümün yettiğince delillere ve Müslümanların ihtiyaçlarına uygun olarak tercihte bulundum, gerektiğinde çağımızın ekonomik şartlarına ve toplumun ihtiyacına göre yeni yorumlar getirmeye çalıştım. Geçmiş âlimlerimiz zamanında bilinmeyen yeni olay ve problemler hakkında görüş ortaya koymaya gayret ettim.
[1] Haşr 59/7.
[2] Kamil Miras, Sahîh-i Buhârî Tecrîd-i Sarih Tercümesi ve Şerhi, 5/88, 126.
[3] Ebû’l-Fadl Cemalüdden Muhammed b. Mükerrem İbn Manzûr, “Zekâ”, Lisânu’l-Arab, Beyrut ty., 14/358; İbrahim Mustafa, Ahmed ez-Ziyât, Hâmid Abdülkâdir, Muhammed en-Neccâr, “Zekâ”, El-Mu’cemu’l-Vesît, 1/396.
[4] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el-Mevsîlî, el-İhtiyâr li Ta’lîli’l-Muhtâr,İstanbul 1980, 1/99; Abdülganî el-Ganîmî el-Meydânî, el-Lübâb fî Şerhi’l-Kitâb, Beyrut ty. 1/136; Kemalüddîn Muhammed b. Abdülvâhid İbnu’l-Hümâm es-Sivâsî, Fethu’l-Kadîr,Beyrut ty. 2/153; Ebû’l-Hasan Ali b. Muhammed b. Habîb el-Mâverdî, el-Ahkâmu’s-Sultâniyye ve’l-Vilâyâtü’d-Dîniyye, Kuveyt 1989, 145; Şemsüddin Muhammed b. El-Hatîb eş-Şirbînî, Muğni’l-Muhtâc ilâ Ma’rifeti Meânî Elfâzi’l-Minhâc, 1/547; Muvaffakuddîn Ebû Muhammed Abdullah b. Ahmed Muhammed İbn Kudâme, el-Muğnî, 4/5; Yusuf el-Karadâvî, Fıkhu’z-Zekât Dirâsetün Mukâranetün li-Ahkâmihâ ve Felsefetihâ fî Dav’i’l-Kur’âni ve’s-Sünnet, Beyrut 1973, 1/37-38; Vehbe ez-Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletuhû, Dimeşk 1985, 2/730; Mehmet Erkal, “Zekât”, DİA, 44/197; İbrahim Paçacı, “Zekât” Dini Kavramlar Sözlüğü, Ankara 2005, 711.
[5] Rûm 30/39.
[6] Hadîd, 57/18.
[7] Müslim, Zekat, 63; İbn Mâce, Zekât, 28.
[8] Tevbe 9/103.
[9] Nuruddin Ali b. Süleymân b. Ebû Bekir el-Heysemî, Buğyetü’l-Bâhis an Zevâidi Müsnedi’l-Hâris, Medine 1992, 1/385-386.
[10] Ebû Ubeyd el-Kasım b. Selâm, Kitâbu’l-Emvâl, Beyrut 1989, 86; Mâverdî, el-Ahkâmu’s-Sultâniyye, 145.
[11] Tevbe 9/60.
[12] Buhârî, “Zekât” 1; Müslim, “İman” 31; Tirmizî, “Zekât” 6; Ebû Dâvûd, “Zekât” 4.
[13] Mehmet Erkal, “Zekât”, DİA, 44/197.
[14] Bakara, 2/43, 110; Hac, 22/78; Nur, 24/56; Mücadele, 58/13; Müzzemmil, 73/20.
[15] Tevbe 9/103.
[16] En’âm, 6/141.
[17] Meâric, 70/24-25.
[18] Buhârî, “Îmân” 1; Müslim, “Îmân” 21.
[19] Tirmizî, “Cumua” 80; Ahmed b. Hanbel, Müsned V, 251
[20] Ebû Bekir Muhammed b. İbrâhîm b. Munzir en-Nîsâbûrî, el-İcmâ’, Birleşik Arap Emirlikleri 1999, 51.
[21] Buhârî, “Îmân” 1; Müslim, “Îmân” 21.
[22] Buhârî, “Îmân” 36, “Tefsîr” 269; Müslim, “Îmân” 9; Tirmizî, “Îmân” 4; Nesâî, “Îmân” 6.
[23] Mü’minûn 23/1-4.
[24] Neml 27/2-3.
[25] Buhârî, “Zekât”, 30.
[26] Mü’minun 23/1-4.
[27] Müslim, “Zühd ve Rikâk” 3; Tirmizî, “Zühd” 31, “Tefsiru’l-Kur’ân”, 88.
[28] Hadid 57/7.
[29] Tevbe 9/103.
[30] Müslim, Birr, 56.
[31] Haşr 59/9.
[32] Hâfız Ebû’l-Kâsım Süleyman b. Ahmed et-Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, Kahire ty., 4/188; Hâfız Nureddîn Ali b. Ebû Bekir el-Heysemî, Buğyetü’r-Râid fî Mecma’i’z-Zevâid ve Menba’i’l-Fevâid, Beyrut 1994, 3/208.
[33] Haşr 59/7.
[34] Zâriyât 51/19.
[35] Buhârî, “Zekât” 26; Müslim, “Zekât”, 57.
[36] İbn Mâce, “Ticârât” 6.
[37] İmâm Mâlik b. Enes, Muvattau’l-İmâmi Mâlik, Beyrut 1990, 167.
[38] Sabahaddin Zaim, “Zekâtın İktisadî Önemi” Refah Ekonomisine Marshall ve Pigou’nun Katkıları, 49-50.
[39] Erol Zeytinoğlu, Ekonomik Sistemler, İstanbul 1985, 27-28, 65-66, 135, 206-209.
[40] Kamil Miras, Sahîh-i Buhârî Tecrîd-i Sarih Tercümesi ve Şerhi, 5/88, 126.
[41] Bakara 2/219, 267; En’am 6/141; Tevbe 9/34, 103; Zâriyât 51/19; Haşr 59/7.
[42] Ebû İshâk İbrâhîm b. Mûsâ b. Muhammed eş-Şâtıbî, el-Muvafakât, Huber 1997, 2/9-13.
[43] Şâtıbî, el-Muvafakât, 1/440, 2/357.
[44] Ebû Yûsuf Ya’kûb b. İbrâhîm, Kitâbu’l-Harâc, Beyrut 1979, 75-77, 82-94; Hamîd b. Zenceviye, Kitâbu’l-Emvâl, 2/759-3/1282; Ebû Ubeyd, Kitâbu’l-Emvâl, 445-728; Ebû Bekir Ahmed b. El-Hüseyin b. Ali el-Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, Haydarabad 1352, 4/119; Zeylaî, Nasbu’r-Râye, Beyrut 1997, 2/359; Menbecî, Ebû Muhammed Ali b. Zekeriya, el-Lübâb fî’l-Cem’i beyne’s-Sünneti ve’l-Kitâb, Dimaşk 1994, 1/348; İbn Hazm, el-Muhallâ, 5/227.
[45] Beyhakî, Sünenü’l-Kübrâ, 4/125.
[46] Beyhakî, Sünenü’l-Kübrâ, 4/113; Beyhakî, Ma’rifetü’s-Süneni ve’l-Âsâr¸ Kahire 1991, 9/320-321.
[47] Muhammed Ebû Zehra, Usûlü’l-Fıkh, 199-202; Abdülkerim Zeydân, el-Vecîz fî Usuli’l-Fıkh, 189-192; Abdulvehhâb Hallâf, İlmu Usûli’l-Fıkh, 48-50; Zekiyyüddîn Şa’bân, Usûlü’l-Fıkhi’l-İslâmî, Beyrut 1971, 97-102; Muhammed Süleyman Abdullah el-Eşkar, el-Vâdıh fî Usûli’l-Fıkh, Kahire 2004, 125;
[48] Muhammed Ebû Zehra, Usûlü’l-Fıkh, 202; Zekiyyüddîn Şa’bân, Usûlü’l-Fıkhi’l-İslâmî, 103.