×

İSLÂM HUKUKU AÇISINDAN “TARSİM”, KAZA VE HAYAT SİGORTALARI

İSLÂM HUKUKU AÇISINDAN “TARSİM”, KAZA VE HAYAT SİGORTALARI

ÖZET

Sigorta, sigortacının bir prim karşılığında, kişinin para ile ölçülebilir bir menfaatini zarara uğratan rizikonun meydana gelmesi hâlinde bunu tazmin etmeyi ya da bir veya birkaç kişinin hayat süreleri sebebiyle ya da hayatlarında gerçekleşen bazı olaylar dolayısıyla bir para ödemeyi veya diğer edimlerde bulunmayı yükümlendiği sözleşme olarak tanımlanabilir. Fıkhın oluşum ve tedvin döneminde sigorta bilinmediği için, sigorta konusunda fıkıh kitaplarımızda bir açıklama bulunmamaktadır. Sigortanın kurumsallaşıp İslâm ülkelerinde de yaygınlaşması üzerine İslâm bilginleri de bu konuya eğilmiştir. Genel olarak bu konuda fikir beyan eden İslâm bilginleri sosyal sigortaların ve zorunlu sigortaların caiz olduğunu söylemiştir. Fakat zorunlu olmayan ticari sigortalar konusunda üç farklı görüş ortaya çıkmıştır: a)Bütün çeşitleriyle ticarî sigorta caiz değildir.b)İşleyiş ve konusuna göre sigortanın bir kısmı caiz, diğer kısmı caiz değildir. c)Bazı şartlarla sigortanın bütün çeşitleri caizdir.

Bütün çeşitleriyle ticarî sigortanın caiz olmadığını söyleyen bilginler, sigortada cehalet, garâr, kumar, faiz gibi İslâm’ın yasakladığı veya onun genel ilkelerine aykırı unsurlar barındırdığını ileri sürmektedirler. Ancak sigortanın caiz olmadığını ortaya koymak üzere ileri süren bu gerekçeler değerlendirildiğinde bunların -hayat sigortasının bir şekli dışında- sigortanın caiz olmadığını ortaya koyacak nitelikte olmadığı görülür. Ayrıca sigortanın caiz olmadığını ispat sadedinde ileri sürülen gerekçeler, aslında sigorta akdini bey’ gibi bir mübadele akdi olarak görmekten kaynaklanmaktadır. Hâlbuki genelde sigorta, özelde kaza/hasar sigortası, prim ödeyip tazminat alma şeklinde bir mübadele akdi değildir; unsurları ve şartları kendine has, yakın çağda ortaya çıkmış bir akittir.

Akitlerde asıl olan caiz olmasıdır; İslâm’ın öngördüğü temel prensiplere aykırı bir unsur ihtiva etmeyen ve akitlerde bulunması gereken bütün unsur ve şartları taşıyan her akit sahihtir. Bu itibarla, fıkhın oluşum ve tedvin dönemlerinde bilinmeyen ve yakın zamanlarda İslâm dünyasına girerek yaygınlaşan sigorta akdinin de, söz konusu unsur ve şartları taşıması halindecaiz olacağı söylenebilir. Diğer taraftan sigorta, klasik fıkıh kaynaklarımızda yer alan akitlerden birine benzetilmesi istenecekse,en çok kefalet ve muvalât akdine benzediği söylenebilir. Nitekim belli olmayan bir borca kefil olmakHanefî, Malikî ve Hanbelîlere göre sahihtir ve gerektiğinde kefilin bu borcu ödemesi gerekir. Muvâlât akdi de, birinin ödemesi gereken tazminatın yüklenilmesi bakımından sigortaya benzemektedir. Bu akitle, muvâlât akdi yapan kişi, diyet ödemesi gereken bir eylem yaptığında, anlaşma yaptığı mevlâsı onun diyetini öder; öldüğünde de geride mirasçı bırakmaz ise, himayeyi kabul eden kişi, onun mirasını alır.

Buna göre;

a) “TARSİM” Devlet destekli tarım sigortalarınıntoplum yararına, Devlet organizesinde sosyal bir güvence sistemi olduğu ve akdi iptal veya ifsat edecek bir unsur taşımadığı için caiz olduğu,

b) Klasik fıkıh kaynaklarımızda yer alan kefâlet ve muvâlât akdine benzeyen kaza sigortası ile birikimsiz hayat sigortasının, bir mübadele akdi olmadığı için faiz içermediği, sigortada bulunan belirsizliğin akdi ifsat edecek mahiyette olmadığı için caiz olduğu,

c) Bu sigortalarda sigortacının, primleri faizde değerlendirmesinin, akdin sıhhatine etki etmeyeceği; bununla birlikte,iyilik ve takvada yardımlaşıp günah ve düşmanlıkta yardımlaşmama ilkesi gereğince primlerin helal alanlarda değerlendirildiği bilinen sigortaların tercih edilmesinin uygun olduğu,

d) Birikimli hayat sigortasında ise, primlerin helal alanlarda nemalandırılması kaydıyla; süre sonunda bu prim ve nemaların defaten veya belirli bir plan çerçevesinde geri ödenmesi veprim ve nemalarının tamamı veya bir kısmının şirkette bırakılıp, maaş olarak gelir payı alınmasının caiz olduğu;

Buna karşılık, primlerin dinen meşru olmayan alanlarda nemalandırılması ileprim ve nemaların tamamı veya bir kısmının şirkette bırakılıp maktu bir maaş bağlanmasının ise caiz olmadığı söylenebilir.

“TARSİM”, ACCIDENT AND LIFE INSURANCES IN ISLAMIC LAW

ABSTRACT

Insurance can be defined as a contract in which the insurer is obliged to compensate for a risk that damages a person’s interest that can be measured with money, or to pay a money or perform other actions due to the life span of one or more people or some events in their lives. Since insurance was not known during the formation and administration period of fiqh, there is no explanation about insurance in our fiqh books. After the institutionalization of insurance and its spread in Islamic countries, Islamic scholars also focused on this issue. Islamic scholars, who generally expressed their opinions on this issue, said that social insurances and compulsory insurances are permissible. However, three different views have appearedabout non-compulsory commercial insurance: a) All types of commercial insurance are not permissible. b) Some part of the insurance is permissible, the other part is not permissible depending on its operation and subject. c) All types of insurance are permissible under certain conditions.

The scholars who say that commercial insurance in all its varieties is not permissible, claim that it contains elements such as ignorance, garâr, gambling and interest that are prohibited by Islam or contrary to its general principles. However, when these grounds, which claim to show that insurance is not permissible, are evaluated, it is seen that they are not of a nature to reveal that the insurance is not permissible except in a form of life insurance. In addition, the reasons put forward to prove that the insurance is not permissible actually arises from seeing the insurance contract as an exchange contract like “bey”. However, it is not an exchange contract in the form of insurance in general, accident / damage insurance in particular, paying premiums and receiving compensation; its elements and conditions are unique, it is a recent act.

The main thing in the contracts is that it is permissible; Every contract that does not contain an element contrary to the basic principles prescribed by Islam and that has all the elements and conditions that should be included in the contracts is valid. In this respect, it can be said that the insurance contract, which was not known during the formation and treatment of fiqh and became widespread in the Islamic world recently, would be permissible if it carries the aforementioned elements and conditions. On the other hand, if insurance is to be compared to one of the contracts in our classical fiqh sources, it can be said that it is most similar to bail and mutual agreement. As a matter of fact, it is valid for Hanafi, Malikis and Hanbalis to be a guarantor for an uncertain debt and the guarantor must pay this debt when necessary. Muvâlât agreement is similar to insurance in terms of undertaking the compensation one has to pay. With this agreement, when the person making the contract of muvâlâ does an act that has to pay a diet, his mawla with whom he is contracted pays his diet; If he does not leave an heir when he dies, the person who accepts the patronage will inherit it.

According to this;

a) “TARSİM” State-supported agricultural insurances are permissible for the benefit of the society, since there is a social security system in the State organization and does not have an element to annul or renounce the contract,

b) Accident insurance and life insurance without accumulation, which are similar to surety and debit contract in our classical fiqh resources, do not contain interest since they do not have an exchange contract, and that the uncertainty in the insurance is permissible because it is not in the nature of revealing the contract,

c) In these insurances, the insurer’s evaluation of the premiums in interest will not affect the validity of the contract; However, in accordance with the principle of helping in goodness and piety and not helping in sin and enmity, it is appropriate to prefer insurance which is known that premiums are evaluated in halal areas,

d) In the cumulative life insurance, provided that the premiums are paid in halal areas; At the end of the term, it is permissible to pay back these premiums and benefits once or within the framework of a specific plan, and to leave all or part of the premiums and benefits in the company and receive a salary income share;

On the other hand, it can be said that it is not permissible to leave all or part of the premiums and benefits in the company and set a fixed salary in areas that are not religiously legitimate.

GİRİŞ

Türk Dil Kurumunun sözlüğünde sigorta terimi, “bir şeyin veya bir kimsenin herhangi bir yönden ileride karşılaşabileceği zararı gidermek için önceden ödenen prim karşılığında bu işle uğraşan kuruluşla yapılan iki taraflı bağlantı sözleşmesi”, “bu tür sözleşmeleri yapan şirket” ve “özellikle elektrik devresinde, akım çok güçlü olduğunda eriyerek güvenliği sağlayan, kazayı önleyen nesne veya düzen” şeklinde anlamlandırılmıştır[1].

Türk Ticaret Kanununda ise, sigorta sigortacının bir prim karşılığında, kişinin para ile ölçülebilir bir menfaatini zarara uğratan tehlikenin, rizikonun meydana gelmesi hâlinde bunu tazmin etmeyi ya da bir veya birkaç kişinin hayat süreleri sebebiyle ya da hayatlarında gerçekleşen bazı olaylar dolayısıyla bir para ödemeyi veya diğer edimlerde bulunmayı yükümlendiği sözleşme olarak tanımlanmıştır[2].

İnsan, hayatını güven içinde sürdürebilmek için başına gelebilecek risklere karşı her dönemde tedbir almaya çalışmıştır. Bu risklere karşı öncelikle bireysel olarak tedbir alınmaya çalışılmışsa da, tek başına karşı konulamayacak olan ve ağır malî sonuçlar doğuran büyük risklere karşı yardımlaşma grupları oluşturulmuştur.

Dünyada sigortacılığa benzer ilk uygulamaların tarihçesi, MÖ 4500 yılına kadar götürülebilir. Prim esaslı sigortacılığa ise, milattan sonra 1250 yılları civarında rastlanmaktadır. Fakat bugünkü anlamda sigorta, ancak 14. yüzyılda görülmektedir. Bu dönemdeki ticarî gelişmelerle birlikte, deniz ticaretinde ileri olan İtalya’da deniz sigortası ortaya çıkmıştır. Bundan sonra sigortacılık tüm Avrupa’da gelişmeye başlamıştır. 17. Yüzyılda yangın ve hayat sigortacılığı, 19. yüzyılda kaza ve kasko sigortası uygulaması başlamıştır. 20. yüzyılın başlarında sigorta şirketleri, her türlü sigorta ihtiyacına cevap verebilecek şekilde örgütlenmelerini tamamlamıştır.[3]

İşleyiş sistemi bakımından sigortalar; genel olarak, sosyal sigortalar ve özel sigortalar kısımlarına ayrılır. Özel sigortalar ise, karşılıklı ve ticarî sigortalar olmak üzere iki çeşittir.[4] Bunlardan ticari sigortalar, Türk Ticaret Kanununda, zarar sigortası ve can sigortası kısımlarına; zarar sigortası da, mal sigortası ve sorumluluk sigortası; can sigortası ise hayat sigortası, kaza sigortası ile hastalık ve sağlık sigortası kısımlarına ayrılmaktadır.[5]

Branşları itibariyle sigortacılığın çeşitleri konusunda en meşhur taksim “Mal Sigortaları” ile “Can Sigortaları” şeklinde olanıdır. Mal sigortalarında sigortanın konusu mal olup, sigortalıyı mali bakımdan hasardan önceki durumuna getirmeyi amaçlamaktadır. Sorumluluk sigortaları da mal sigortaları içinde gösterilmektedir. Can sigortalarında, sigortanın konusu insan hayatıdır.[6]

Devlet Bakanlığının 2007/1 sayılı “Sigorta Branşlarına İlişkin Tebliğ”inde ticari sigortalar, “hayat dışı grubu” ve “hayat grubu” branşlarına ayrılmaktadır.

Hayat dışı sigortalar, sigortalanan kimsenin mal varlığında çeşitli risklerin meydana getireceği hasarlar ile oluşacak diğer kayıpları teminat altına almaktadır. Hayat dışı sigorta sözleşmesi, sigortalının evi, arabası ve işyerlerinde meydana gelebilecek maddi olarak ölçülmesi mümkün olan riskleri kapsamaktadır. Hayat dışı sigortanın kaza, yangın, araç (kasko, trafik sigortası), nakliye (taşımacılık), mühendislik, hukuki koruma, tarımsal, makine sigortaları gibi çeşitleri bulunmaktadır.[7] Hayat sigortalarının konusu ise, insan hayatıdır. Genel olarak hayat sigortaları; kaza, hastalık, işsizlik, yaşlılık, ölüm, sakatlık rizikolarını teminat altına almaktadır.[8]

Sigorta, fıkhın oluşum ve tedvin dönemlerinden sonra ortaya çıkan ve yakın zamanlarda İslâm coğrafyasına giren bir akit olduğu için, bu konunda fıkıh kaynaklarımızda bir açıklama bulunmamaktadır. Sigortanın kurumsallaşıp dünyada yaygınlaşması ve sigortaya duyulan ihtiyacın artması sebebiyle, çağdaş araştırmacılar sigorta konusunu incelemeye başlamış ve dinî hükmünü açıklamaya çalışmışlardır. Bu arayış ve ihtiyacın sonucu olarak, sigorta konusu uluslar arası bilimsel toplantılarda tartışılmış ve bu konuda pek çok eser kaleme alınmıştır[9]. Fakat sigorta konusunda tartışmalar devam etmekte ve devam edeceği de görülmektedir. Her çalışmanın, her toplantının problemin çözümüne katkı sağlayacağına inanıyorum. Ben de bu çalışmalara, bir tebliğ çerçevesinde küçük bir katkıda bulunmak amacıyla görüşlerimi arz edeceğim. Bu tebliğde, ticari sigorta çeşitlerinden “tarım sigortaları”, “kaza” ve “hayat” sigortaları ele alınacaktır. Tebliğde önce İslâm bilginlerinin genel olarak sigorta konusundaki görüşleri sunulacak, sonra tebliğ konusunu oluşturan sigorta branşlarının işleyiş sistemi mevzuat çerçevesinde ele alınacak ve bir değerlendirme yapılarak çözüm getirilmeye çalışılacaktır. Bu mütevazi çalışmamla bir katkı sağlayabilirsem ne mutlu!..

I.          İSLÂM BİLGİNLERİNİN SİGORTA KONUSUNDAKİ GÖRÜŞLERİ

Sigorta, fıkhın oluşum ve tedvin dönemlerinde İslâm bilginleri tarafından bilinmeyen, daha yakın zamanlarda kurumsallaşıp yaygınlaşan bir akittir. Bu nedenle sigorta konusunda fıkıh kaynaklarımızda bir açıklama bulunmamaktadır. Bu konuda ilk defa görüş beyan eden, İbn Âbidîn (ö. 1252/1836)’dir. O sigorta konusunu, “Kitabu’l-Cihâd” bölümünün “Müste’men” başlığı altında sûkure adıyla ele almış ve sigorta sözleşmesinin fasit bir akit olduğunu, caiz olmadığını belirtmiş, fakat gayrimüslim ülkede gayrimüslimlere ait şirketlerden sigorta tazminatı alınabileceğini söylemiştir[10]. İbn Âbidîn’den  sonra bir iki İslâm bilginini dışarıda bırakırsak, yakın zamanlara kadar sigorta konu edilmemiştir. Fakat sigortanın kurumsallaşıp dünyada yaygınlaşması ve sigortaya duyulan ihtiyacın artması sebebiyle, çağdaş araştırmacılar sigorta konusunu ele almaya başlamış ve dinî hükmünü açıklamaya çalışmışlardır. Sigortayı konu edinen İslâm bilginleri, sosyal sigortalar ve karşılıklı sigortanın caiz olduğunda görüş birliği etmekle birlikte, ticarî sigortanın hükmü konusunda farklı görüşler ortaya koşmuşlardır. Ticarî sigortanın hükmü konusundaki bu görüşler üç grupta toplanabilir:

(a)      Hiçbir Çeşidi Caiz Değildir

Bu görüş sahiplerine göre, ticarî sigortanın hiçbir çeşidi caiz değildir. Çünkü onlara göre, ticarî sigortada garâr ve cehalet bulunmakta, bu işlem kumar veya müşterek bahse benzemekte, faiz içermektedir. Ayrıca sigorta haksız tazmindir. Sigorta akdi, güvence gibi objektif olmayan bir şeyin satışıdır. Sigorta ve özellikle hayat sigortasında kadere meydan okuma vardır. İslâm’ın yasakladığı bu unsurları taşıyan sigortanın da haram olması gerekir. Dolayısıyla sigortacının prim, sigortalının da tazminat alması caiz değildir.

Çağdaş İslâm bilginlerinden Eski Mısır Müftüsü Muhammed Necîb el-Mutîî, Muhammed Behît el-Mutîî, Arif Cüveycatî, Abdülkerim Zeydân, Yusuf el-Karadavî, Muhammed Emin ed-Darîr, Vehbe ez-Zuhaylî bu görüştedir. Suudi Arabistan İlmî Araştırmalar ve Fetvâ Dâimî Heyeti de bu görüşü kabul etmiştir. Ayrıca İslâm Konferansı Teşkilâtı’na bağlı İslâm Fıkıh Akademisi, 28 Aralık 1985 tarihinde Cidde’de yapılan 2. dönem toplantısında; İslâm Dünyası Birliği bünyesinde bulunan İslâm Fıkıh Akademisi, 14 Şaban 1398 tarihinde Mekke’de yapılan 1. dönem toplantısında ticari sigortaların caiz olmadığını kabul etmiştir. [11]

(b)      Bir Kısmı Caizdir

Bu görüşe sahip İslâm bilginleri, işleyiş ve konusuna göre sigortanın bir kısmını caiz kabul ederken, diğer kısmının helal olmadığını söylemişlerdir. Bunlara göre hayat sigortaları caiz değil; bunun dışında kalan mal ve eşya sigortaları ise esas itibarıyla aslen caizdir. Çünkü eşya sigortalarında amaç zararın telafisidir. Eşya sigortasıyla ilgili hüküm böyle olmakla birlikte hoş bir işlem de değildir. Buna karşılık hayat sigortasında amaç para kazanmaktır. Bu faizdir; faiz ise caiz değildir. Muhammed Ebû Zehra, Ezher Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanlarından Muhammed Medenî, Îsâ Abduh ve Ahmet Şerbâsî bu görüştedir. Hayrettin Karaman ve Nihat Dalgın da, hayat sigortasının caiz olmadığı, kaza/hasar sigortalarının ise caiz olduğu görüşündedir.[12]

Bu kapsamda değerlendirilecek bir görüş de, zorunlu sigortaların caiz, dışındakilerin caiz olmamasıdır. Bu görüşe sahip İslâm bilginlerinden Hamdi Döndüren, zorunlu sigortanın caiz olduğu, bunun dışındakilerin caiz olmadığı; ayrıca İslâm hükümleri uygulanmayan bir ülkede gayrimüslimlerin veya irtidad ehlinin kurduğu şirketten sigorta tazminatının alınmasında sakınca olmadığını söylemektedir.[13] 25-29 Eylül 1996 tarihinde Konya’da gerçekleştirilen I. Uluslararası İslâm Ticaret Hukukunun Günümüzdeki Meseleleri Kongresi’nde de, “Prensip olarak sigortanın caiz ve gerekli olduğu”; fakat “mevcut haliyle, hayat sigortası uygulamasının garâr, kumar, faiz gibi akdi batıl kılan unsurlar taşıdığı ve bu sebeple caiz görülemeyeceği” kabul edilmiştir.[14] Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu, sigorta konusunda iki karar almıştır. Bunlardan 17.09.1997 tarih ve 174 sayılı kararında, zorunlu sigortaların zaruret sebebiyle caiz olduğu, zorunlu olmayanların ise helal olmadığı kabul edilmiştir.

(c)      Bazı Şartlarla Bütün Çeşitleri Caizdir

Bu görüş sahiplerine göre, faiz karışmaması ve genel ahlaka aykırı olmaması şartıyla sigortanın bütün çeşitleri caizdir. Çünkü akitlerde asıl olan, yasaklayıcı bir nass bulunmadığında helal olmasıdır ve sigortayı yasaklayan kesin bir nass bulunmamaktadır. Diğer taraftan sigorta, toplum yararına olan ve temeli yardımlaşmaya dayanan bir akittir.

Mustafa Ahmed ez-Zerkâ, Muhammed Yûsuf Mûsâ, Abdurrahman Îsâ, Ahmed Tâhâ es-Senûsî, Ali el-Hafîf, Abdülvehhâb Hallâf, Subhi Sâlih, Muhammed el-Belhî, Ali Hasan Abdülkadir bu görüştedir. Ülkemiz İslâm bilginlerinden Faruk Beşer, Ali Bardakoğlu, Orhan Çeker ve Fahri Demir de bu görüşü desteklemektedir.[15] Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu da, 07/04/2005 tarih ve 64 sayılı kararında, “a) Genel olarak, sosyal sigortalar, karşılıklı sigortalar ve ticarî sigortaların caiz olduğunu, b) Kâr payı esasına dayalı çalışan birikimli hayat sigortası ile bireysel emeklilik tasarruf ve yatırım sisteminin ise, yatırılan primlerin, dinen helâl olan alanlarda değerlendirilmesi durumunda caiz olduğunu, c) Konusu din tarafından yasaklanmış olan sigortanın caiz olmadığını” kabul etmiştir.

Bugünkü anlamda sigorta, asr-ı saadet ve hulefâ-i râşidîn döneminde bulunmayan, yakın zamanlarda ortaya çıkan akitlerdendir. Bu sebeple hakkında direkt olarak bir nass veya rivayet bulunmamaktadır. Fakat İslâm dini, yeni gelişmeler karşısında ortaya çıkan durum ve şartlara cevap verebilecek özelliğe sahiptir. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in vefatından sonra ortaya çıkan akitler, İslâm hukukunun esaslarına muhalif bir unsur barındırmıyor; akdin tarafları, konusu ve irade beyanı gibi aranan bütün unsur ve şartları taşıyorsa sahihtir.

Sigorta konusunda da durum böyledir; dinin maksatları doğrultusunda ve nassların genel ilkeleri ışığında değerlendirilerek sigortanın hükmü ortaya konabilir. Bu itibarla öncelikle, tebliğimizin konusunu teşkil eden, “tarım”, “kaza” ve “hayat” sigortalarının işleyiş sistemi mevzuat çerçevesinde ele alınacak; daha sonra akitlerde aranan unsur ve şartlar, dinin maksat ve genel ilkeleri doğrultusunda değerlendirme yapılarak çözüm getirmeye çalışılacaktır.

II.       TARIM SİGORTALARI

A.       Tarım Sigortalarının Mahiyeti ve Uygulanışı

Ülkemizde bitkisel ürünler ve hayvanlar, 14.06.2005 tarih ve 5363 sayılı “Tarım Sigortaları Kanunu” çerçevesinde, “Devlet Destekli Tarım Sigortaları Sistemi”yle teminat altına alınmaktadır. Devlet destekli tarım sigortalarının amacı; doğal afet ve hastalıkların, tarım ve hayvancılıkta neden olduğu zararları, ticarî ve kâr amacı olmadan, sigorta prensipleri çerçevesinde ve teknik esaslara dayalı olarak; çağdaş, güvenilir, şeffaf ve sürdürülebilir bir sistemle, kısmen de olsa karşılayıp, üreticileri, uzun vadede gelir istikrarına kavuşturarak, üretimde devamlılığı (gıda güvenliği) sağlamak; bunun yanı sıra, doğal afet ve hastalık risklerinden dolayı, oluşabilecek belirsiz kamu bütçe yükünü kamu bütçe disiplini açısından planlı ve öngörülebilir hale getirmektir[16].

Son yıllarda meydana gelen küresel iklim değişikliği ve çarpık yapılaşma sebebiyle doğal afetlerin sayı ve şiddetinde önemli artışlar olmuştur. Bunun sonucu olarak da, tarım sektöründe büyük kayıplar meydana gelmektedir. Nitekim 2004 yılının ilk altı ayında ülkemizde, don, sel, kuraklık ve doludan etkilenen tarım ürünleri zararının 1,9 katrilyon TL. civarında olduğu tahmin edilmektedir. Meteoroloji uzmanları tarafından yapılan araştırmalarda, iklim değişikliğinin daha da artacağı, kuraklık ve sel gibi doğal afetlerin şiddetleneceği öngörülmektedir. Tarımsal teknolojide meydana gelen gelişmeler, doğal risklerin etkilerini azaltamadığı gibi, yasalarla yapılan yardımlar da yetersizdir. Bu da, tarım sektörünü ve üretimi olumsuz yönde etkilemektedir. Diğer taraftan, yapılan yardımlar ve ertelenen çiftçi borçları her yıl devlete büyük yük getirmektedir. Bu sebeple doğal afet ve hastalıkların tarım ve hayvancılıkta meydana gelen zararları telafi etmek ve bütçe yükünü hafifletmek amacıyla devlet destekli tarım sigortaları sistemi kurulmuştur.[17]

Üreticilerin riskler karşısında mağduriyetlerinin giderilmesi ve risklere karşı çözüm üretilebilmesi için, havuz modeli benimsenmiştir. Kanun kapsamındaki risklerin teminat altına alınması, hasarların tespit edilmesi, tazminat ödemelerinin yapılması ve hizmetlerin yürütülebilmesi amacıyla Tarım Sigortaları Havuzu (TARSİM) kurulmuştur. Tarım Sigortaları Havuzu Çalışma Usul ve Esasları Hakkında Yönetmeliğin 8. Maddesinde Havuz Yönetim Kurulunun; Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı ve Hazine Müsteşarlığından ikişer, Türkiye Sigorta ve Reasürans Şirketleri Birliği, Türkiye Ziraat Odaları Birliği ve havuzun işletici şirketinden birer üye olmak üzere toplam yedi üyeden oluştuğu hükme bağlanmıştır. Fakat Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemiyle bakanlıklarda meydana gelen değişiklik sebebiyle, Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı temsilcilerinin yerini Tarım ve Orman Bakanlığı temsilcileri, Hazine Müsteşarlığı temsilcilerinin yerini de Sigortacılık ve Özel Emeklilik Düzenleme ve Denetleme Kurumu temsilcileri almıştır[18]. Havuzun kaynakları; a) Sigorta şirketlerinin devrettiği primler, b) Devlet tarafından sağlanan prim desteği, c) Toplanan kaynakların yatırım gelirleri, ç) Alınan krediler, d) Genel bütçeden alınacak katkılar ve e) Diğer gelirlerden oluşmaktadır. Havuzun giderlerini ise, a) Tarım sigortalarına ilişkin tazminat ödemeleri, b) Havuzun yönetimi ve işleyişi için gerekli olan masraflar, c) Reasürans, sermaye ve benzeri piyasalardan sağlanacak korumaya ilişkin ödemeler, ç) Sigorta şirketlerine ödenecek komisyonlar, d) Bilgilendirme ve tanıtım kampanyalarına ilişkin ödemeler, e) Risk inceleme ve hasar tespit işlemlerine ilişkin ödemeler, f) Alınan kredilerin anapara ve faiz geri ödemeleri, g) Havuz işleticisi şirkete ödenecek işletme bedeli, ğ) Kanun ve bu yönetmeliğin amacı doğrultusunda yapılacak diğer ödemeler oluşturmaktadır. Havuzun gelirlerinin yatırıma dönüştürülmesi hükme bağlanmakla birlikte, nasıl ve hangi alanlarda yatırım yapılacağı konusunda amir bir hüküm bulunmamaktadır. Tarım Sigortaları Havuzu sisteminde, üreticiler tarafından ödenmesi gereken sigorta priminin bir kısmı devlet tarafından karşılanmaktadır. Ayrıca olağanüstü hallerde ve beklenenden fazla hasar olması durumunda; gerektiğinde ihtiyaç duyulan ilave ödenek miktarı, Devlet tarafından Havuz’a aktarılarak hasarlar tazmin edilebilmektedir.[19]

Sigorta kapsamına alınacak bitkiler, bitkisel ürünler ve seralar, tarımsal yapılar, tarım alet ve makineleri ile çiftlik hayvanları için kuraklık, dolu, don, sel, taban suyu baskını, fırtına, hortum, deprem, heyelan, yangın, kaza ve zararlılar ile hayvan hastalıklarının neden olacağı zararlar ve/veya tarım sektörü bakımından önemli görülecek diğer risklere ilişkin teminatlar Havuz Yönetim Kurulunun teklifi üzerine Bakanlar Kurulunca belirlenmektedir.[20] Bu bağlamda, a) bitkisel ürün sigortaları, b) ilçe bazlı kuraklık verim sigortası, c) sera sigortası,  d) büyükbaş hayvan hayat sigortası, e) küçükbaş hayvan hayat sigortası, f) kümes hayvanları hayat sigortası, g) su ürünleri hayat sigortası ve h) arıcılık (arı kovan) sigortası yaptırılabilmektedir.[21]

Devlet destekli tarım sigortaları, gönüllülük ve kayıtlılık esasına göre çalışmaktadır. Tarım Sigortası yaptırmak isteyen üretici, tarım sigortası branşında ruhsatı bulunan işletici şirket ortağı sigorta şirketleri veya acenteleri aracılığıyla uygulamadan faydalanabilir. Çiftçi veya üreticilerin, tarım sigortasındaki prim desteğinden yararlanabilmesi ve hasar meydana geldiğinde de, hasar tazminatı alabilmesi için; Çiftçi Kayıt Sistemi (ÇKS), Örtü Altı Kayıt Sistemi (ÖKS), Tarım ve Orman Bakanlığı kayıt sistemi, Su Ürünleri Kayıt Sistemi (SKS), Arıcılık Kayıt Sistemi (AKS) ve benzeri sistemlere kayıt yaptırması ve bu kaydını, her yıl ve doğru bir şekilde güncellemesi gerekmektedir.[22]

Tarım Sigortaları Havuzu Çalışma Usul ve Esasları Hakkında Yönetmeliğin 30. maddesi uyarınca, Tarım Sigortaları Havuzu ve İşletici Şirket, sigortacılık uygulamaları yönüyle her yıl Hazine Müsteşarlığı’nca; diğer tüm işlemleri bakımından ise, Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı tarafından denetlenmesi gerekmektedir[23]. Ancak Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemiyle bakanlıklarda meydana gelen değişiklik sebebiyle Hazine Müsteşarlığının yerini Hazine ve Maliye Bakanlığı; Tarım ve Köy İşleri Bakanlığının yerini de Tarım ve Orman Bakanlığı almıştır[24].

B.       Dinî Hükmü

Güven duygusunun insanın mutlu ve huzurlu bir hayat sürdürmesinde büyük payı vardır. Canı, malı ve kutsal değerlerinin güvencede olmadığını düşünen kişi, mutlu ve huzurlu olamaz. Bu sebeple, insanın dünya ve ahiret saadetini gözeten İslâm dini, bütün hükümlerinde dini, canı, nesli, malı ve aklı korumayı amaçlamıştır[25]. Bunun tabii sonucu olarak da halkın canı ve malının korunması, devletin görevlerindendir.[26]

Devlet destekli tarım sigortaları bu bağlamda değerlendirildiğinde, halkın can ve malını korumaya yönelik bir tedbir olarak kabul edilebilir. Tarım sigortaları, devlet organizasyonunda ve devlet destekli bir sigorta sistemidir. Devlet bu sigorta aracılığıyla, çiftçi ve üreticilerin doğal afet, hastalık gibi sebeplerle uğradıkları zararları karşılayarak onların mallarını korumayı hedeflemiştir. Diğer taraftan bu uygulama, gıda güvenliğini sağlayarak, halkın canını korumaya da vesile olmaktadır. Çünkü son yıllarda artan doğal afetler göz önünde bulundurulduğunda, birkaç defa doğal afet veya hastalık sebebiyle zarara uğrayan çiftçi, üretimden vazgeçebilir. Sigorta çiftçi/üreticinin uğradığı zararı karşılayıp uzun vadede gelir istikrarına kavuşturarak, üretimde devamlılığı sağlamaktadır.

Devletin, üreticinin uğradığı zararı, sosyal bir devlet olma vasfıyla karşılaması gerektiği düşünülebilir. Fakat bu, bütçeye büyük bir yük getirir. İşte Tarım Sigortaları Havuzu, bu yükü hafifletmenin yanında, doğal afet ve hastalık risklerinden dolayı oluşabilecek, belirsiz kamu bütçe yükünü, planlı ve öngörülebilir hale getirmektedir. Devlet, doğal afet ve hastalık riskiyle karşı karşıya bulunan üreticilerden topladığı primleri Tarım Sigortaları Havuzu sisteminde toplamakta ve kendisi de destek vererek toplanan varlıkları yatırıma dönüştürmektedir. Risk gerçekleştiğinde de üreticilerin uğradığı zararı, belirli ölçülerde tazmin etmektedir. Zaten, daha önce de geçtiği üzere TARSİM, ticaret ve kâr amacı gütmeden, sigorta prensipleri çerçevesinde üreticinin zararını tazmin etmeyi hedeflemektedir. Aslında üreticilerin ödedikleri primler, meydana gelen zararı karşılamaya yetmemektedir. Nitekim 2017 yılında sigortalılardan 764.135.937 TL. prim toplanmış, 833.085.483 TL. tazminat ödenmiştir; 2018 yılında 978.598.961 TL. prim toplanmış, 1.065.106.035 TL. tazminat ödenmiştir; 2019 yılında ise 1.171.750.952 TL. prim toplanmış ve 1.226.860.024 TL. tazminat ödenmiştir. Bu dönemde Devletin prim desteği, 2017 yılı için 864.417.852 TL., 2018 yılı için 1.072.036.127 TL. ve 2019 yılı için 1.275.313.836 TL.dir.[27] Bütün bu yönleriyle değerlendirildiğinde Devlet destekli tarım sigortaları, riskin paylaşımı ve devletin tarımı destek ve teşviki olarak kabul edilebilir. Bu yönüyle de tarım sigortası, mütüel/karşılıklı sigortalara benzemektedir. Türk Ticaret Kanununda karşılıklı sigorta, “Birden çok kişinin birleşerek, içlerinden herhangi birinin, belli bir rizikonun gerçekleşmesi durumunda doğacak zararlarını tazmin etmeyi borçlanmaları karşılıklı sigortadır. Karşılıklı sigorta faaliyeti ancak kooperatif şirket şeklinde yürütülebilir.” şeklinde tanımlanmaktadır[28]. Üstelik burada primler devletin organizesi ve ilgili kurumların denetiminde işletilmektedir.

Bütün bu değerlendirmeler sonucunda, Devlet destekli tarım sigortalarının, toplum yararına, Devlet organizesinde sosyal bir güvence sistemi olduğu ve akdi iptal veya ifsat edecek bir unsur taşımadığı için dinen caiz olduğu söylenebilir.

III.    KAZA SİGORTALARI

A.       Kaza Sigortalarının Tanımı ve Uygulaması

Kaza, istem dışı veya umulmayan bir olay dolayısıyla bir kimsenin, bir nesnenin veya bir aracın zarara uğraması ve önceden bilinmeyen, planlanmayan ve gerçekleştiğinde maddi, manevi zarar meydana getiren olaylardır[29]. Kaza sigortaları ise, sigortalının bir kazaya bağlı olarak uğrayacağı bedeni ve maddi zararları veya bir kaza nedeniyle ödenilmesi gerekecek tazminatları karşılamak amacıyla yapılan sigortalardır[30].

Türk Ticaret Kanununda kaza sigortası, “belli bir prim karşılığında, sigortalının uğrayacağı kaza sonucu ölüm, geçici veya sürekli engellilik ya da iş göremezlik hâlleri için sigorta teminatı sağla”yan sigorta çeşidi olarak tanımlanmaktadır[31]. Fakat bu, ferdî kaza sigortasının tanımı olup, kaza sigortalarının tüm çeşitlerini kapsamamaktadır. Ferdî kaza sigortası dışındaki kaza sigortaları, kanunumuzda, mal sigortaları içerisinde değerlendirildiği için ayrıca konu edilmemiştir.

Kaza sigortaları; uygulamada, motorlu araç (oto kaza) sigortaları ve oto dışı kaza sigortaları olmak üzere iki kısma ayrılmaktadır. Ayrıca konusu bakımından kaza sigortaları, ferdî kaza sigortaları ve malî sorumluluk sigortaları kısımlarına ayrılabilir. Bunlardan malî sorumluluk sigortaları, ticari sigortaların hayat dışı sigorta branşına; ferdi kaza sigortaları ise, hayat branşına dâhildir.[32] Tebliğimizin bu bölümünde, ticaret kanununda mal sigortaları içerisinde değerlendirilen ve hayat dışı sigorta branşına giren kaza sigortaları değerlendirilecektir.

Motorlu araç (oto kaza) sigortaları, özel veya ticari amaçlarla kullanılan motorlu araçların kullanılmasına bağlı olarak meydana gelebilecek tehlikelere karşı yapılan sigortalardır. İki ana başlıkta değerlendirilebilir: a) Motorlu araçların kendisinde meydana gelecek fiziki hasarlar (kasko sigortaları), b) Motorlu aracın, üçüncü şahıslara vermiş olduğu zarardan doğan hukuki sorumluluklar. Oto dışı kaza sigortaları ise, a) sorumluluk sigortaları, b) hırsızlık sigortaları ve c) cam kırılması sigortaları şeklinde üç ana başlık altında değerlendirilebilir.[33]

Kaza sigortalarından bir kısmı zorunlu, bir kısmı ise ihtiyaridir. Karayolları motorlu araçlar zorunlu mali sorumluluk sigortası (trafik sigortası), zorunlu karayolu taşımacılık mali sorumluluk sigortası, tehlikeli maddeler zorunlu sorumluluk sigortası, tüp gaz zorunlu sorumluluk sigortası zorunlu sigortalara; kara taşıtları kasko sigortası, motorlu kara taşıt araçları ihtiyari mali sorumluluk sigortası, asansör mali sorumluluk sigortası, oto galerisi, tamirhane, otopark, garaj mali sorumluluk sigortası, hırsızlık sigortaları, cam kırılması sigortaları ise ihtiyarî kaza sigortalarına örnektir.[34]

1.      Kaza Sigortasının Unsurları

Kaza sigortasının unsurları, taraflar, sigortalanan menfaat, risk, prim ve tazminat (sigorta bedeli)tan oluşmaktadır.

Sigorta sözleşmesinin tarafları sigortacı, sigorta ettiren ve sigortalıdan oluşmaktadır[35]:

Sigortacı, sigorta sözleşmesinde sigorta himayesi sağlama borcunu üzerine alan taraftır.

Sigorta ettiren, sigortacı ile sigorta sözleşmesi yaparak, prim ödemek suretiyle sigortalının menfaatini teminat altına alan kişidir. Sigorta ettiren, sözleşmeden doğan prim ödeme borcu altına girer. Sigorta sözleşmesi ile teminat altına alınan menfaat eğer sigorta ettirene ait ise, “kendi hesabına sigorta”, sigorta sözleşmesi ile teminat altına alınan menfaat sigorta ettirene ait değil ise “başkası hesabına sigorta” söz konusudur.

Sigortalı, sigortadan yararlanan şahıstır. Sigorta ettiren tarafından akdedilen sigorta sözleşmesinden doğan haklar, sigortalıya aittir. Genellikle sigorta ettiren ile sigortalı aynı kişidir, fakat bazı durumlarda ayrı kişiler de olabilir.

Sigortanın konusu, sigortalanan menfaattir. Sigorta sözleşmesinin konusu, parayla ölçülebilir bir menfaat olmalıdır. Ayrıca bu menfaat sigorta akdinin kurulması esnasında mevcut olmalı; kanun ve ahlaka aykırı olmamalıdır. Mesela nakledilen uyuşturucu kazaya karşı sigortalanamaz.[36]

Risk (tehlike), zarar ya da başka uygun olmayan bir durumun ortaya çıkmasına neden olan ve ileride ortaya çıkması beklenen, fakat meydana gelip gelmeyeceği kesin olarak bilinmeyen olaydır. Gerçekleşmesi halinde tazminatın ödeneceği, yangın, kaza, hastalık, ölüm, kuraklık gibi olaylar sigortacılık dilinde tehlike veya riziko diye adlandırılır. Burada hem zarara uğranılıp uğranılmayacağı ya da ne zaman uğranılacağı hususunda, hem de zararın büyüklüğü konusunda belirsizlik söz konusudur. Riskin sigortalanabilmesi için, imkân dâhilinde ve gelecekte olması; buna karşılık meydana gelme ihtimali çok yüksek ve taraflardan birinin isteğine bağlı olmaması gerekir.[37]

Prim, sigortacının sigortalıya verdiği güvence karşılığında aldığı ücrettir. Sigorta pirimi aynı tür tehlikeyle karşı karşıya olan kişilerin aralarından, söz konusu tehlikeye maruz kalanların zararını karşılamak amacıyla oluşturulan ortak fon için ödenen katkı payı şeklinde de tanımlanabilir.[38]

Tazminat (sigorta bedeli), teminat kapsamındaki bir tehlikenin gerçekleşmesi veya sigortalının üçüncü şahıslara karşı sorumlu duruma düşmesi halinde, sigortacının ödemekle yükümlü olduğu, poliçede belirtilen ve tazminata esas olan azami bedeldir. Sigorta bedelinin her zaman para olması zorunlu değildir. Meselâ, hasara uğrayan malın yenisiyle değiştirilmesi veya onarılması da, sigorta bedeli olabilir.[39]

2.         Kaza Sigortalarında Hâkim İlkeler

Sigortacılığın genel ilkeleri, sigorta sözleşmelerinde iki taraf arasındaki hukukî ilişkiyi düzenleyen, sigorta işlemlerinin iş hayatı açısından ciddî, güvenilir, her türlü keyfîlikten uzak ve istikrar getiren işlemler olmasını sağlayan temel ilkelerdir. Bu ilkeler, her türlü sigorta teminatı için uyulması ve uygulanması zorunlu prensiplerdir. Bu genel ilkeler şöyle sıralanabilir[40]:

Mutlak iyi niyet ilkesi: sigorta sözleşmesinde sigorta ettirenin beyanı esastır. Sigortalı teminat altına aldığı nesneye ilişkin tüm bilgileri doğru olarak vermek; aynı şekilde sözleşmeye aracılık eden kişi de neyi, ne şartlar altında aldığı konusunda doğru ve gerçek bilgileri sigortalıya beyan etmek zorundadır.

Sigortalanabilir menfaat ilkesi: Bu ilke, sigorta yaptırabilme hakkı şeklinde de ifade edilmektedir; başka bir deyişle, sigortalının sahip olduğu mal, değer ya da faydayı, kanunen sigorta yaptırabilme hakkını ifade eder.  Sigorta konusu değerin korunmasında sigortalının, para ile ölçülebilir yasal bir menfaatinin olması gerekir. Söz konusu ilke Türk Ticaret Kanununun 1401. maddesinde “Sigortacının bir prim karşılığında, kişinin para ile ölçülebilir bir menfaatini zarara uğratan tehlikenin, rizikonun meydana gelmesi hâlinde…”şeklinde temellendirilmektedir.[41]

Tazminat ilkesi: Sigorta sözleşmesi ile sigorta ettirenin gerçek zararını aşan bir miktarın ödenmesi kararlaştırılamaz. Buna aşkın sigorta yasağı denir; aşkın sigorta hükümsüzdür. Eksik sigortada ise sigortacı poliçedeki sigorta bedelinin bütününü öder. Kısmi hasar halinde ise sigorta bedelinin sigorta değerine oranı ne ise o oranda ödeme yapılır.[42]

Hasara katılım ilkesi: Bu ilke, müşterek ve kısmi sigortalarda sigortalının gerçek zararından fazlasını elde etmesini önlemek için uygulanmaktadır. Hasara katılım, birden fazla sigorta şirketinin, bir menfaati, aynı zamanda, aynı süreler için ve aynı rizikolara karşı sigorta ettiği durumlarda söz konudur. Bu gibi durumlarda, sigortacıların katılım oranı esas alınarak azamî teminat ve gerçekleşen hasar miktarı paylaştırılarak tazminat ödenir.[43]

Çifte sigortanın yasak olması ilkesi: Çifte sigorta, değerinin tamamı sigorta olunan bir menfaatin, daha sonra, aynı veya farklı kişiler tarafından, aynı rizikolara karşı, aynı süreler için tekrar sigorta ettirilmesidir. Böyle bir uygulama, risk gerçekleştiğinde sigortalının hasar oranının üzerinde bir kazanç sağlayarak zenginleşmesi; başka bir ifadeyle haksız kazanç sağlaması nedeniyle, hem yasalara hem de ahlâka aykırı kabul edilmiştir.[44]

B.       Dini Hükmü

Yukarıda açıklandığı üzere kaza sigortalarının bir kısmı zorunlu, bir kısmı ise ihtiyarîdir. Bunlardan karayolları motorlu araçlar zorunlu mali sorumluluk sigortası (trafik sigortası), tehlikeli maddeler zorunlu sorumluluk sigortası gibi kanunen yaptırılması zorunlu olanların dini hükmü konusunda çağdaş İslâm bilginlerinin hemen hepsi, zaruret prensibine bağlı olarak caiz olduğunu söylemiştir. Fakat zorunlu olmayan kaza/hasar sigortalarında, farklı görüşler ortaya koymuşlardır; bir kısım İslâm bilgini bu tür sigortaların caiz olduğunu söylerken, bir kısmı cehalet, garâr, kumar, faiz gibi akdi batıl kılan unsurlar taşıdığı için helal olmadığını belirtmiştir. Bu görüşler pek çok makale, kitap, tebliğ gibi bilimsel çalışmalarda tartışılmıştır.[45]

Günümüzde uygulanan prim esaslı sigortacılık, yakın zamanlarda ortaya çıkan akitlerdendir. Böyle sonradan ortaya çıkan akitlerin hükmü değerlendirilirken, daha önce bilinen akitlere benzeyip benzemediği bakımından değil, İslâm’ın kesin olarak yasakladığı bir unsur barındırıp barındırmadığı açısından değerlendirilmesi gerekir. Sigorta, fıkhın tedvin çağında bulunmayan, yeniçağda ortaya çıkmış bir akit olduğu için, fıkıh kitaplarındaki akitlerden herhangi birine benzemesi ve ona göre değerlendirilmesi söz konusu değildir. Bu sebeple sigortayı,  İslâm hukukunun esaslarına aykırı bir unsur barındırıp barındırmadığı bakımından değerlendirilmesi ve İslâm’ın haram kıldığı bir şey taşımıyor ise meşru kabul edilmesi gerekir. Çünkü eşyada asıl olan, mubah olmasıdır. İslâm bilginlerinin büyük bir çoğunluğuna göre, bir şeyin haram kılındığına dair bir delil bulunmadıkça, helal olduğu kabul edilir.[46] Nitekim Kur’ân’da, “O Allâh, yeryüzünde bulunan her şeyi sizin için yaratmış,[47] ve “size, göklerde ve yerde bulunan her şeyden yararlanma imkânı vermiştir.[48] buyrulmaktadır. Dolayısıyla yeni ortaya çıkan akitlerde bu çerçevede değerlendirilerek, haram kılındığına dair hakkında bir nass bulunmayan akitler meşru kabul edilmelidir.

Fakat sigortanın caiz olmadığını söyleyen bilginler, sigortada cehalet, garâr, kumar, faiz gibi İslâm’ın yasakladığı veya onun genel ilkelerine aykırı unsurlar barındırdığını ileri sürmektedirler. Bu görüşler kısaca değerlendirilecek ve genel bir değerlendirme yapılarak kaza sigortasının hükmü açıklanmaya çalışılacaktır.Söz konusu görüşler ve delilleri ile karşı görüşler 46 numaralı dipnotta geçen ve benzeri çalışmalarda geniş olarak ele alınmıştır. Daha geniş bilgi için oraya müracaat edilebilir.

1.         Sigorta ve Garâr/Cehalet İlişkisi

Sözlükte tehlike, risk, kişinin bilmeden canını veya malını tehlikeye sokması gibi anlamlara gelen garar, bir fıkıh terimi olarak akdin haksız kazanca yol açacak ölçüde kapalılık taşıması demektir[49]. Akdin konusu ile ilgili belirsizlik garar, vasıflarının bilinmezliği ise cehalet terimleriyle ifade edilmektedir. Fakat bu iki terimin, birbirinin yerine kullanıldığı da görülmektedir.

Fıkıhta özellikle iki tarafa borç doğuran sözleşmelerde, akdin konusunun belli/belirli olması gerekir. Hz. Peygamber (s.a.s) alışverişlerde gararı yasaklamıştır[50]. Bu sebeple İslâm bilginleri gararın yasak olduğunda ittifak etmiştir. Fakat gararın, akitlerden hangisinde etkili olacağı ve etkisinin derecesi konusunda farklı görüşler ortaya koymuşlardır. Genel olarak kaçınılması mümkün olmayan gararın akde bir etkisinin olmadığı kabul edilmiştir. Buna karşılık, özellikle Hanefî fıkhında akde etki eden garar ikiye ayrılmış ve önemli ölçüde kapalılık ve risk içeren, ana karnındaki yavru, kaçmış hayvanın satımı gibi akitler batıl; vasfı, miktarı, vadesi gibi hususlarda kapalılık ve risk bulunan akitler ise fasit sayılmıştır. İkinci tür akitlerde, belirsizlik ortadan kalktığında akit sahih bir akde dönüşür.[51]

Hadislerde garar kapsamında yasaklanan işlemlere bakıldığında, bunların karşılıklı anlaşmazlığı götürecek derecede aşırı belirsizlikler içerdiği görülür. Nitekim fıkıh kitaplarımızda, yasaklanan, başka bir deyişle akdi fasit veya batıl kılan gararın, tartışmaya götüren belirsizlik olduğuna işaret edilmektedir[52]. Bu sebeple, ne kadar kalınacağı, ne kadar su kullanılacağı konusunda çok açık bir belirsizlik olmasına rağmen, örf haline geldiği, dolayısıyla tartışmaya götürmediği için caiz kabul edilmiştir[53]. Buna göre sigortanın uygulaması mevzuatla düzenlendiği, çerçevesi sözleşmeyle açıkça ortaya konulduğu için tartışmaya götüren bir belirsizlik barındırmamaktadır.

2.         Sigorta ve Kumar İlişkisi

Türkçede kumar, ortaya para koyarak oynanan talih oyununu ifade etmektedir[54]. Sigorta ise bir talih oyunu değildir. Pek çok açıdan, sigorta kumardan farklıdır. Kumarda taraflar, bir ihtiyacı karşılamak amacıyla değil, emeksiz bir zenginleşmek amacıyla kumar oynamaktadır. Hâlbuki sigorta sözleşmesinde, sadece zarar tazmin edildiği için sigortalının zenginleşmesi mümkün değildir. Kumarda hiçbir şekilde dayanışma, yardımlaşma söz konusu değildir. Tam aksine, karşı tarafı yenip malını elinden almak amaçlanmaktadır. Bu da, kin ve nefreti doğurur. Nitekim Kur’ân’da, “Şeytan, alkollü içki, uyuşturucu madde ve kumarla aranıza kin ve düşmanlık sokmak, sizi Allâh’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister.” buyrulmaktadır[55]. Buna karşılık sigortada bir çeşit dayanışma anlamı bulunmaktadır. Kumar ve bahiste üzerine oynanan şeyin meydana gelmesi istenirken, sigorta sözleşmelerinde, riskin gerçekleşmesi, taraflarca istenilmez. Sonuç olarak, kişinin uğradığı zararı gidermek veya azaltmak amacıyla bir tür yardımlaşma olan sigortanın, en büyük sosyal ve ahlâkî problemlerden biri olan kumara benzetilmesi isabetli değildir.

3.         Sigorta ve Faiz/Haksız Kazanç İlişkisi

Sigortanın caiz olmadığını ileri süren bilginler, sigortada üstlenilen risk meydana geldiğinde ödenen tazminatın fazla olması durumunda alınan ile ödenen arasında fark bulunduğundan fazlalık faizi, denk olması halinde de vadeli olarak nakdin satılması nedeniyle vade faizi olduğunu söylemektedirler. Sigortada üstlenilen riskin meydana gelmemesi veya tazminatın ödenen primden az olması durumunda ise, sigortacının karşılığı olmayan, haksız bir kazanç elde ettiği ifade edilmektedir. Ayrıca sigorta şirketlerinin, primleri faizde değerlendirdikleri için sigorta sözleşmesinin caiz olmadığını belirtmektedirler.

Faiz, malın mal ile değişiminde akitte şart koşulan ve karşılığı olmayan fazlalıktır[56]. Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.s)’in sünnetinde, aynı türden olan ribevî malların birbirleriyle vadeli satışı da faiz olarak tanımlanmıştır[57]. Fıkıhta birincisi ribe’l-fadl (fazlalık faizi), ikincisi ise ribe’n-nesîe (vade faizi) olarak isimlendirilmektedir. Genel olarak sigortada, mutlak anlamda faizin tanımında yer alan “şart koşulmuş karşılıksız fazlalık” bulunmamaktadır. Ayrıca sigorta, prim karşılığında tazminatın satışı değildir. Alınan primler, güven ve teminat verme karşılığında alınmaktadır. Dolayısıyla sigorta işlemi faizin her ikisini de içermemektedir.

Riskin meydana gelmemesi durumunda sigortacının aldığı primin karşılıksız, dolayısıyla haksız kazanç olduğu söylenemez. Çünkü sigortacının sigorta sözleşmesinden doğan borcu sigorta süresi içinde muhtemel rizikoyu üzerinde taşımak ve rizikonun gerçekleşmesi durumunda tazminatı ödemektir. Dolayısıyla sigortalının prim borcu da, sigortacının rizikoyu üzerinde taşıma borcuna karşılıktır. Ayrıca kaza sigortalarında sigortacı, riski meydana gelmesi durumunda sigortalının uğradığı zararı telafi etmekte ve tazminat hiçbir şekilde bu zararı ve sözleşmede belirlenen sigorta bedelini aşmamaktadır. Dolayısıyla, sigortalının sebepsiz zenginleşmesi de söz konusu değildir.

Burada tartışılan hususlardan biri de, sigortacının aldığı primleri faizde değerlendirmesidir. Sigortanın caiz olmadığını ileri süren bilginlere bu sigorta akdinin caiz olmaması için yeterlidir. Fakat kaza sigortalarında, sözleşme yapılınca prim sigortacının mülkiyetine geçmektedir. Dolayısıyla sigortacının kendi mülkiyetinde bulunan primlerdeki tasarrufu, akdin sıhhatine veya alınan tazminatın helal olup olmamasına etki etmez. Bununla birlikte, primlerin helal alanlarda değerlendirildiği sigorta şirketlerinin tercih edilmesi tavsiye edilir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîn’de, “Günah ve düşmanlıkta yardımlaşmayın; iyilik ve takvâda yardımlaşın!” buyrulmaktadır[58].

4.         Sigortanın Konusu

Sigortanın caiz olmadığını söyleyen bilginler, bunun gerekçelerinden olarak, sigortada güven verme gibi mücerret/soyut bir şey satılmasını gösterirler. Ayrıca güven vermenin hayır işi olduğunu, buna karşılık para alınamayacağı iddia etmektedirler.

Aslında bu itiraz, sigortayı yeni ortaya çıkan bir akit olarak kabul edip kendi şartlarında değerlendirmemekten; fıkıh kitaplarında geçen özellikle bey’ akdine benzetmekten kaynaklanmaktadır. Sigortada gerçek karşılık, sigortalının ödediği primle elde ettiği teminattır. Bu teminat ise, risk meydana gelmeden, akdin yapılmasıyla hasıl olmaktadır. Sigortalıya güvenlik veren bu teminat sayesinde, riskin meydana gelmesi ile gelmemesi, sigortalı açısından farksız hale gelmektedir. Çünkü risk meydana gelmezse, bir zarar söz konusu değildir; risk meydana gelirse, alacağı tazminat sayesinde kaybı telâfi edilecektir.[59]

Güvenin bir hayır işi olduğunu söyleyerek satışının caiz olmadığını söylemenin de hiçbir delili yoktur. Kaldı ki bilginler, ihtiyaç halinde Kur’ân öğretimi, imamlık, müezzinlik gibi sırf ibadet ve hayır işinde dahi ücret alınmasının caiz olduğunu söylemişlerdir.[60]

5.         Sigorta ve Haksız Tazmin İlişkisi

Bir kısım İslâm bilginine göre, sigorta akdiyle sigortacı, yükümlü olmadığı halde sigortalının zararını ödemeyi üstlenmektedir. Dolayısıyla bu haksız tazmindir. Fakat sigortada haksız tazmin söz edilemez. Zira sigortacı tazminatı, bilerek, hesaplayarak ve isteyerek yaptığı sözleşmeye dayalı olarak ödemektedir. Kaldı ki bunun benzeri yükümlülükler, İslâm hukukunda kabul edilen kefalet, muvâlât gibi akitlerde de bulunmaktadır. Hanefî, Malikî ve Hanbelîlere göre meçhul bir borca kefil olmak sahihtir ve gerektiğinde kefilin bu borcu ödemesi gerekir[61]. Aynı şekilde İslâm’da benimsenen âkile sisteminde[62] de, birinin ödemesi gereken tazminat, âkilesi tarafından ödenmektedir.

Aslında sigortanın caiz olmadığını ispat sadedinde ileri sürülen gerekçeler, sigorta akdini bey’ gibi bir mübadele akdi olarak görmekten kaynaklanmaktadır. Hâlbuki genelde sigorta, özelde kaza/hasar sigortası, prim ödeyip tazminat alma şeklinde bir mübadele akdi değildir; unsurları ve şartları kendine has, yakın çağda ortaya çıkmış bir akittir. Sigorta, klasik fıkıh kaynaklarımızda yer alan akitlerden belki kefalet ve muvalâta benzemektedir.

Sözlükte bir şeyi başka bir şeye eklemek; birine bakmak, beslemek, taahhüt etmek, garanti etmek anlamlarına gelen kefâlet, bir fıkıh kavramı olarak, hak sahibinin bir şeyi talep etmesi konusunda, yükümlünün zimmetine üçüncü kişinin zimmetinin eklemesini ifade eder. Kefâlet akdinde yükümlüye asîl, ifâ edilmesi gereken borç veya haktan, asîl ile birlikte sorumlu tutulacak kişiye ise kefîl denir[63].

Kefâlet akdi, kefîlin irâde beyanı, alacaklının kabulü ile kurulur. Bunun yanında borçlunun kefâleti reddetme hakkı vardır. Kefâletin konusu, şahıs ve mal olabileceği gibi, teslim ve gerektiğinde istirdat da olabilir.  Bir kişinin şahsına kefil olmaya nefse kefâlet denir. Bir borcun ödenmesine kefil olmaya mala kefâlet denir.  Mala kefâlette, kefâlet konusunun teslim edilmesi mümkün olmalı, borç ise sahih bir borç olmalıdır. Ayrıca bir malın teslim edilmesine kefil olmaya teslime kefâlet, satılan malın tamamının veya bir kısmının başka sahibinin çıkması halinde, zararı tazmin etmeye kefil olmaya da derek kefâleti denir. Kefâlet akdinin sahih olarak kurulmasıyla, alacaklı hem borçludan, hem de kefîlden alacağını isteme hakkını elde eder.[64]

Kaza sigortalarında sigorta şirketi, kaza sonunda meydana gelen zararı veya zararın bir kısmını, belirli bir ücret karşılığına üstlenmektedir. Meydana gelen zararın üstlenilmesi bakımından sigorta, kefalete benzemektedir. Burada şunu tekrar belirtmekte yarar var: Sigorta bir kefalet akdi değildir. Fakat klasik fıkıh kitaplarımızdaki akitlerden birine kıyaslanıp hüküm çıkarılacaksa, buna en yakın olan kefalettir. Çünkü sigorta, asla malın mal ile değişimi anlamında bir mübadele akdi değildir ve sigortada da, kefalette olduğu gibi bir kimsenin uğrayabileceği zarar üstlenilmektedir.

Burada, sigorta akdinde sigorta edilen riskin belirsiz olduğu; hâlbuki kefaletin konusunun belli olması gerektiği ileri sürülebilir.  Ancak sigortanın konusu bellidir; hatta kanunda, sigortalanan menfaat, yani sigortanın konusu akit esnasında mevcut değilse akdin geçersiz olduğu hükme bağlanmıştır[65]. Burada belirsiz olan, riskin meydana gelip gelmeyeceği ve meydana gelmesi durumunda açacağı zararın ne kadar olacağıdır. Bu ise, kefalette de mevcuttur. Nitekim derek kefaleti böyledir; kefîl, satın alınan malın tamamının veya bir kısmının başka bir sahibi olduğunun ortaya çıkması riskine karşı semene kefil olmaktadır[66]. Dolayısıyla burada, sigortadakine benzer bir şekilde, satılan malın başka bir sahibinin çıkıp çıkmayacağı ve çıkarsa satılan malın ne kadarının ona ait olacağı bilinmemektedir. İmâm Serahsî, bu kadar belirsizlik tartışmaya götürmeyeceği için, derek kefaletinin caiz olduğunu söylemiştir[67]. Zaten Hanefî, Malikî ve Hanbelîlere göre belli olmayan bir borca kefil olmak sahihtir ve gerektiğinde kefilin bu borcu ödemesi gerekir[68].

Ayrıca, “Bazı sigorta çeşitlerinde tazminatı doğuran zarara neyin/kimin sebep olacağı bilinmemektedir. Hâlbuki mekfûlün anh’ın belli olması gerekir.” şeklinde bir itiraz yapılabilir. Fakat bunun benzeri de klasik fıkıh kitaplarımızda bulunmaktadır. Nitekim Hanefî fıkıh kitaplarında şöyle bir durum zikredilmektedir: Bir kişi, diğerine “Şu yoldan git; çünkü emin bir yoldur, eğer başına bir şey gelir, malın alınırsa ben ödeyeceğim” dese, o da bu yoldan giderken soyulsa, güvence veren kişi, zararı tazmin eder.[69] Burada da, malın gasp edilip edilmeyeceği, gasp edilirse kimin gasp edeceği bilinmemektedir. Merginânî de, “Kefâlet akdinde genişlik vardır; bunun için cehaleti kaldırabilir. Derek kefâletinin caiz olduğu konusunda İslâm bilginleri icmâ etmiştir. Bu cehaletin kefâlet akdinin sıhhatine engel olmayacağına delil olarak yeter. Buna göre bir kimse, birini yaralamaktan doğacak diyete kefil olsa, bu sahih olur.” demiştir[70]. Bu ise, bir farkla sigortanın tam kendisidir; o da, kefalette ücretin bulunmamasıdır.

Zaten kefalet akdinde, akdin sıhhatine engel olan cehalet, tarafları tartışmaya götüren belirsizliktir. Akitlerde cehaletin yasaklanmasının amacı da budur. Nitekim Serahsî, Mebsût’ta bunu açıkça belirtmektedir.[71] Kâsânî de, cehaletin kendisinin akdin sıhhatine engel olmadığını, tartışmaya götürdüğü için akdin sıhhatine engel kabul edildiğini söylemiştir[72]. Hâlbuki sigortada tartışmaya götürecek bir belirsizlik söz konusu değildir; mevzuatla sigorta akdinin çerçevesi belirlenmiştir ve taraflarca imzalanan sözleşmede de hangi risklerin, neye karşı, ne süreyle ve ne kadar sigorta bedeliyle sigortalandığı açıkça belirtilmektedir.

Burada başka bir problem karşımıza çıkmaktadır. Klasik fıkıh kitaplarımızın hemen hepsinde kefâlet, teberru akitleri grubunda değerlendirildiği için, kefalete karşılık ücret alınmasının caiz olmadığı kabul edilmiştir. Hatta İbn Münzir, bu konuda icmâ olduğunu belirtmektedir.[73]

Öncelikle bu konuda icmâ olduğu doğru değildir. Nitekim yine İbn Münzir’in kendisi, İşrâf adlı kitabında şöyle der: “Kendilerinden ilim aldığımız İslâm bilginlerinin hepsi, hediye karşılığında havalenin helal ve caiz olmadığı konusunda icmâ etmiştir. Fakat bu şartla kefaletin olup olmayacağı konusunda görüş ayrılığına düşmüşlerdir. Sevrî, ‘Bir kişi diğerine, bana kefil olursan sana bin dirhem veririm derse, kefâlet caizdir ve bin dirhem kendisine iade edilir.’ demiştir.”[74] İshak b. Mansûr da, Süfyân es-Sevrî’nin bu görüşünü aktardıktan sonra bununla ilgili Ahmed b. Hanbel’in, “Aldığı bu şeyi hak etmediğini düşünüyorum” dediğini; İshâk b. Râhaveyh’in ise, “Verdiği şey güzeldir/helaldir” dediğini nakletmiştir[75]. Ayrıca Mâlikîlere göre, kefâlette borçlunun veya üçüncü kişilerin kefile ödül/ücret vermesi caizdir[76]. Yakın dönem İslâm bilginlerinden Abdurrahman b. Nâsır es-Sa’dî de, kefalete karşı ücret alınabileceğini, fakat alınmamasının daha güzel olduğunu belirtmiştir[77]. Vehbe Zuhaylî ise, kefâlete karşılık ücret alınmasının caiz olmadığını, fakat ihtiyaç halinde alınabileceğini ifade etmiştir[78].

Çağdaş İslâm bilginleri ücretle kefâleti, teminat mektubu bağlamında değerlendirmişlerdir. Günümüz bankacılık sisteminde verilen teminat mektupları, bir tür kefalet akdidir; banka bu mektupla, mektup sahibine kefil olmakta ve buna karşılık bir ücret almaktadır. Bu bağlamda konuyu değerlendiren Abdullah b. Süleyman, İslâm Dünyası Birliği bünyesinde bulunan İslâm Fıkıh Akademisi’nin Mekke’de düzenlediği 12. dönem toplantısında sunduğu tebliğde, kefâlete karşılık ücret alınabileceğini belirtmiştir[79]. Suudi Arabistan Merkez Bankası Şer’î Kurulunun 18/11/2012 tarih ve 135 sayılı kararıyla yayınlanan bankacılık kurallarının 364. maddesinde, teminat mektubu için ücret alınmasının caiz olduğu kabul edilmiştir[80].

Kefalet ile sigortanın bu benzerliğinin yanında, birinin ödemesi gereken tazminatı yüklenmek bakımından sigortaya benzeyen işlemlerden biri de, muvâlât akdidir. Fıkıhta muvâlât akdi, buluntu çocuk veya İslâm’a yeni giren kimse gibi, İslâm ülkesinde hiçbir akrabası bulunmayan bir kişinin, Müslüman bir vatandaşla yapmış olduğu yardımlaşma akdidir; ihtiyaç olursa kendisinin diyet borcunu ödemesi, buna karşılık kendisine mirasçı olması üzerine yaptığı anlaşmadır. Bu akitle İslâm ülkesinde akraba çevresi bulunmayan kişi, Müslüman toplumda kendine yardım edecek çevre edinmiş olmaktadır. Akit kurulunca, muvâlât akdi yapan kişi, diyet ödemesi gereken bir eylem yaptığında, anlaşma yaptığı mevlâsı onun diyetini öder; öldüğünde de geride mirasçı bırakmaz ise, himayeyi kabul eden kişi, onun mirasını alır.[81]

Görüldüğü gibi muvâlât akdi, sigorta ile birbirine çok benzemektedir. İslâm ülkesinde hiç kimsesi bulunmayan kişi, kaza ile birinin ölümüne veya organlarını kaybetmesine sebebiyet verme riskine karşı, ödemesi gereken diyet konusunda kendini güvence altına almak amacıyla muvâlât akdi yapmaktadır. Karşılık olarak da, mirasçı bırakmadan ölmesi durumunda geride kalan malını vaat etmektedir. Dolayısıyla muvâlât akdinde, iki yönlü bir bilinmezlik söz konusudur; akdin kurulması esnasında, kimsesiz olan kişinin kaza ile ölüme sebebiyet verip vermeyeceği bilinmediği gibi, ne kadar miras bırakacağı ve mirasçı bırakıp bırakmayacağı da bilinmemektedir. Hâlbuki sigortada, sadece rizikonun gerçekleşip gerçekleşmeyeceği konusunda bir bilinmezlik bulunmaktadır. İki yönlü belirsizlik bulunmasına rağmen muvâlât akdi, Hanefîlerce meşru kabul edilmiştir. Ashaptan Hz. Ömer, Hz. Ali, İbn Mes’ûd, İbn Abbâs, İbn Ömer; tabiînden İbrâhîm en-Nehaî, Saîd b. El-Müseyyeb de bu görüştedir.[82]

IV.    HAYAT SİGORTASI

A.       Genel Olarak Hayat Sigortasının Tanımı, Unsurları ve Çeşitleri

Hayat sigortası, sigortalının ölmesi, hastalanması veya yaralanması durumunda, bakmakla yükümlü olduğu kişilerin geçimlerinin temin edilmesi veya kendisinin sakatlanarak çalışma gücünü geçici veya sürekli kaybetmesi sebebiyle, ekonomik gücünün sarsılmasını önlemek amacıyla yapılan sigortadır. Hayat sigortasının amacı, sigortalıya yaşlandığında sıkıntıya düşmeksizin hayatına devam etme imkânı sağlamak, ölmesi durumunda ise, geride kalan aile bireylerine aynı imkânı vermektir. Genel olarak hayat sigortaları; a) kaza, b) hastalık, c) işsizlik, d) yaşlılık, e) ölüm ve f) sakatlık rizikolarını güvence altına almaktadır.[83]

Ticaret kanununda hayat sigortası şöyle tanımlanmıştır: “Hayat sigortası ile sigortacı, belli bir prim karşılığında, sigorta ettirene veya onun belirlediği kişiye, sigortalının ölümü veya hayatta kalması hâlinde, sigorta bedelini ödemeyi üstlenir.[84]

Hayat sigortalarının özellikleri ve diğer sigorta çeşitlerinden farklılıkları şöyle özetlenebilir[85]:

Hayat sigortalarını diğer sigortalardan ayıran farklardan biri; diğer sigorta türlerinde sigortanın amacı poliçe sahibinin parasal zararını telafi etmek iken, hayat sigortasında, kendisi veya aile fertleri için güvence ve tasarruftur. Hayat sigortası, yaşlanması durumunda kendisinin, ölmesi durumunda ise geride kalan aile fertlerinin sıkıntıya düşmeden hayatına devam etmesini sağlamak amacıyla, gelecek için bir tasarruf sağlamak üzere kurulan bir akittir. Bunun için hayat sigortaları; sosyal açıdan bir güvence, ekonomik açıdan ise bir tasarruf kaynağı oluşturmaktadır.

Bireyler, hayat sigortası sayesinde gelirlerinden düzenli olarak birikim yapabilmektedir. Diğer taraftan bu birikimlerin oluşturduğu fonlar, gelişmiş ekonomiler için büyük bir finansman kaynağı oluşturmaktadır. Hayat sigortalarının diğer bir özelliği ise devletin büyük harcamalar gerektiren sosyal güvenlik programlarını tamamlayıcı bir rol üstlenmesidir.

Hayat sigortaları, diğer birçok sigorta türünün aksine, uzun süreli sözleşmelerdir; sigortalının ölümüne kadar ya da uzunca bir süre yürürlükte kalması öngörülür. Yıllar ilerleyip poliçe sahibi yaşlandığında risk artacağından, sadece poliçe sahibi fesih yetkisine sahip olur.

1.         Hayat Sigortasının Unsurları

Hayat sigortasının unsurları, taraflar, sigortalanan menfaat, risk, prim ve tazminat (sigorta bedeli)tan oluşmaktadır.

Sigorta sözleşmesinin tarafları sigortacı, sigorta ettiren, riziko şahsı ve lehtardan oluşmaktadır:

Sigortacı, belli bir prim karşılığında, riziko şahsının hayatında meydana gelen bazı olaylar nedeniyle bir meblağ ödemeyi veya çeşitli edimlerde bulunmayı üstlenen ticari işletmedir[86].  

Sigortaettiren, sigortalının menfaatini sigortacı nezdinde sigortalayan kişidir. Sigorta ettiren, sözleşmeden doğan prim ödeme borcu altına girer. Sigorta ettiren, kendi hayatını veya başka birinin hayatını, ölüme veya hayatta kalma ihtimaline karşı sigorta ettirebilir.[87]

Sigortalı(riziko şahsı), hayat sigortası sözleşmesine konu olan kişidir. Başka bir ifadeyle sigortalı, yaşama veya ölme ihtimali üzerinde gerçekleşecek kişidir. Sigortalı, sigorta ettiren olabileceği gibi üçüncü bir şahıs da olabilir.[88]

Lehtar, sigorta sözleşmesinde taraflardan olmamasına rağmen lehine sigorta sözleşmesi düzenlenen ve rizikonun meydana gelmesi durumunda sigorta bedelini talep etme hakkına sahip olan kişidir. Lehtar bir kişi olabileceği gibi, birden fazla kişi de lehtar olarak gösterilebilir. [89]

Hayat sigortasının konusu, belirli bir kişinin ölümü veya hayatta kalmasıdır. Bunun için, hayatı sigorta edilen kişinin sözleşme yapılırken hayatta olması gerekir.[90]

Hayat sigortasında risk, yaşama ve ölme ihtimalidir. Hayat sigortasında riziko, sözleşmeyi yapan tarafların iradesinin dışında kalan bir olaydır. Hayat sigortasında, riziko sadece ölüm olayı olmayıp, hayatta kalma hali de riziko kapsamına alınmıştır.  Hayat sigortasının konusu ve rizikonun niteliği, teminatın çeşidine göre sözleşmeyle belirlenir. Hayat sigortasının rizikosunu oluşturan ölüm veya belirli bir tarihe kadar hayatta kalma, sigortalının üzerinde gerçekleşmektedir. Bunun yanında riziko gerçekleşmemiş olsa da sigortalı veya lehtara ödeme yapılan birikimli hayat sigortaları da mevcuttur.[91]

Prim, rizikonun meydana gelmesi durumunda sigortacının ödemesi gereken sigorta bedelinin esasını oluşturan ve sigorta ettiren tarafından defaten veya taksitle ödenen paradır. Hayat grubu sigortalarda üç tür primden söz edilebilir. Risk primi: Ölüm ve/veya hayatta kalma ihtimaline bağlı teminatlarla, ilave olarak ferdi kaza, hastalıktan kaynaklanan maluliyet, işsizlik, tehlikeli hastalıklar ve benzeri rizikolara karşı teminatların da verildiği sigortalarda, sigortalının yaşına ve rizikoyu etkileyen diğer özelliklerine göre hesaplanan primdir. Birikimprimi: Hayat grubu sigortalarda, yatırım yapmak gayesiyle alınan miktar olup, risk priminin hesabına bağlı değildir. Tarifeprimi: Risk primi veya birikim primi ile gider payı ve aracı komisyonundan oluşan miktardır.[92]

Sigorta bedeli, sözleşmede belirtilen riskin gerçekleşmesi durumunda, sigortacının ödemekle yükümlü olduğu, poliçede belirtilen bedeldir. Sigorta edilen riziko gerçekleşince sigorta bedelini talep hakkı, lehine sözleşme yapılan kişiye aittir. Birden fazla kimse, hisseleri belirlenmeksizin lehtar olarak atanmışsa, hepsi sigorta bedelinde eşit oranda hak sahibi olur. Fakat sigorta ettiren, sigorta bedelinin ödenmesini sağlamak için sigortalıyı öldürür veya öldürülmesi için suç ortaklığı yaparsa, sigortacının bedel ödeme yükümlülüğü kalkar. Ancak lehtar, sigortalıyı öldürür veya öldürülmesi için suç ortaklığı yaparsa, sadece lehtar sigorta bedelini alamaz; sigorta bedeli ölenin mirasçılarına ödenir. Hayat sigortasında kişiler hayatlarını istedikleri değerden istedikleri kadar sigorta ettirebilirler. Yani eksik sigorta, aşkın sigorta ve çifte sigorta uygulamasına tabi değildir. Kişi birden fazla sigorta şirketi ile hayat sigortası sözleşmesi yapabilir.[93]

2.         Hayat Sigortası Çeşitleri

Hayat sigortası, kişinin ölmesi, iş gücünü yitirmesi veya belli bir süreye kadar hayatta kalma (yaşlanma) gibi risklere karşı yapılan can sigortası çeşididir. Ölüm şartlı sigortada, hayatı sigortalanan kişinin süresi içerisinde ölmemesi; hayatta kalma olasılığına karşı sigortada ise, sözleşmede kararlaştırılan tarih gelmeden ölmesi durumunda sigortacı herhangi bir ödeme yapmaz. Bu iki farklı hayat sigortası türünden sadece birinin yapılması mümkün olduğu gibi, her ikisi birden de yapılabilir. Bunu göre konusu bakımından hayat sigortaları; a) ölümekarşısigorta, b) hayattakalmaihtimalinekarşı sigorta ve c) karma sigorta kısımlarına ayrılır.[94]

Hayat sigortaları içinde, tontin ve grup sigortaları yapılması mümkündür. Ortaklar tarafından verilen belirli taksitler neticesinde oluşacak tutarın belli bir tarihte bu ortaklardan hayatta kalanlar arasında paylaşılması şartıyla yapılan sigortalara tontin denmektedir[95]. Grup sigortası ise, sigorta ettirenin belirlediği kıstasları taşıyan en az on kişiden oluşan bir grubun tek bir sözleşme ile sigorta ettirilmesidir. Sigorta akdinin kurulmasından sonra grubun on kişiden aşağıya düşmesi sözleşmeyi etkilemez. Sözleşmenin sonuna kadar gruba dâhil herkes sigortadan yararlanır.[96]

Uygulama açısından hayat sigortaları çeşitli kısımlara ayrılmaktadır. Ancak genel olarak bunlar, risk ağırlıklı hayat sigortaları ve birikimli hayat sigortaları başlıkları altında toplanabilir.

Risk ağırlıklı hayat sigortası: Çok küçük katılım payları ile kişiyi ani risklere karşı koruyan sigortalardır. Bu sigortalarda süre, genellikle bir yıldır. Herhangi bir birikim amacı taşımadığından bunlar, birikimsiz hayat sigortası olarak da adlandırılmaktadır. Birikimsiz hayat sigortalarına; ferdi kaza sigortası, süreli hayat sigortası, eğitim sigortası, süreli vefat sigortası, işsizlik sigortası örnek verilebilir.[97]

Birikimli hayat sigortası: Hastalık veya kaza neticesinde meydana gelebilecek rizikolara karşı teminat veren ve bu rizikoların gerçekleşmemesi halinde, poliçede belirlenen sürenin sonunda sigortalıya birikim sağlayan sistemdir. Bu sigortalar, en az on yıl süreli uzun dönemli sigortalardır. Türk lirasına veya dövize endeksli olabilir.

Sigortalı, temel vefat ve ek teminatlarını, risk gerçekleştiğinde ortaya çıkacak ekonomik kaybın ne kadar olacağını tahmin ederek kendisi belirler. Çünkü insan hayatının parasal karşılığını tespit etmek mümkün değildir. Sigortacı da bu miktarı kabul ettiğinde belirlenen bu değer sigorta bedeli olur. Primleri ödeyen sigortalı, sigorta süresi dolmadan ölürse, sigorta poliçesinde belirlenen tazminat tutarı ve kar payı ile birlikte birikim mirasçılarına veya poliçede belirlenen lehtara ödenir. Şayet sigorta kapsamına dahil edilmişse poliçe süresi içindeki hastalık veya kaza neticesinde oluşan maluliyetler sebebiyle ortaya çıkan kayıplar, poliçede tayin edilen sınırlar içinde sigortalıya ödenir. Primler, teknik kesintiler yapıldıktan sonra nemalandırılır ve risklerden herhangi birinin gerçekleşmemesi durumunda sürenin bitiminde sigortalıya geri ödenir. Sigortalı, sigorta akdini imzalarken belirlediği tarihte veya on yıl dolunca istediği zaman gelir alma hakkını kullanabilir.[98]

Süre sonunda sigortalı toplu para alarak sigortayı sonlandırabileceği gibi gelir sigortası sözleşmesi yaparak maaş bağlanmasını da isteyebilir. Buna göre uygulamada beş seçenek bulunmaktadır. Sigortalı veya lehtar;

a) Toplu para alıp sigortayı sonlandırabilir.

b) Paranın yarısını alarak, geriye kalanla hayat boyu maaş alabilir.

c) Toplu parayı almadan hayat boyu maaş alabilir.

d) Toplu parayı almayıp, kendinin belirleyeceği süre garantili maaş alabilir. Belirlenen süre zarfında sigortalı vefat ederse, kalan süreye ait toplu para lehtarlara ödendir.

e) Toplu parayı almayıp, kendinin belirleyeceği süre boyunca yüksek maaş alabilir. Bu durumda sigortalı vefat ettiğinde başka birine ödeme yapılmaz.[99]

Hayat sigortasında yatırımlar, bir varlığa ya da varlık grubuna endekslenip fonlama esasına göre değerlendirilir. Şirket tarafından belirlenen gider payı, aracının komisyonu veya üretim masrafları ve işletme masrafı olarak belirlenen oran, biriken primlerden kesildikten sonra kalan para nemalandırılır. Yatırım fonlu sigortaların dışında kalan birikimli hayat sigortalarında, teknik faiz oranı kadar getiri verilmesi zorunlu olduğu gibi kar payı verilmesi de zorunludur. Kâr payları, her sözleşme için, birikim priminin şirketin hesabına geçmesini takip eden ilk iş gününden itibaren sözleşmenin sona erdiği tarihe kadar hesaplanır. Sigorta şirketi, yılda en az bir defa, birikim tutarını, yatırım gelirlerini, varsa risk primi tutarlarını ve kesintileri içeren bilgileri sigorta ettirene bildirir.[100]

B.       Dini Hükmü

Daha önce de açıklandığı gibi İslâm bilginleri, ticarî sigortaların hükmü konusunda, “her çeşidiyle haram olduğu”, “bir kısmının caiz, diğer kısmının haram olduğu” ve “bazı şartlarla helal olduğu” şeklinde üç görüş ortaya koymuşlardır. Bunlardan bir kısmının caiz, diğer kısmının haram olduğunu kabul edenler, hayat sigortasının caiz olmadığını; bunun dışında kalan mal ve eşya sigortasının ise esas itibariyle caiz olduğunu söylemişlerdir. Çünkü eşya sigortalarında amaç zararın telafisidir; hâlbuki hayat sigortasında amaç para kazanmaktır.

Muhammed Ebû Zehra, Ezher Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanlarından Muhammed Medenî, Tâhâ es-Senûsî, Îsâ Abduh,  ve Ahmet Şerbâsî bu görüştedir. Hayrettin Karaman ve Nihat Dalgın da, hayat sigortasının caiz olmadığı, kaza/hasar sigortalarının ise caiz olduğu görüşündedir.[101] 25-29 Eylül 1996 tarihinde Konya’da gerçekleştirilen I. Uluslararası İslâm Ticaret Hukukunun Günümüzdeki Meseleleri Kongresi’nde de, “Prensip olarak sigortanın caiz ve gerekli olduğu”; fakat “mevcut haliyle, hayat sigortası uygulamasının garâr, kumar, faiz gibi akdi batıl kılan unsurlar taşıdığı ve bu sebeple caiz görülemeyeceği” kabul edilmiştir.[102]

Hayat sigortalarının çeşitleri, işleyiş bakımından tamamen farklı olduğu için hükmü değerlendirilirken bu farlılığın dikkate alınması gerekir. Hayat sigortalarında, sigortalanan risk, ya sigortalanın ölümü veya yaşaması ya da her ikisidir. İşleyişi bakımından da, ya risk ağırlıklı hayat sigortası, ya da birikimli hayat sigortasıdır. Öncelikle bunlardan risk ağırlıklı hayat sigortasının dini hükmü değerlendirilecek, sonra birikimli hayat sigortası ele alınacaktır.

1.         Risk Ağırlıklı Hayat Sigortasının Hükmü

Risk ağırlıklı hayat sigortası tasarruf amacı taşımayan, ani risklere karşı kişiyi güvence altına alan sigortalardır. Dolayısıyla bu tür sigortaların işleyiş sistemi, kaza sigortalarıyla aynıdır. Bu sebeple birikimsiz hayat sigortasının hükmü, kaza sigortalarının hükmüyle aynıdır.

Buna göre kaza sigortalarında da açıklandığı üzere, misli malların birbiriyle mübadelesi olmadığı için, risk ağırlıklı hayat sigortasında faiz bulunmamaktadır. Aynı şekilde, sigortadaki belirsizlik akdi ifsat edecek ölçüde değildir. Çünkü garar ve cehaletin yasaklanmasının sebebi, tartışmalara götürmesidir[103]. Sigortada ise tartışmaya götürecek bir belirsizlik bulunmamaktadır. Sigortanın kumara benzetilmesi de doğru değildir.

Kaza/hasar sigortalarıyla, birikimsiz hayat sigortalarının arasında problem teşkil edebilecek tek fark, kaza sigortalarında meydana gelen zararın tazmini söz konusuyken, risk ağırlıklı hayat sigortasında, sigortalanan insan hayatı olduğu için belli bir bedeli yoktur ve kişi tarafından belirlenmektedir. Burada borcun ödenememesi, belli bir işin yapılamaması, iş göremezlik gibi kayıp ve zararlara göre bir bedel belirlenmektedir. Bunda da tamamen bir serbestlik bulunmamakta, bir takım üst sınırlar bulunmaktadır.

2.         Birikimli Hayat Sigortasının Hükmü

Birikimli hayat sigortasının, ileriki hayatın refah ve hayat standardını garantiye almaya yönelik bir nevi tasarruf olduğu söylenebilir. Bunun için birikimli hayat sigortasının hükmü, yatırılan primlerin nerede nemalandırıldığı ve sigortanın sonunda yapılan ödeme şekliyle ilişkilidir. Daha önce de açıklandığı üzere, en az 10 yıl süreyle yatırılan sigorta primlerinden teknik masraflar çıkarıldıktan sonra kalan meblağ nemalandırılmaktadır. Sürenin sonunda sigortalı veya lehtar;

a) Toplu para alarak sigortayı sona erdirebilmekte,

b) Toplu paranın yarısını alıp, kalan yarısı ile ömür boyu maaş,

c) Toplu para almayıp ömür boyu maaş,

d) Toplu para almayıp, kendi belirleyeceği bir süre boyunca garantili maaş veya

e) Toplu para almayıp, kendi belirleyeceği süre boyunca yüksek maaş alabilmektedir.

Birikimli hayat sigortasının helal olabilmesi için, öncelikle yatırılan primlerin dinen helal olan alanlarda nemalandırılması gerekir. Mevzuat açısından buna bir engel bulunmamaktadır ve bu konuda sigortacının bilgi verme yükümlüğü bulunmaktadır. Buna göre yatırılan primlerin dinen helal olan alanlarda nemalandırılmış olması kaydıyla, sigorta süresinin sonunda toplu para alınarak sigortaya son verilmesi durumunda, birikimli hayat sigortası yaptırmakta; birikimleri ve kar paylarını almakta sakınca yoktur.

Fakat yatırılan prim ve nemalarının tamamı veya yarısı sigorta şirketinde bırakılıp, belirli bir süre veya ölünceye kadar maktu maaş ödenmesi durumunda, paranın parayla vadeli satışı olduğu için faizli alışveriş kapsamına girer.

Çünkü faiz, malın mal ile değişiminde akitte şart koşulan ve karşılığı olmayan fazlalıktır[104]. Ayet ve hadislerde kesin olarak yasaklanan faiz[105], budur. Bunun yanında Hz. Peygamber, bazı alışverişleri faiz kapsamına dâhil etmiştir. Bu anlamdaki bazı hadisler şöyledir: “Altın altınla, gümüş gümüşle, buğday buğdayla, arpa arpayla, hurma hurmayla, tuz tuzla eşit ve peşin olarak alınıp satılır. Artıran veya artırılmasını isteyen faiz işlemi yapmış olur. Bu hususta alan da veren de birdir.[106]; “Altın altınla peşin olarak satılmazsa fâizdir. Buğday buğdayla peşin olarak satılmazsa fâizdir. Arpa arpayla peşin olarak satılmazsa fâizdir. Hurma hurmayla peşin olarak satılmazsa fâizdir.[107]

İslâm bilginleri, bu anlamdaki hadislerden hareketle fâizin illetini belirlemeye çalışmışlardır. Hanefî ve Hanbelîlere göre fâiz yasağının illeti, mübadele edilecek mallar arasında cins ve ölçü/tartı birliğinin bulunmasıdır.[108] Şâfiîlere göre fâizin illeti, gıda maddesi veya para olmasıdır. Burada paradan kastedilen altın ve gümüştür.[109] Mâlikîlere göre ise saklanıp depolanabilen gıda maddesi veya para olmasıdır. Para konusunda, altın-gümüş olması ve her ne şekilde olursa olsun sadece para olması şeklinde iki farklı görüş bulunmaktadır.[110] Zahirîler ise, fâizin yalnız hadiste geçen altı şeyde geçerli olduğunu söylemişlerdir[111].

Bu bilgiler ışığında İslâm bilginlerinin çoğunluğuna göre, paranın parayla değişiminin peşin ve eşit olması gerekir; fazlalık bulunması veya vadeli olması durumunda faiz gerçekleşir. Dolayısıyla yatırılan prim ve nemalarının tamamı veya yarısı sigorta şirketinde bırakılıp, belirli bir süre veya ölünceye kadar maktu maaş ödenmesi caiz değildir.

Buna karşılık, her ne kadar uygulamada bulunmasa da, prim ve nemaların belirli bir plan çerçevesinde aylıklarla geri ödenmesi ve bu esnada nemalandırılmaya devam edilmesi veya prim ve nemalarının sigorta şirketinde bırakılıp belli periyotlarla kâr payı ödenmesi durumunda, faiz söz konusu değildir, dolayısıyla caizdir.

SONUÇ

Sigorta, meydana gelen zararın yalnızca felaketzedenin omzunda kalması yerine, sigortalıların ödedikleri primlerden ödenen tazminat yoluyla bütün sigortalılara dağıtılmasını ve böylece felaket ve kazaların zararının hafifletilmesini gaye edinen karşılıklı taahhüt ve yardımlaşmaya dayanan, yakın zamanlarda kurumsallaşıp yaygınlaşan bir akittir. Fıkhın oluşum ve tedvin döneminde sigorta bilinmediği için, sigorta konusunda fıkıh kitaplarımızda bir açıklama bulunmamaktadır. Sigortanın kurumsallaşıp İslâm ülkelerinde de yaygınlaşması üzerine İslâm bilginleri de bu konuya eğilmiştir. Genel olarak bu konuda fikir beyan eden İslâm bilginleri sosyal sigortaların ve zorunlu sigortaların caiz olduğunu söylemiştir. Fakat zorunlu olmayan ticari sigortalar konusunda farklı görüşler ortaya çıkmıştır.

Akitlerde asıl olan caiz olmasıdır; İslâm’ın öngördüğü temel prensiplere aykırı bir unsur ihtiva etmeyen ve akitlerde bulunması gereken bütün unsur ve şartları taşıyan her akit sahihtir. Bu itibarla, asr-ı saadette ve müçtehit imamlar döneminde bilinmeyen ve yakın zamanlarda İslâm dünyasına girerek yaygınlaşan sigortanın da, söz konusu unsur ve şartları taşıması halinde caiz olacağı söylenebilir.

Sigortanın, ülke ekonomisine önemli katkıları bulunmaktadır. Bu çerçeveden olarak az bir prim karşılığında, teşebbüs sahiplerinin yatırımlarına teminat vermek suretiyle onları yatırım yapmaya sevk eder. Ayrıca sigorta primlerinden oluşan prim ihtiyatları ve fonlar, sermaye piyasasının oluşumuna büyük ölçüde yardımcı olur. Sigortalar, yurtdışından sağlanan prim ve komisyonlarla döviz kazandırıcı roller üstlenir. Sigortanın ülke ekonomisine sağladığı bu faydaların göz ardı edilmesi mümkün değildir. Bu nedenle, gelişmiş olan ülkelerde sigorta ve sigortacılık hukuki ve mali tedbirlerle teşvik edilmiş ve verilen eğitimlerle sigortacılık bilincinin topluma yaygınlaştırılması sağlanmıştır.

Başta ticaret olmak üzere pek çok ilişkinin küreselleştiği günümüz dünyasında, ticarî sigortanın bulunmaması başlı başına bir risk teşkil eder ve Müslümanların ekonomik açıdan mağlubiyeti sonucunu doğurur. Ekonomik açıdan mağlup olan milletlerin ise, hiçbir sahada üstünlüğünden söz edilemez. Bu itibarla sigorta İslâm toplumu için de vazgeçilmez bir olgudur.

Buraya kadar yapılan açıklamalar göz önünde bulundurulduğunda, sonuç olarak;

a) Devlet destekli tarım sigortalarının, toplum yararına, Devlet organizesinde sosyal bir güvence sistemi olduğu ve akdi iptal veya ifsat edecek bir unsur taşımadığı için caiz olduğu,

b) Klasik fıkıh kaynaklarımızda yer alan kefâlet ve muvâlât akdine benzeyen kaza sigortası ile birikimsiz hayat sigortasının, bir mübadele akdi olmadığı için faiz içermediği, sigortada bulunan belirsizliğin akdi ifsat edecek mahiyette olmadığı, dolayısıyla caiz olduğu,

c) Sigortacının, primleri faizde değerlendirmesinin, primler kendi mülkiyetine geçtiği için, sigorta akdin sıhhatine veya alınan tazminatın helal olup olmamasına etki etmeyeceği; bununla birlikte, iyilik ve takvada yardımlaşıp günah ve düşmanlıkta yardımlaşmama ilkesi gereğince primleri helal alanlarda değerlendirilen sigortaların tercih edilmesinin uygun olduğu,

d) Birikimli hayat sigortasında ise, primlerin helal alanlarda nemalandırılması kaydıyla;

     i) Süre sonunda bu prim ve nemaların defaten veya belirli bir plan çerçevesinde geri ödenmesi,

     ii) Prim ve nemalarının tamamı veya bir kısmının şirkette bırakılıp, maaş olarak gelir payı alınmasının caiz olduğu;

Buna karşılık;

     iii) Primlerin dinen meşru olmayan alanlarda nemalandırılması,

     iv) Prim ve nemaların tamamı veya bir kısmının şirkette bırakılıp maktu bir maaş bağlanmasının ise caiz olmadığı,

Söylenebilir.

İSLÂM HUKUKU AÇISINDAN “TARSİM”, KAZA VE HAYAT SİGORTALARI

ÖZET

Sigorta, sigortacının bir prim karşılığında, kişinin para ile ölçülebilir bir menfaatini zarara uğratan rizikonun meydana gelmesi hâlinde bunu tazmin etmeyi ya da bir veya birkaç kişinin hayat süreleri sebebiyle ya da hayatlarında gerçekleşen bazı olaylar dolayısıyla bir para ödemeyi veya diğer edimlerde bulunmayı yükümlendiği sözleşme olarak tanımlanabilir. Fıkhın oluşum ve tedvin döneminde sigorta bilinmediği için, sigorta konusunda fıkıh kitaplarımızda bir açıklama bulunmamaktadır. Sigortanın kurumsallaşıp İslâm ülkelerinde de yaygınlaşması üzerine İslâm bilginleri de bu konuya eğilmiştir. Genel olarak bu konuda fikir beyan eden İslâm bilginleri sosyal sigortaların ve zorunlu sigortaların caiz olduğunu söylemiştir. Fakat zorunlu olmayan ticari sigortalar konusunda üç farklı görüş ortaya çıkmıştır: a) Bütün çeşitleriyle ticarî sigorta caiz değildir. b) İşleyiş ve konusuna göre sigortanın bir kısmı caiz, diğer kısmı caiz değildir. c) Bazı şartlarla sigortanın bütün çeşitleri caizdir.

Bütün çeşitleriyle ticarî sigortanın caiz olmadığını söyleyen bilginler, sigortada cehalet, garâr, kumar, faiz gibi İslâm’ın yasakladığı veya onun genel ilkelerine aykırı unsurlar barındırdığını ileri sürmektedirler. Ancak sigortanın caiz olmadığını ortaya koymak üzere ileri süren bu gerekçeler değerlendirildiğinde bunların -hayat sigortasının bir şekli dışında- sigortanın caiz olmadığını ortaya koyacak nitelikte olmadığı görülür. Ayrıca sigortanın caiz olmadığını ispat sadedinde ileri sürülen gerekçeler, aslında sigorta akdini bey’ gibi bir mübadele akdi olarak görmekten kaynaklanmaktadır. Hâlbuki genelde sigorta, özelde kaza/hasar sigortası, prim ödeyip tazminat alma şeklinde bir mübadele akdi değildir; unsurları ve şartları kendine has, yakın çağda ortaya çıkmış bir akittir.

Akitlerde asıl olan caiz olmasıdır; İslâm’ın öngördüğü temel prensiplere aykırı bir unsur ihtiva etmeyen ve akitlerde bulunması gereken bütün unsur ve şartları taşıyan her akit sahihtir. Bu itibarla, fıkhın oluşum ve tedvin dönemlerinde bilinmeyen ve yakın zamanlarda İslâm dünyasına girerek yaygınlaşan sigorta akdinin de, söz konusu unsur ve şartları taşıması halinde caiz olacağı söylenebilir. Diğer taraftan sigorta, klasik fıkıh kaynaklarımızda yer alan akitlerden birine benzetilmesi istenecekse, en çok kefalet ve muvalât akdine benzediği söylenebilir. Nitekim belli olmayan bir borca kefil olmak Hanefî, Malikî ve Hanbelîlere göre sahihtir ve gerektiğinde kefilin bu borcu ödemesi gerekir. Muvâlât akdi de, birinin ödemesi gereken tazminatın yüklenilmesi bakımından sigortaya benzemektedir. Bu akitle, muvâlât akdi yapan kişi, diyet ödemesi gereken bir eylem yaptığında, anlaşma yaptığı mevlâsı onun diyetini öder; öldüğünde de geride mirasçı bırakmaz ise, himayeyi kabul eden kişi, onun mirasını alır.

Buna göre;

a) “TARSİM” Devlet destekli tarım sigortalarının toplum yararına, Devlet organizesinde sosyal bir güvence sistemi olduğu ve akdi iptal veya ifsat edecek bir unsur taşımadığı için caiz olduğu,

b) Klasik fıkıh kaynaklarımızda yer alan kefâlet ve muvâlât akdine benzeyen kaza sigortası ile birikimsiz hayat sigortasının, bir mübadele akdi olmadığı için faiz içermediği, sigortada bulunan belirsizliğin akdi ifsat edecek mahiyette olmadığı için caiz olduğu,

c) Bu sigortalarda sigortacının, primleri faizde değerlendirmesinin, akdin sıhhatine etki etmeyeceği; bununla birlikte, iyilik ve takvada yardımlaşıp günah ve düşmanlıkta yardımlaşmama ilkesi gereğince primlerin helal alanlarda değerlendirildiği bilinen sigortaların tercih edilmesinin uygun olduğu,

d) Birikimli hayat sigortasında ise, primlerin helal alanlarda nemalandırılması kaydıyla; süre sonunda bu prim ve nemaların defaten veya belirli bir plan çerçevesinde geri ödenmesi veprim ve nemalarının tamamı veya bir kısmının şirkette bırakılıp, maaş olarak gelir payı alınmasının caiz olduğu;

Buna karşılık, primlerin dinen meşru olmayan alanlarda nemalandırılması ileprim ve nemaların tamamı veya bir kısmının şirkette bırakılıp maktu bir maaş bağlanmasının ise caiz olmadığı söylenebilir.

“TARSİM”, ACCIDENT AND LIFE INSURANCES IN ISLAMIC LAW

ABSTRACT

Insurance can be defined as a contract in which the insurer is obliged to compensate for a risk that damages a person’s interest that can be measured with money, or to pay a money or perform other actions due to the life span of one or more people or some events in their lives. Since insurance was not known during the formation and administration period of fiqh, there is no explanation about insurance in our fiqh books. After the institutionalization of insurance and its spread in Islamic countries, Islamic scholars also focused on this issue. Islamic scholars, who generally expressed their opinions on this issue, said that social insurances and compulsory insurances are permissible. However, three different views have emerged regarding non-compulsory commercial insurances: a) Commercial insurance in all its types is not permissible. b) Some part of the insurance is permissible, the other part is not permissible depending on its operation and subject. c) All types of insurance are permissible under certain conditions.

The scholars who say that commercial insurance in all its varieties is not permissible, claim that it contains elements such as ignorance, garâr, gambling and interest that are prohibited by Islam or contrary to its general principles. However, when these grounds, which claim to show that insurance is not permissible, are evaluated, it is seen that they are not of a nature to reveal that the insurance is not permissible except in a form of life insurance. In addition, the reasons put forward to prove that the insurance is not permissible actually arises from seeing the insurance contract as an exchange contract like “bey”. However, it is not an exchange contract in the form of insurance in general, accident / damage insurance in particular, paying premiums and receiving compensation; its elements and conditions are unique, it is a recent act.

The main thing in the contracts is that it is permissible; Every contract that does not contain an element contrary to the basic principles prescribed by Islam and that has all the elements and conditions that should be included in the contracts is valid. In this respect, it can be said that the insurance contract, which was not known during the formation and treatment of fiqh and became widespread in the Islamic world recently, would be permissible if it carries the aforementioned elements and conditions. On the other hand, if insurance is to be compared to one of the contracts in our classical fiqh sources, it can be said that it is most similar to bail and mutual agreement. As a matter of fact, it is valid for Hanafi, Malikis and Hanbalis to be a guarantor for an uncertain debt and the guarantor must pay this debt when necessary. Muvâlât agreement is similar to insurance in terms of undertaking the compensation one has to pay. With this agreement, when the person making the contract of muvâlâ does an act that has to pay a diet, his mawla with whom he is contracted pays his diet; If he does not leave an heir when he dies, the person who accepts the patronage will inherit it.

According to this;

a) “TARSİM” State-supported agricultural insurances are permissible for the benefit of the society, since there is a social security system in the State organization and does not have an element to annul or renounce the contract,

b) Accident insurance and life insurance without accumulation, which are similar to surety and debit contract in our classical fiqh resources, do not contain interest since they do not have an exchange contract, and that the uncertainty in the insurance is permissible because it is not in the nature of revealing the contract,

c) In these insurances, the insurer’s evaluation of the premiums in interest will not affect the validity of the contract; However, in accordance with the principle of helping in goodness and piety and not helping in sin and enmity, it is appropriate to prefer insurance which is known that premiums are evaluated in halal areas,

d) In the cumulative life insurance, provided that the premiums are paid in halal areas; At the end of the term, it is permissible to pay back these premiums and benefits once or within the framework of a specific plan, and to leave all or part of the premiums and benefits in the company and receive a salary income share;

On the other hand, it can be said that it is not permissible to leave all or part of the premiums and benefits in the company and set a fixed salary in areas that are not religiously legitimate.


[1] H. Erden, N. Gözaydın, İ. Parlatır, T. Tekin, H. Zülfikar, “Sigorta” TDK Sözlük, Ankara 1988, 2/1306

[2] 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu, Madde 1401.

[3] Nihat Dalgın, “Sigorta” DİA, İstanbul 2009, 37/161; Ali Hepşen, Serhat Yanık, Kadir Tuna, Sigortacılık, Bankacılık ve Sermaye Piyasaları (Kamu Gözetimi Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu Bağımsız Denetçilik Eğitim Programı), 27-28; Milli Eğitim Bakanlığı, Pazarlama ve Perakende, Poliçe Çeşitleri, Ankara 2011, 5-7; Gül Kırımlı, Özel Hastanelerde Özel Sağlık Sigortası İşleyişi ve Sorunları, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), İstanbul 2013, 2-3; Fuat Erdal, Leman Erdal, “Dünyada ve Türkiye’de Sigortanın Gelişimi” Bankacılık ve Sigortacılığa Giriş, Eskişehir 2012, 177-182.

[4] Çoban Çelikdemir, Neşe, “Hayat Sigortaları Mevzuatı”, Hayat Sigortaları ve Bireysel Emeklilik Sistemi, Anadolu Üniversitesi Yay., Eskişehir 2012, 47-48; Dalgın, Nihat, “Sigorta” Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA), Ankara 2009, XXXVII, 160.

[5] 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu, Madde 1453-1520.

[6] Baştürk, Feride H., “Yangın ve Doğal Afet Sigortaları”, Hayat Dışı Sigortalar, Anadolu Üniversitesi Yay., Eskişehir 2013, 3.

[7] Afşar, Aslı, “Önsöz”, Hayat Dışı Sigortalar, Anadolu Üniversitesi Yay., Eskişehir 2013,  iv.

[8] Akpınar, Özgür, “Hayat Sigortaları: Kavramsal Çerçevesi ve Tarihsel Gelişimi”, Hayat Sigortaları ve Bireysel Emeklilik Sistemi, Anadolu Üniversite Yay., Eskişehir 2012, 29-30.

[9] Mesela, İslâm Konferansı Örgütü bünyesinde bulunan Mecma‘u’l-Fıkhi’l-İslâmi 22-28 Aralık 1985 tarihlerinde Cidde de düzenlenen 2. Toplantısında; Konya’da düzenlenen birinci ve ikinci Uluslararası İslâm Ticaret Hukukunun Günümüzdeki Meseleleri Kongresi’nde konu ele alınmış;. Mustafa Ahmet Zerkâ, Nizâmu’t-te’mîn hakîkatuhu ve’r-re’yu’ş-şer’iyyu fîh, Abdülkerim Zeydân, Hükmü Akdi’t-Te’mîni fi’ş-Şerîati’l-İslâmiyye, Faruk Beşer, Sosyal Riskler Sigorta ve İslâm isimli eserler yazmıştır.

[10] Muhammed Emîn İbn Abidin, Hâşiyetü Reddi’l-Muhtâr ala’d-Dürri’l-Muhtâr Şerhi Tenvîri’l-Ebsâr, İstanbul 1984, 4/170; Mustafa Ahmet ez-Zerkâ, Nizâmu’t-Te’mîn Hakîkatuhu ve’r-Re’yu’ş-Şer’iyyu fîh, Beyrut 1984, 21.

[11] Karârâtu ve Tavsiyyâtu Mecma’i’l-Fıkhi’l-İslâmî, Dimeşk 1998, 20-21; Mecelletü Mecma’i’l-Fıkhi’l-İslâmî, Mekke 2005, 369-377; Ferfûr, “Ukûdu’t-Te’mîn”, 578-583; Mustafa Sabri Efendi, Meseleler Hakkında Cevaplar, İstanbul 1995, 117; Zerkâ, Nizâmu’t-te’mîn, 25; Cüveycâtî, Arif, “İslâm’da Sigorta ve Faiz Hakkında Bir Risale”, (Çev. Ekrem Buğra Ekinci), Erzincan Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, c. 4, sy.1-2 (2000), 597-615;  Yusuf Karadâvî, “et-Te’mîn”, https://www.al-qaradawi.net/node/3610 (et. 03.02.2021);  Dalgın, “Sigorta”, DİA, 37/163; Sağlam, Hadi, “İslâm Hukukuna Göre Sigorta-Riba ve Faiz İlişkisi Görüşlerinin Değerlendirilmesi” e-akademi Hukuk, Ekonomi ve Siyasal Bilimler Aylık İnternet Dergisi, Şubat 2009, sy. 84, http://www.e-akademi.org/makaleler/hsaglam-1.htm#_ftnref45, (et. 03.02.2021).

[12] Zerkâ, Nizâmu’t-te’mîn, 26; Ferfûr, “Ukûdu’t-Te’mîn”, 578-583; Karaman, Hayrettin, Helaller ve Haramlar, İstanbul 2012, 210; Dalgın, Nihat, “Kaza, Hayat ve İşsizlik Sigortalarına Yeni Bir Yaklaşım”, I. Uluslararası İslâm Ticaret Hukukunun Günümüzdeki Meseleleri Kongresi, Konya 1997, 920-927; “Sigorta” 37/163-164.

[13] Döndüren, Hamdi, “Sigorta”, Şamil İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1992, 5/419.

[14] “Sigorta, Sonuç Bildirisi” I. Uluslararası İslâm Ticaret Hukukunun Günümüzdeki Meseleleri Kongresi Şirket ve Yönetimi, Finans ve Borsa, Zekât, Faiz, Sigorta Tebliğler, Müzakereler, Sonuç Bildirileri, Konya 1997, 1062.

[15] Zerkâ, Nizâmu’t-Te’mîn,27-30; Ferfûr, “Ukûdu’t-Te’mîn”, 2/2, 583-584; Ali Hasan Abdülkadir, Dirâsâtün fi’l-İktisâdi’l-İslâmî ve’l-Mu’âmelâti’l-Mu’âsıra, yy. ty. İkinci Baskı, 67-71; Faruk Beşer, “İslâm Şeriatı Açısından Sigorta”, I. Uluslararası İslâm Ticaret Hukukunun Günümüzdeki Meseleleri Kongresi, Konya 1997,  851-874; Ali Bardakoğlu, “Hukukî ve Ticarî Hayat”, İlmihal II İslâm ve Toplum, Ankara 2006, 465; Orhan Çeker, “Bir Sigorta Müessesesi Uygulama Projesi”, I. Uluslararası İslâm Ticaret Hukukunun Günümüzdeki Meseleleri Kongresi, Konya 1997, 964, 966, 968; Nihat Dalgın, “Sigorta” DİA, 163; Fahri Demir, “Sigorta (Âkile Müessesesi ve Süftece Muamelesi Işığında Bir Tedkik)”, AÜİFD, c.43, sy.2 (2002), 175-200.

[16] “Türkiye Tarım Sigortaları Sistemi (TARSİM) 2019 Yılı Sunusu”, (https://www.tarimorman.gov.tr/TRGM/Belgeler/Türkiye Tarım Sigortaları Sistemi (TARSİM) 2019 Yılı Sunusu.pdf) (et. 04.02.2021)

[17] Tanfer Dinler, Apti Yaltırık, Bahattin Çetin, Burhan Özkan, Bülent Gülçubuk, Ebru Sürmeli, Erhan Ekmen, Gamze Saner, Handan Akçaöz, Özlem Karahan Uysal, Saadettin Karaaslan, Taylan Kıymaz, “Tarımda Risk Yönetimi ve Tarım Sigortaları”, Ziraat Mühendisliği 6. Teknik Kongresi (11-15 Ocak 2005, Ankara), (http://www.zmo.org.tr/resimler/ekler/3a115cbd6f47889_ek.pdf), 3-5; Ali Karaca, Adnan Gültek, Ahmet Savaş İntişah, Bekir Engürülü, Ahmet Karlıoğlu, “Türkiye’de Tarım Sigortaları Uygulamaları”, Ziraat Mühendisliği 7. Teknik Kongresi (11-15 Ocak 2010, Ankara), (http://www.zmo.org.tr/resimler/ekler/28ac9c427302b7a_ek.pdf), 1; Kenan Keskinkılıç, Tarım Sigortacılığı: Dünya ve Türkiye’deki Uygulamaların Değerlendirilmesi, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Adana 2013, 19-28; Gonca Gül Yavuz, “Tarım Sigortası”, Tarımsal Ekonomi Araştırma Enstitüsü Bakış, Aralık 2010, sy.11, n.7, 1.

[18] “Devlet Destekli Tarım Sigortaları Sistemi (TARSİM) 2021 Temel Sunumu”, (https://web.tarsim.gov.tr/havuz/dokumanGoster.doc?_key_=588A0CCE2D31D152E41507A43EF483DC696956KE47QCWSW88P5UO4RB6214012021) (et. 04.02.2021)

[19] 14.06.2005 tarih ve 5363 sayılı Tarım Sigortaları Kanunu, Madde 4-5, 7-8, 13, 16; Tarım Sigortaları Havuzu Çalışma Usul Ve Esasları Hakkında Yönetmelik, Madde 5-7, 20, 27-28; Gültek, İntişah, Engürülü, Karlıoğlu, “Türkiye’de Tarım Sigortaları Uygulamaları”, 4-6.

[20] 14.06.2005 tarih ve 5363 sayılı Tarım Sigortaları Kanunu, Madde 12; Tarım Sigortaları Havuzu Çalışma Usul Ve Esasları Hakkında Yönetmelik, Madde 24.

[21] “Türkiye Tarım Sigortaları Sistemi (TARSİM) 2019 Yılı Sunusu”, (https://www.tarimorman.gov.tr/TRGM/Belgeler/Türkiye Tarım Sigortaları Sistemi (TARSİM) 2019 Yılı Sunusu.pdf) (et. 04.02.2021); Gültek, İntişah, Engürülü, Karlıoğlu, “Türkiye’de Tarım Sigortaları Uygulamaları”, 8.

[22] Gültek, İntişah, Engürülü, Karlıoğlu, “Türkiye’de Tarım Sigortaları Uygulamaları”, 6, 8; “Türkiye Tarım Sigortaları Sistemi (TARSİM) 2019 Yılı Sunusu”, (https://www.tarimorman.gov.tr/TRGM/Belgeler/Türkiye Tarım Sigortaları Sistemi (TARSİM) 2019 Yılı Sunusu.pdf) (et. 04.02.2021)

[23] 5363 sayılı Tarım Sigortaları Kanunu, Madde 11; Tarım Sigortaları Havuzu Çalışma Usul Ve Esasları Hakkında Yönetmelik, Madde 30.

[24] “Türkiye Tarım Sigortaları Sistemi (TARSİM) 2019 Yılı Sunusu”, (https://www.tarimorman.gov.tr/TRGM/Belgeler/Türkiye Tarım Sigortaları Sistemi (TARSİM) 2019 Yılı Sunusu.pdf) (et. 04.02.2021)

[25] Ebû İshâk İbrâhîm b. Mûsâ b. Muhammed eş-Şâtıbî, el-Muvafakât, Huber 1997, 2/17-20.

[26] Ebû’l-Hasan Ali b. Muhammed b. Habîb el-Mâverdî, el-Ahkâmu’s-Sultâniyye ve’l-Vilâyâtü’d-Dîniyye, Kuveyt 1989, 22.

[27] “TARSİM 2019 Faaliyet Raporu”, https://web.tarsim.gov.tr/havuz/faaliyetRaporu/2019/index.html, (et. 04.02.2021), 74.

[28] 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu, Madde, 1402.

[29] H. Erden, N. Gözaydın, İ. Parlatır, T. Tekin, H. Zülfikar, “Kaza” TDK Sözlük, 2/824; Nuray İslatince, “Kara Araçları ve Kaza Sigortaları”, Hayat Dışı Sigortalar, Eskişehir 2013, 50.

[30] Nuray İslatince, “Kara Araçları ve Kaza Sigortaları”, Hayat Dışı Sigortalar, Eskişehir 2013, 50; Milli Eğitim Bakanlığı, Pazarlama ve Perakende, Kaza Sigortası, Ankara 2011, 3.

[31] 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu, Madde, 1507.

[32] 2007/1 sayılı “Sigorta Branşlarına İlişkin Tebliğ”, Madde, 3; Fuat Erdal, Leman Erdal, “Dünyada ve Türkiye’de Sigortanın Gelişimi”, Bankacılık ve Sigortacılığa Giriş, 152;

[33] Fuat Erdal, Leman Erdal, “Dünyada ve Türkiye’de Sigortanın Gelişimi”, Bankacılık ve Sigortacılığa Giriş, 152; Milli Eğitim Bakanlığı, Pazarlama ve Perakende, Kaza Sigortası, 14-17; Nuray İslatince, “Kara Araçları ve Kaza Sigortaları”, Hayat Dışı Sigortalar, 50.

[34] 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu, Madde, 1259; 5684 sayılı Sigortacılık Kanunu, Madde 13; Nuray İslatince, “Kara Araçları ve Kaza Sigortaları”, Hayat Dışı Sigortalar, 32-61; Tufan Çakır, “Genel Sorumluluk Sigortaları” Hayat Dışı Sigortalar, Eskişehir 2013, 128-157; Milli Eğitim Bakanlığı, Pazarlama ve Perakende, Zorunlu Sigorta, Ankara 2007, 3.

[35] Fuat Erdal, Leman Erdal, “Dünyada ve Türkiye’de Sigortanın Gelişimi”, Bankacılık ve Sigortacılığa Giriş, 150; Taylan Acar, Hukuk 2 Ders Notu, Ankara 2007, 47.

[36] 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu, Madde, 1408; Taylan Acar, Hukuk 2 Ders Notu, 47.

[37] Rıdvan Çabukel, Leman Erdal, “Bankacılıkta ve Sigortacılıkta Risk” Bankacılık ve Sigortacılığa Giriş, Eskişehir 2012, 130-131; Milli Eğitim Bakanlığı, Pazarlama ve Perakende, Kaza Sigortası, 30-33; Milli Eğitim Bakanlığı, Pazarlama ve Perakende, Sigorta Hukuku, Ankara 2008, 3-4; Taylan Acar, Hukuk 2 Ders Notu, 48.

[38] Ayşe Mermer, Sigortacılığa Giriş Bankacılık ve Sigortacılık¸ İstanbul Üniversitesi Açık ve Uzaktan Eğitim Fakültesi, yy. ty., 80-84; Fuat Erdal, Leman Erdal, “Sigortacılığın Genel İlkesi ve Yapısı”, Bankacılık ve Sigortacılığa Giriş, T.C. Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir 2012, 147-149; Milli Eğitim Bakanlığı, Pazarlama ve Perakende, Kaza Sigortası, 14-17; Milli Eğitim Bakanlığı, Pazarlama ve Perakende, Zorunlu Sigorta, 12; Taylan Acar, Hukuk 2 Ders Notu, 48.

[39] Fuat Erdal, Leman Erdal, “Dünyada ve Türkiye’de Sigortanın Gelişimi”, Bankacılık ve Sigortacılığa Giriş, 146-147; Milli Eğitim Bakanlığı, Pazarlama ve Perakende, Kaza Sigortası, 33; Milli Eğitim Bakanlığı, Pazarlama ve Perakende, Zorunlu Sigorta, 12; Milli Eğitim Bakanlığı, Pazarlama ve Perakende, Sigorta Hukuku, 5; Taylan Acar, Hukuk 2 Ders Notu, 48.

[40] Fuat Erdal, Leman Erdal, “Dünyada ve Türkiye’de Sigortanın Gelişimi”, Bankacılık ve Sigortacılığa Giriş, 143-148; Milli Eğitim Bakanlığı, Pazarlama ve Perakende, Sigorta Hukuku, 8-9; Taylan Acar, Hukuk 2 Ders Notu, 49-50.

[41] 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu, Madde, 1401.

[42] 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu, Madde, 1459-1463.

[43] 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu, Madde, 1465-1466.

[44] 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu, Madde, 1467.

[45] bk. Mustafa Sabri Efendi, Meseleler Hakkında Cevaplar, 117; Zerkâ, Nizâmu’t-Te’mîn, 25 vd.; Arif Cüveycâtî, (Çev. Ekrem Buğra Ekinci), “İslâm’da Sigorta ve Faiz Hakkında Bir Risale”, 601-615;  Nihat Dalgın, “Sigortanın Meşruiyeti”, İslâmi Sosyal Bilimler Dergisi, Güz 1997, c.3, sy.3, 5-80; “Kaza, Hayat ve İşsizlik Sigortalarına Yeni Bir Yaklaşım”, I. Uluslararası İslâm Ticaret Hukukunun Günümüzdeki Meseleleri Kongresi, 920-927; “Sigorta” DİA, 37/159-163; Abdülkerim Zeydân, Hükmü Akdi’t-Te’mîni fi’ş-Şerîati’l-İslâmiyye,  Hadi Sağlam, “İslâm Hukukuna Göre Sigorta-Riba ve Faiz İlişkisi Görüşlerinin Değerlendirilmesi” e-akademi Hukuk, Ekonomi ve Siyasal Bilimler Aylık İnternet Dergisi, Şubat 2009, sy. 84 (http://www.e-akademi.org/makaleler/hsaglam-1.htm#_ftnref45); “Sigortanın Sosyal ve Özel Sigortalar Şeklindeki Taksiminden Hareketle Ticari ve Yardımlaşma Sigortalarının İslâm Hukuku Açısından Değerlendirilmesi”, Akademik Bakış Dergisi, Temmuz Ağustos 2012, sy. 31, 6-17; Faruk Beşer, “İslâm Şeriatı Açısından Sigorta”, I. Uluslararası İslâm Ticaret Hukukunun Günümüzdeki Meseleleri Kongresi, 851-874; Ali Bardakoğlu, “Hukukî ve Ticarî Hayat”, İlmihal II İslâm ve Toplum, Ankara 2006, 451-465; Orhan Çeker, “Bir Sigorta Müessesesi Uygulama Projesi”, I. Uluslararası İslâm Ticaret Hukukunun Günümüzdeki Meseleleri Kongresi, 964-968; Fahri Demir, “Sigorta (Âkile Müessesesi ve Süftece Muamelesi Işığında Bir Tedkik)”, AÜİFD, c.43, sy.2 (2002), 175-200.

[46] Celalüddin Abdurrahman es-Süyûtî, el-Eşbâh ve’n-Nezâir fî Kavâidi ve Furû’i Fıkhi’ş-Şâfi’iyye, Mekke 1997, 1/102; Bahâuddîn Abdurrahman b. İbrâhîm el-Makdisî, el-Udde Şerhu’l-Umdeti fî Fıkhi İmâmi’s-Sünneti Ahmed b. Hanbel eş-Şeybânî, Beyrut 1997, 441; Ebû’l-Abbâs Şihâbuddîn Ahmed b. Muhammed el-Hamevî, Gamzu Uyûni’l-Besâir Şerhu Kitâbi’l-Eşbâhi ve’n-Nezâir, Beyrut 1985, 1/223, 336; Muhammed b. Ali b. Muhammed b. Ali b. Abdurrahman el-Haskefî, ed-Dürrü’l-Muhtâr Şerhu Tenvîri’l-Ebsâr ve Câmi’i’l-Bihâr¸ Beyrut 2002, 20; Emîr Pâdişâh Muhammed Emîn, Teysîrü’t-Tahrîr alâ Kitâbi’t-Tahrîr fî Usûli’l-Fıkhi’l-Câmi’i beyne Istılâhayi’-Hanefiyyeti ve’ş-Şâfiiyye, Mekke ty., 2/172, 3/315.

[47] Bakara 2/29.

[48] Câsiye 45/13.

[49] İbrahim Kafi Dönmez, “Garar”, DİA, İstanbul 1996, 13/366; İbrahim Paçacı, “Garar”, Dini Kavramlar Sözlüğü, Ankara 2015, 196.

[50] Buhârî, “Buyû’”, 61; Müslim, “Buyû’”, 4; Tirmizî, “Buyû’”, 17; Ebû Dâvûd, “Buyû’”, 25; İbn Mâce, “Ticârât”, 23.

[51] Bk. Ebû Abdillah Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybânî, Kitâbu’l-Asl el-Mu’rûf bi’l-Mebsût¸ Beyrut 1990, 5/65-66, 89, 94; Kemalüddîn Muhammed b. Abdülvâhid İbnu’l-Hümâm es-Sivâsî, Fethu’l-Kadîr ale’l-Hidâye Şerhi Bidâyeti’l-Mübtedî,Beyrut ty., 6/396-397, 411; Fahruddîn Osman b. Ali ez-Zeylaî, Tebyînü’l-Hakâik Şerhu Kenzi’d-Dekâik, Bulak 1314, 4/43-46.

[52] Mesela bk. Zeylaî, Tebyînü’l-Hakâik, 4/46; İbn Hümâm, Fethu’l-Kadîr, 6/411; Ebû’l-Ferec Şemsüddîn Abdurrahman b. Ebû Ömer Muhammed b. Ahmed İbn Kudâme el-Makdisî, eş-Şerhu’l-Kebîr alâ Metni’l-Mukni’, Dâru’l-Kitâbi’l-Arabî, yy. ty., 4/29; Muvaffakuddin Abdullah İbn Kudame el-Makdisi, el-Kâfî fi Fıkhi’l-İmâmi Ahmed b. Hanbel, Beyrut 1994, 2/10.

[53] Şemsü’l-Eimme Şemsüddîn es-Serahsî, Kitâbu’l-Mebsût, İstanbul  1982, 12/139; Alâuddîn Ebû Bekir b. Mes’ûd el-Kâsânî, Bedâi’u’s-Sânâi’ fî Tertîbi’ş-Şerâi’, Beyrut 1986, 5/3; Zeylaî, Tebyînü’l-Hakâik, 4/123; Ebû Abdillah Muhammed b. Yûsuf b. Ebi’l-Kâsım el-Abderî, et-Tâc ve’l-İklîl li-Muhtasari Halîl, Beyrut 1398, 4/365; Muhammed b. Abdillah el-Haraşî, Şerhu Muhtasari Halîl¸ Beyrut ty., 5/69; Muhammed Necîb el-Mutî’î, Kitâbu’l-Mecmû’ Şerhu’l-Mühezzeb li’ş-Şîrâzî (Tekmiletü Haze’l-Kitâb, 3), Cidde ty., 15/357-358; Şemsüddin Muhammed b. el-Hatîb eş-Şirbînî, Muğni’l-Muhtâc ilâ Ma’rifeti Me’ânî Elfâzi’l-Minhâc, Beyrut 1997, 2/437; Ebû’l-Ferec İbn Kudâme, eş-Şerhu’l-Kebîr, 6/250.

[54] TDK, “Kumar”, Güncel Türkçe Sözlük¸ https://sozluk.gov.tr, (et. 11.02.2021)

[55] Mâide, 5/91.

[56] Serahsî, Mebsût¸ 12/109; Zeylaî, Tebyînü’l-Hakâik, 4/131; Muhammed Emîn İbn Âbidîn, Hâşiyetü Reddi’l-Muhtâr ala’d-Dürri’l-Muhtâr Şerhi Tenvîri’l-Ebsâr, İstanbul 1984, 5/21.

[57] Buhârî, “Büyû” 54, 74, 76; Müslim, “Müsâkât”, 81-84, 86-88; Ebu Dâvud, Büyû 12.

[58] Mâide 5/2.

[59] Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu da, 07/04/2005 tarih ve 64 sayılı kararı; Faruk Beşer, “İslâm Şeriatı Açısından Sigorta”, I. Uluslararası İslâm Ticaret Hukukunun Günümüzdeki Meseleleri Kongresi, 866-867.

[60] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el-Mevsîlî, el-İhtiyâr li Ta’lîli’l-Muhtâr,Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut ty., 2/59-60; Haskefî, ed-Dürrü’l-Muhtâr, 581; İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, 1/562, 2/199; Muhammed b. Ahmed b. Cüzey el-Gırnâtî, el-Kavânînü’l-Fıkhiyye fî Telhîsi Mezhebi’l-Mâlikiyye ve’t-Tenbîhi alâ Mezhebi’ş-Şâfiiyye ve’l-Hanefiyye ve’l-Hanbeliyye, Beyrut 2013, 460-461.

[61] Zeynuddîn b. İbrâhîm b. Muhammed İbn Nüceym el-Mısrî, el-Bahru’r-Râik Şerhu Kenzi’d-Dekâik, Beyrut 1997, 366-367; Şihabuddîn Ahmed eş-Şelebî, Hâşiyetü’ş-Şelebî alâ Tebyîni’l-Hakâik Şerhu Kenzi’d-Dekâik¸ Bulak 1314, 4/60; Ebû Bekir b. Ali b. Muhammed el-Haddâd el-Yemenî, el-Cevheretü’n-Neyyiratü alâ Muhtasari’l-Kudûrî, Mektebe-i Hakkaniyye, Pakistan ty., 1/376; Ebû Abdillah Muhammed b. Ali b. Ömer et-Temîmî el-Mâzirî, Şerhu’t-Telkîn, Tunus 2008, 3/145-149.

[62] bk. Buhârî, Diyât, 24; Müslim, Kasâme, 11; Tirmizî, Diyât, 18.

[63] H. Yunus Apaydın, “Kefâlet”, DİA, İstanbul 2002, 25/168; İbrahim Paçacı, “Kefâlet”, Dini Kavramlar Sözlüğü, Ankara 2015, 367-368.

[64] Kâsânî, Bedâi’u’s-Sânâi’, 6/2-11; Ebû’l-Velîd Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Ahmed b. Rüşd el-Kurtubî, Bidâyetü’l-Müctehid Nihâyetü’l-Muktesid, yy. 1982, 2/295-298; Ebû Abdullah Muhammed b. İdrîs eş-Şâfiî, el-Ümm, Beyrut 1393, 3/229-230; Şemsüddin Muhammed b. El-Hatîb eş-Şirbînî, Muğni’l-Muhtâc ilâ Ma’rifeti Meânî Elfâzi’l-Minhâc, 2/198 vd.; Muvaffakuddîn Ebû Muhammed Abdullah b. Ahmed Muhammed İbn Kudâme, el-Muğnî, 5/70 vd.

[65] 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu, madde 1408.

[66] Şemsü’l-Eimme Şemsüddîn es-Serahsî, el-Mebsût, 17/199, 20/3; Kâsânî, Bedâi’u’s-Sanâi’, 6/9-10; İbnu’l-Hümâm, Fethu’l-Kadîr, 7/181, 217.

[67] Serahsî, el-Mebsût, 20/3.

[68] İbn Nüceym, el-Bahru’r-Râik, 366-367; Şelebî, Hâşiyetü’ş-Şelebî, 4/60; Haddâd, el-Cevheretü’n-Neyyira, 1/375-376; Ali Haydar, Dürerü’l-Hükkâm Şerhu Mecelleti’l-Ahkâm, Beyrut ty., 1/639; Ebû Abdillah Muhammed b. Ali b. Ömer et-Temîmî el-Mâzirî, Şerhu’t-Telkîn, Tunus 2008, 3/145-149.

[69] Heyet, el-Fetâvâ’l-Hindiyye (el-Alemgiriyye), 3/277; Zeylaî, Tebyînü’l-Hakâik,4/101; İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, 5/332; Ebû Muhammed Bağdâdî, Mecma’u’d-Damânât, 2/588.

[70] Merginânî, el-Hidâye, 3/90.

[71] Serahsî, el-Mebsût, 20/3.

[72] Kâsânî, Bedâi’u’s-Sanâi’, 6/3.

[73] Ebû Bekir Muhammed b. İbrâhîm b. Munzir en-Nîsâbûrî, el-İcmâ’, Birleşik Arap Emirlikleri 1999, 141; Kâsânî, Bedâi’u’s-Sânâi’, 4/144-145, 6/56; Mevsîlî, el-İhtiyâr, 2/166.

[74] Ebû Bekir Muhammed b. İbrâhîm b. Munzir en-Nîsâbûrî, el-İcmâ’, Birleşik Arap Emirlikleri 2004, 6/230.

[75] İshâk b. Mansûr el-Mervezî, Mesâilü’l-İmâm Ahmed b. Hanbel ve İshâk b. Râhaveyh, Medine 2004,  6/3055

[76] Ebû’l-Berekât Sîdî Ahmed ed-Derdîr, eş-Şerhu’l-Kebîr, (Desûkî ile birlikte) yy., ty., 3/341; Şeyh Muhammed Uleyş, Şerhu Minehi’l-Celîl alâ Muhtasarı’l-Allâmeti Halîl, Tarablus ty., 3/266; Şemsüddin Muhammed ed-Desûkî, Hâşiyetü’d-Desûkî ala’ş-Şerhi’l-Kebîr, yy., ty., 3/341; .

[77] Abdurrahman b. Nâsır es-Sa’dî, el-Fetâvâ es-Sa’diyye, Riyad ty., 374.

[78] Vehbe Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletuh, Dimeşk 1985, 5/161.

[79] Abdullah b. Süleyman b. Menî’, el-İltizâmâtü’ş-Şer’iyye ve’l-Muâvadâtu aleyhâ, 5-19.

[80] Suudi Arabistan Merkez Bankası Şer’î Kurul Sekreterliği, ed-Davâbitu’l-Müstehlasa men Karârâti’l-Hey’eti’ş-Şer’iyyeti li-Banki’l-Bilâd, Riyad 2013, 106.

[81] Serahsî, el-Mebsût, 8/91 vd.; Kâsânî, Bedâi’u’s-Sanâi’, 4/170 vd.; Ebû’l-Hasen Ali b. Ebû Bekir b. Abdülcelîl el-Merginânî, el-Hidâye Şerhu Bidâyeti’l-Mübtedî, İstanbul 1986, 3/274-275; Zeylaî, Tebyînü’l-Hakâik, 5/178 vd.

[82] Kâsânî, Bedâi’u’s-Sanâi’, 4/170.

[83] Erdilek Karabay, Melisa, “Hayat Sigortaları: Kavramsal Çerçevesi ve Tarihsel Gelişimi” Hayat Sigortaları ve Bireysel Emeklilik Sistemi, Eskişehir 2012, 29-30; Akmut, Özdemir, Hayat Sigortası Teori ve Türkiye’deki Uygulama, Ankara 1980, 10-13.

[84] 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu, madde, 1487.

[85] Melisa Erdilek Karabay, “Hayat Sigortaları: Kavramsal Çerçevesi ve Tarihsel Gelişimi” 33-34.

[86] Çoban Çelikdemir, “Hayat Sigortaları Mevzuatı”, Hayat Sigortaları ve Bireysel Emeklilik Sistemi, 59; Tezergil, Seher, “Türkiye’de Hayat Sigortaları Uygulamaları”, Hayat Sigortaları ve Bireysel Emeklilik Sistemi, Eskişehir 2012, 79.

[87] 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu, Madde, 1490/1; Hayat Grubu Sigortaları Yönetmeliği, Madde 3/r; Çoban Çelikdemir, “Hayat Sigortaları Mevzuatı”, 60; Seher Tezergil, “Türkiye’de Hayat Sigortaları Uygulamaları”, 78.

[88] Hayat Grubu Sigortaları Yönetmeliği, Madde 3/s; Neşe Çoban Çelikdemir, “Hayat Sigortaları Mevzuatı”, 60; Tezergil, “Türkiye’de Hayat Sigortaları Uygulamaları”, 78.

[89] 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu, Madde, 1493; Hayat Grubu Sigortaları Yönetmeliği, Madde 3/j; Neşe Çoban Çelikdemir, “Hayat Sigortaları Mevzuatı”, 61; Tezergil, “Türkiye’de Hayat Sigortaları Uygulamaları”, 78.

[90] Çoban Çelikdemir, “Hayat Sigortaları Mevzuatı”, 56.

[91] Çoban Çelikdemir, “Hayat Sigortaları Mevzuatı”, 53; Tezergil, “Türkiye’de Hayat Sigortaları Uygulamaları”, 79.

[92] Hayat Grubu Sigortaları Yönetmeliği, Madde 3/c, ö, t; Çoban Çelikdemir, “Hayat Sigortaları Mevzuatı”, 64; Tezergil, “Türkiye’de Hayat Sigortaları Uygulamaları”, 78.

[93] Çoban Çelikdemir, “Hayat Sigortaları Mevzuatı”, 61-62, 68.

[94] 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu, Madde, 1487; Çoban Çelikdemir, “Hayat Sigortaları Mevzuatı”, 56-57.

[95] 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu, Madde, 1488; Çoban Çelikdemir, “Hayat Sigortaları Mevzuatı”, 57.

[96] 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu, Madde, 1496; Çoban Çelikdemir, “Hayat Sigortaları Mevzuatı”, 57.

[97] Özcan, Hakan, “Hayat Sigortası Ürünleri ve Fiyatlandırma” Hayat Sigortaları ve Bireysel Emeklilik Sistemi, Eskişehir 2012, 102.

[98] Özcan, “Hayat Sigortası Ürünleri” 108-110; “Hayat Sigortaları”, https://www.tsb.org.tr/hayat-sigortalari.aspx?pageID=767, (et. 06.02.2020)

[99] Özcan, “Hayat Sigortası Ürünleri” 108-110

[100] Hayat Grubu Sigortaları Yönetmeliği, Madde 7, 10, 15.

[101] Zerkâ, Nizâmu’t-Te’mîn, 25; Karaman, Helaller ve Haramlar, 210; Dalgın, “Kaza, Hayat ve İşsizlik Sigortalarına Yeni Bir Yaklaşım”, 920-907; “Sigorta”, XXXVII, 163-164.

[102] “Sigorta, Sonuç Bildirisi”, 1062.

[103] Serahsî, el-Mebsût, 20/3; Kâsânî, Bedâi’u’s-Sanâi’, 6/3.

[104] Serahsî, el-Mebsût, 8/5; İbn Hümâm, Fethu’l-Kadîr, 7/8.

[105] Bk. Bakara, 2/275-278; Âl-i İmrân, 3/130;  Ebû Dâvud, “Büyû’” 4; Tirmizî, “Büyû’” 2; İbn Mâce, “Ticârât”, 58; Nesâî, “Ziynet” 25.

[106] Müslim, Müsâkât, 82 (15).

[107] Buhârî, Büyû 54, 74, 76; Ebu Dâvud, Büyû 12 (3348)

[108] Serahsî, Mebsût,12/113; Merginânî, Hidâye, 3-61-62; İbn Hümâm, Fethu’l-Kadîr, 7/4-5; Zeyla’î, Tebyînü’l-Hakâik, 4/85; İbn Kudâme, Muğnî, 4/133-135; Merdâvî, İnsâf, 5/13-14.

[109] Şâfiî, Ümm, 3/24; Nevevî, Mecmû’, 9/392; Şirbînî, Muğni’l-Muhtâc¸2/25.

[110] İbn Rüşd, Bidâyetü’l-Müctehid, 2/106-108.

[111] İbn Hazm, Muhallâ, 8/467-468.

Yorum gönder

You May Have Missed