İbrahim PAÇACI

 

- Ş -

 

Şafiî Mezhebi

 

Şakîk(a)

 

Şarap

 

Şart

 

Şavt

 

Şecce

 

Şefî’

 

Şer’î

 

Şeyhayn

 

Şirâ

 

Şirket

 

Şuf’a

 

 

 

- Ş -

 

Şafiî Mezhebi

 

Dört büyük fıkıh mezhebinden birisi olan Şafiî mezhebi, büyük fakih Ebû Abdullah Muhammed b. İdrîs eş-Şâfiî’nin görüşleri etrafında oluşmuştur. Mezhep İmamının yaşadığı dönem ve mezhepleşme süreci bakımından Hanefî ve Malikî mezhebinden sonra ortaya çıkmış üçüncü büyük Sünnî mezhebidir. Bu mezhebe mensup olan fakihlere ve bu mezhebin görüşüyle amel eden kişilere Şâfiî denir. Şâfiî mezhebi halen, Mısır, Güney Arabistan, Doğu Afrika, Doğu Anadolu’da yayılmıştır. Kısmen Hindistan, Endonezya’da bulunmaktadır.

 

Şâfiî mezhebinin hüküm çıkarmada kullandığı kaynak ve deliller Kitap, sünnet, kıyas ve icma’dır. Sünnetin her çeşidini delil olarak kabul eder. Mürsel hadisleri ise bazı şartlarla delil olarak alır. Şâfiîler, istihsan ve mesâlih-i mürseleyi delil olarak almazlar. Sahabe kavlini de delil olarak kabul etmezler.

 

Şakîk(a)

 

Şakîk(a) tabiri, fıkıh kitaplarının miras bölümlerinde geçmekte olup, anne baba bir erkek kardeşe şakîk; anne baba bir kız kardeşe ise şakîka denir.

 

Şarap

 

Şarap üzümden yapılan bir nevi alkollü içecektir. İslâm'da bütün alkollü içkiler ve uyuşturucu maddeler haram kılınmıştır. Yüce Allâh, Kur’an’da alkollü içkileri ve uyuşturucu maddeleri şiddetle yasaklanmış, şeytan işi pislik olarak nitelendirilmiştir (Maide 5/90). Hz. Peygamber de, “Her sarhoş edici hamrdır. Ve her sarhoş edici haramdır. Kim dünyada hamr içer ve tevbe etmeden, onun tiryakisi olduğu halde ölürse, ahirette şarab içemez.” buyurmuşlardır (Buhârî, Eşribe 1; Müslim, Eşribe, 73). Şarap ve diğer alkollü içkileri ve uyuşturucuları kullanmak, büyük günahlardan olup, içene de had cezasının  tatbik edileceği Hulefâ-i Raşidîn döneminden itibaren kabul edilmiştir.

 

Şart

 

Sözlükte yerine getirilmesi gerekli olan şey anlamına gelen şart, bir fıkıh usulü kavramı olarak, hükmün varlığı kendisine dayanan şeydir; şart bulunmazsa hüküm de bulunmaz, ancak şartın bulunması hükmün bulunmasını gerektirmez. Meselâ abdest namazın şartlarındandır; abdest bulunmazsa namaz olmaz, ancak abdestli olmak namazın vacip olmasını gerektirmez.

 

Şartlar bağlandığı şeye göre, sebebin şartı ve hükmün şartı olmak üzere ikiye ayrılır. Bazen şarta, vaz’î bir hüküm olan sebep bağlanabilir; bu durumda şart, sebebin şartı olur. Meselâ, mirasçı olmanın sebebi akrabalık veya evliliktir. Fakat akrabanın veya eşlerin mirasçı olabilmesi için ölen ile mirasçının aynı din mensubu olması gerekir. Bu şart gerçekleşmemişse, sebep de yok sayılır ve akraba olduğu halde mirasçı olamaz. Bazen de şarta bağlanan, bir hüküm olabilir. Meselâ, abdest namazın şartıdır. Burada teklîfî bir hüküm olan namaz, abdest şartına bağlanmıştır. 

 

Şartlar belirleyen tarafından, şer’î şart ve ca’lî şart kısımlarına ayrılır. Şer’î şart, sebep veya hükmün gerçekleşmesi için Şâri’ tarafından belirlenen şartlardır. Evlenme akdinde şahitlik, zekatta nisap miktarına ulaşan malın üzerinden bir yıl geçmesi, namaz için abdest şer’î şartlardandır.  Ca’lî şart ise, insanlar tarafından kendi hukukî muameleleri ile ilgili olarak ileri sürülen kayıtlardır. Meselâ bir kimsenin, “Şu işim olursa fakirlere 100.000.000 TL sadaka dağıtacağım” demesi, ya da sadece odun taşımak üzere kamyonun kiralanması böyle şartlardandır.

 

Şavt

 

Sözlükte tur, bir turluk koşu, işin bir kısmı, gaye, mesafe gibi anlamlara gelen şavt, dinî bir kavram olarak, tavafta Hacer-i Esved’den başlayıp Hatîmin dışından Kabe’nin etrafında bir defa dolaşmayı; sa’yde de, Sâfâ ile Merve arasındaki her bir gidiş ve gelişi ifade eder. Bir tavaf yedi şavttan oluşmaktadır. Hâcer-i Esved’den başlayıp yedi defa Kâbe’nin etrafında dönmek bir tavaf, her bir dönüş de bir şavttır. Sa’yde Safâ ile Merve arasındaki her bir gidiş ve geliş birer şavttır. Sa’y yedi şavttan oluşmaktadır.

 

Şecce

 

Şecce baş ve yüzdeki yaralara ve yaralamalara denir. Yaralamakla sonuçlanan müessir fiilin kasten olması ve kısas mümkün olması halinde, dinî sorumluluğunun yanında kısas ile cezalandırılması, hata ile olması veya kısas imkanı bulunmaması halinde diyet ile tazmîn (erş) edilmesi öngörülmüştür. (bk. Kısas; Diyet)

 

Şefî’

 

Şefî’, şefaat eden ve şuf’a hakkı ile gayrimenkul veya gayrimenkul hükmündeki yeri cebren alma hakkına sahip olan kişi demektir. (bk. Şefâat, Şuf’a)

 

Şer’î

 

Şeriate uygun, dinî, hukuka uygun anlamlarına gelmektedir. (bk. Şeriat)

 

Şeyhayn

 

Sözlükte iki hoca, iki yaşlı adam anlamlarına gelen şeyhayn, bir kavram olarak hadiste, en makbul iki hadis kitabının yazarı olan İmam Buhârî ve Müslim’e; Hanefî fıkıh literatüründe ise, İmâm-i Azam Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf’a verilen unvandır. Ayrıca dört halifeden Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’e de Şeyhayn denir.

 

Şirâ

 

Sözlükte satın almak ve satmak anlamına gelen şirâ, bir fıkıh terimi olarak alışveriş akdini ifade etmektedir. (bk. Bey’, Büyû’)

 

Şirket

 

Ortaklık anlamına gelen şirket klasik İslâm hukukunda genel olarak, mülk şirketi ve akit şirketi olmak üzere ikiye ayrılır. Mülk şirketi, satın alma, hibe, vasiyeti kabul, mirasçılık gibi sebeplerle bir mal veya hak üzerinde iki veya daha fazla kişinin ortaklığını ifade eder. Buna emlâk şirketi de denir. (bk. Mülk Şirketi.)

 

Akid şirketi ise, iki veya daha fazla kimsenin, sermaye, emek veya kredi imkanlarını belirli ölçüler içinde birleştirmelerini ve elde edecekleri kârı aralarında paylaşmak üzere yaptıkları akiddir. Akid şirketi, diğer akitlerde olduğu gibi, ehliyet sahibi kişilerce, icap ve kabul ile kurulur. Şirkette kârdan hisse alabilmesi için ortağın ya çalışması, ya sermayeye katkıda bulunması, yahut da tazmîn sorumluluğu taşıması gerekir. Ortaklar birbirlerinin emînidirler; bu nedenle elinde bulunan sermâyenin kusursuz olarak tamamen veya kısman helak olması halinde tazmîn sorumluluğu yoktur.

 

Akid şirketi, sermaye ve kârın paylaşımı konusunda eşit olup olmaması ve ortakların yetki ve sorumlulukları bakımından mufâvada ve inân şirketi kısımlarına ayrılır. Mufâvada şirketi; eşitlik üzerine kurulan bir tür ortaklıktır. Tarafların şirkete sermaye olabilecek bütün mallarını ortaklığa dahil ederek sermaye ve hisselerinin eşit olması ve kârın da aralarında eşit olarak paylaşılması şartıyla kurulan şirkettir. Bu şekilde kurulan şirkette ortaklar  birbirlerin vekili ve kefili olurlar. Ancak, bu şekilde bir şirketin kurulabilmesi ve devam ettirilebilmesi imkansız denecek kadar zordur. Belki babalarından miras kalan mal dışında malları bulunmayan ve bunu şirketlerine sermaye yapan kardeşlerin kurabileceği bir şirkettir. İnân şirketi ise, sermaye ve kârda eşitlik şartı bulunmayan ortaklıktır. İnan şirketinde ortaklar birbirlerin vekili olmakla birlikte, aralarında kefalet bulunmaz. Kâr payları taraflarca tespit edilen oranda taksim edilir. İçlerinden birine oranın dışında, kârdan muayyen bir miktar verilmesi caiz değildir.

 

Akit şirketi, ortaya konan sermaye bakımından emvâl, a’mâl ve vücûh şirketi şeklinde üçe ayrılır. Emvâl şirketi;ortaklardan her birinin, sermaye olmak üzere bir miktar mal ortaya koyup, bununla yapacakları ticaretten doğacak kârı paylaşmak üzere kurdukları şirkettir. Sermaye ve kârda eşitlik üzerine kurulan mufavada şirketi şeklinde kurulabileceği gibi farklı sermaye ve farklı kâr oranları tespit etmek suretiyle inan şirketi şeklinde de kurulabilir. Emvâl şirketinde sermayenin nakit olması gerekir. Nakit değil de bir mal ile ortaklık kurulmak istenirse, bunlar satılır ve sermaye olarak konur. A’malşirketi (sanayi şirketi), iki veya daha fazla şahsın belli bir işi yapmak üzere kurdukları emeğe dayalı iş gücü ortaklığıdır. Bu şirkette ortaklar işlerini sermaye eder ve başkalarından iş alarak elde edecekleri kazancı aralarında paylaşırlar. Vücûhşirketi (itibar şirketi),ortakların sermayesiz, sadece kredileriyle kurdukları kredi ve itibar ortaklığıdır. Bu şirkette, ortakların sermayeleri bulunmamakla birlikte, kendi itibarlarını kullanarak veresiye mal alıp satmak suretiyle ticaret yaparlar ve bundan elde ettikleri karı aralarında paylaşırlar. Vücûh şirketide veresi olarak alınan malda ortakların hisselerinin eşit olması şart değildir; tazmîn sorumluluğu ve kârdan alacakları hisseler de hisse nispetine göre olur.

 

Şuf’a

 

Bir fıkıh kavramı olan şüf’a, satılan bir mülkü, satın alana kaça mal oldu ise, o miktar karşılığında mülkiyetine geçirme yetkisi veren bir haktır. Buna göre bir şahıs bir akarını, şuf’a hakkı bulunmayan birisine satsa, şuf’a hakkına sahip üçüncü şahıs, satım bedelini ve diğer masrafları ödeyerek akarı cebren satın alabilir. Hak sahibine şefî’, satılan mala da meşfû’ denir.Şuf’a hakkı şefî’e mülkiyeti zorla alma hakkı vermenin yanında, akarın maliki ya da müşterisine, bu akarı bedeli karşılığında şuf’a hakkı sahibine teslim etme mükellefiyeti de yükler.

 

Şuf’a hakkı yalnızca akarlarda söz konusudur; mülk akar dışındaki mallar şüf’a hakkına konu olmaz. Bir akarda şuf’a hakkının doğmasının sebepleri, malda ortaklık, irtifak haklarında ortaklık, bitişik komşuluk şeklinde sıralanabilir. Farklı gruplardan şuf’a hakkına sahip kişiler bir arada bulunması halinde, öncelikle ortak olanın hakkıdır. Bundan sonra irtifak haklarında ortak olanlar, daha sonra da bitişik komşular hak sahibidirler. Şuf’a hakkının doğması için, akarın bir bedel karşılığında sahibinin mülkiyetinden çıkmış olması, şuf’a hakkı sahibi kişinin satışa rıza göstermiş olmaması gerekir.