İbrahim PAÇACI

 

- S -

 

Sâ’

 

Sadaka

 

Sadaka-i Fıtır

 

Saf

 

Safâ ve Merve

 

Sahib-i Tertîb

 

Sahur

 

Sâî

 

Sâime

 

Salâ

 

Salât

 

Sanayi Şirketi (Şirket-i A’mal)

 

Sarf

 

Sarih

 

Sârik

 

Savm

 

Sa’y

 

Sayd

 

Sebep

 

Secde

 

Sedd-i Zerîa (Sedd-i Zerâyi’)

 

Sefâhet

 

Sefih

 

Sehiv Secdesi

 

Sekr

 

Selem

 

Semen

 

Setr-i Avret

 

Sev’eteyn

 

Sevm-i Nazar

 

Sevm-i Şirâ

 

Sıyam

 

Sinn-i Buluğ

 

Si’r

 

Sirkat

 

Suç

 

Sulh

 

Sücûd

 

Süftece

 

Süknâ

 

Süt Akrabalığı

 

Sütre

 

 

 

- S -

 

Sâ’

 

Sâ', eskiden kullanılan bin dirhemlik bir ölçeğin ismidir. Genellikle buğday, arpa gibi hububâtın ölçüldüğü sâ’, günümüzde kabul edilen ondalık sisteme dayalı gram, kilogram gibi ölçülere göre, bir sâ’ ise 2,917 gr. gelmektedir.

 

Sadaka

 

Allâh Teâlâ’nın rızasını kazanmak niyetiyle, karşılıksız olarak fakir ve muhtaçlara yardım etme, iyilik ve ihsanda bulunma demektir. Farz, vacip ve mendub şeklinde taksim edilebilir. Zekât ve zaruret derecesinde ihtiyaç içerisinde bulunan kimseye yardım etmek farz, sadaka-i fıtır vacip ve diğerleri ise menduptur. (bk. Zekât, Sadaka-i Fıtır)

 

Hz. Peygamber sadaka ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur: “Güneşin doğduğu her yeni günde kişiye, her bir mafsalı için bir sadaka vermesi gerekir. İki kişi arasında adâlet yapman bir sadakadır. Kişiye hayvanını yüklerken yardım etmen bir sadakadır. Güzel söz sadakadır, namaza gitmek üzere attığın her adım sadakadır. Yoldan rahatsız edici bir şeyi kaldırıp atman sadakadır.” (Buhârî, Cihâd, 72, 128; Müslim, Müsâfirûn, 84). Başka bir hadislerinde de, “Kardeşine karşı izhar edeceğin tebessümün bir sadakadır. Emr-i bi'l-mâ'rufun ve nehy-i ani'l-münkerin sadakadır. Yolunu kaybeden kimseye yolu gösterivermen sadakadır; gözü sakat kimse için görüvermen sadakadır; yoldan taş, diken, kemik (gibi şeyleri) kaldırıp atman sadakadır; kovandan kardeşinin kovasına su boşaltman sadakadır.” buyurmuştur (Tirmizî, Birr, 36).

 

Sadaka-i Fıtır

 

Halk arasında fitre de denilen sadaka-i fıtır, sadaka ve iftar etme, Ramazan Bayramı, yaratılış anlamına gelen fıtır kelimelerinin bileşiminden meydana gelmiştir. Sadaka-i fıtır, dinen zengin olarak Ramazan ayının sonuna yetişen Müslümanın belirli kimselere vermesi vacip olan bir sadakadır.

 

Sadaka-i fıtır, borcundan ve aslî ihtiyaçlarının dışında, 80,18 gr. altın veya onun değerinde paraya sahip her Müslümana vaciptir. Bunda, zekatta olduğu gibi, malın nâmî olması ve üzerinden bir yıl geçmesi gibi bir şart söz konusu değildir. Dinen zengin olan çocuk ve delinin malından velî veya vasîsi verir. Bu sadakanın vacip olma zamanı Ramazan Bayramının birinci günü olmakla birlikte, Bayramdan önce de verilebilir. Bayramdan önce verilmesi daha iyidir. Bununla birlikte, Bayram günü veya daha sonra da verilebilir.

 

Sadaka-i fıtır, Hz. Peygamber devrinde 1/2 sa’ (1460 gr.) buğday veya 1 sa’ (2917 gr.) arpa, kuru üzüm ya da hurma olarak verilmekteydi. Bunlar o dönemde, toplumun temel tüketim maddeleri olup, miktarlar arasında da denklik bulunmaktaydı. Diğer taraftan fitrenin hedefi, bir fakirin içinde yaşadığı toplumun hayat standardına göre bir günlük yiyeceğinin karşılanması, böylece bayram sevincine iştirak etmesidir. Bu sebeplerle, günümüzde sadaka-i fıtırın sayılan maddelerde ve o ölçülerde verilmesi, sadakanın gayesini gerçekleştireceği söylenemez. Bu nedenle, herkesin çevre, statü ve bölge ihtiyaçlarına göre, bir şahsın bir günlük yiyeceğini sağlayacak miktarı ölçü alması isabetli olacaktır. Yüce Allâh yemin keffaretiyle ilgili olarak, “Ailenize yedirdiğiniz yemeğin orta hallisinden” (Maide 5/89) buyurmak suretiyle ölçüyü göstermiştir. Buna göre herkes ortalama olarak tükettiği yiyecek maddelerinden fitresini hesaplamalıdır.

 

Dinen zengin sayılanlara, usul (anne, baba, dedeler ve nineler), furua (oğul, kız ve torunlar) ve bakmakla yükümlü olduğu kimselere sadaka-i fıtır verilmez. Bir kimse, fitresini bir fakire verebileceği gibi, birkaç fakire de dağıtabilir.

 

Saf

 

Saf, cemaatle kılınan namazlarda, cemaatin aynı hizada durmalarını ifade etmektedir. Cemaatle namaz kılınırken, imama uyan sadece bir erkek ise, topuğu imamınkinden birez geride olacak şekilde imamın sağında durur. Bir özür bulunmaksızın solunda veya arkasında durması mekruhtur. Kadın ise imamın arkasına durur. Bir erkek ve bir kadın olması halinde, erkek imamın sağına, kadın ise arkasına dururlar. İmama uyanlar birden fazla ise, imamın arkasına aynı hizada dururlar. Cemaatin çak sayıda erkek ve kadınlardan oluşması halinde, önce erkekler, daha sonra erkek çocuklar ve daha sonra da kadınlar saf tutarlar. Kadınların erkeklerle aynı hizada durmaları caiz değildir. (bk. Muhâzât-ı Nisâ)

 

Safların arasında boşluk bırakılmaması ve düzgün olması gerekir. Hz. Peygamber, “Safları düzeltin! Çünkü saffı düzeltmek namazın tamamındandır” buyurmuşlardır (Müslim, Salât, 124). Erkekler için safların en faziletlisi birinci saftır; daha sonra ikinci, ondan sonra üçüncü ve böylece devam eder.

 

Safâ ve Merve

 

Kâbe’nin doğusunda bulunan iki küçü tepeciğin isimleridir. Bugün Mescid-i Haramın duvarı ile bitişik haldedir. Kur’an-ı Kerim’de Safa ve Merve ile ilgili olarak; “Şüphe yok ki, Safa ile Merve Allah'ın koyduğu nişanlardandır. Her kim Beytullah'ı ziyaret eder veya umre yaparsa onları tavaf etmesinde kendisine bir günah yoktur. Her kim gönüllü olarak bir iyilik yaparsa şüphesiz Allah kabul eder ve (yapılanı) hakkıyla bilir.” buyurulmaktadır (Bakara 2/158). İki tepe arasındaki mesafe 350 m. olup, hac menasikinden olan sa’y, bu iki tepe arasında yapılır. (bk. Sa’y)

 

Sahib-i Tertîb

 

Tertîb sözlükte düzenli, sıralı anlamına gelmektedir. Sahib-i tertîb ise, sıra, düzen sahibi demektir. Dinî bir kavram olarak ise, üzerinde kazaya kalmış namaz borcu bulunmadığından veya kazaya kalan namazlarının toplam sıyısı beş vakti geçmediğinden, namazda sıra gözetmesi gereken kimse demektir.

 

Tertib sahibi olan kimsenin günlük namazlarını kılarken veya kaza ederken namazın tertibini bozmaması, vakitleri sırasına göre kılması gerekir. Ayrıca bir farz namazını vaktinde kılmamış olması halinde, daha sonraki vakit namazını kılmadan önce bunu kaza etmesi lazımdır.

 

Kazaya kalan namazların sayısının altı vakit veya daha fazla olması, kaza namazı kılınması halinde vaktin namazını kılacak kadar vakit bulunmaması veya kılınmayan namaz olduğunun hatırlanmaması halinde tertibe riayet etmek zorunlu değildir.

 

Sahur

 

Oruç tutacak kişilerin imsak vaktinden önce gece yedikleri yemeğe sahur denir. Sahur oruca dayanma gücü verdiğinden, sahura kalkmak müstehaptır. Hz. Peygamber, “Sahur yeyiniz; çünkü sahurda bereket vardır” buyurmuştur (Buhârî, Savm, 20; Müslim, Sıyam, 9). İftarda acele etmek, sahuru geciktirmek sünnettir. Ayrıca sahur vakti, duaların makbul olduğu vakitlerden biridir.

 

Sâî

 

Sözlükte tahsildar, müvezzi, koğucu gibi anlamlara gelen sâî, dinî bir kavram olarak, zekat toplayıcısı anlamına gelir. Sâî, emvâl-i zahire denilen, hayvan ve toprak mahsullerinin zekatını toplamak üzere görevlendirilen vergi tahsildarıdır. Söz konusu malların orta hallilerinden zekatını toplayarak, zekat sarf yerlerine harcanmak üzere hazineye irat kaydeder. Sâînin ücreti, toplanan zekattan verilebilir. Kur’an-ı Kerimde, “Sadakalar (zekâtlar) Allah'tan bir farz olarak ancak, yoksullara, düşkünlere, zekât toplayan memurlara, gönülleri (İslâm'a) ısındırılacak olanlara, (hürriyetlerini satın almaya çalışan) kölelere, borçlulara, Allah yolunda çalışıp cihad edenlere, yolcuya mahsustur. Allah pek iyi bilendir, hikmet sahibidir.” buyurulmaktadır (Tevbe 9/60).

 

Sâime

 

Sözlükte kendi başına olup istediği yere giden, serbest, otamaya bırakılan gibi anlamlara gelen sâime, dini bir kavram olarak, senenin çoğunu meralarda otlayarak geçiren hayvanları ifade etmektedir. Bunun karşıtı olarak, yemle beslenen hayvanlara ma’lûfe; ziraat, nakliyat gibi işlerde kullanılan hayvanlara da âmile denir.

 

Üretmek, süt veya yün almak amacıyla beslenen sâime, nisap miktarına ulaştıkları takdirde zekâta tabidirler. Hz. Peygamber, hangi hayvanlardan ne kadar zekat alınacağı ve nisaplaranı yazmış olduğu uzun hadislerinde, zekatın sâimeden alınacağına işaret etmektedir (Buhâri, Zekât, 33, 34, 35, 37, 38, 39, 40; Ebû Dâvûd, Zekât 4; Nesâi, Zekât, 5). Buna göre senenin çoğunu meralarda otlayarak geçiren koyun, keçi, sığır, manda ve develer nisap miktarına ulaşınca zekatları verilmesi gerekir. Devenin nisabı 5 deve, sığırın nisabı 30 sığır ve koyunun nisabı da 40 koyundur.

 

Yılın çoğunu yemle beslenen ma’lûfe, başka bir ifadeyle besi hayvanları ile ziraat, nakliyat gibi işlerde kullanılan âmile hayvanlar için zekat gerekmez. Ancak besi hayvanı ticaret için yapılıyor ve üzerinden de bir sene geçmiş ise, diğer ticaret mallarında olduğu gibi harcamaları düşürülerek zekatı verilir.

 

Salâ

 

Salâ, Cuma ve cenaze namazlarını ilan etmek amacıyla minarelerden, Hz. Muhammed ve diğer peygamberler için okunan salavâta denir. Bu uygulama Hz. Peygamber ve ilk dönemlerde bulunmadığı halde, daha sonra ortaya çıkmıştır.

 

Salât

 

bk. Namaz.

 

Sanayi Şirketi (Şirket-i A’mal)

 

İslâm hukukunda, iki veya daha fazla şahsın belli bir işi yapmak üzere kurdukları emeğe dayalı iş gücü ortaklığıdır. (bk. Şirket)

 

Sarf

 

Sözlükte çevirmek, döndürmek, halis yapmak, harcamak, para bozdurmak gibi anlamlara gelen sarf, bir fıkıh kavramı olarak, altın, gümüş veya nakit paraların kendi cinsleriyle veya diğer para cinsleriyle değişimini ifade eder.

 

Sarf akdinde, faiz amaçlı kullanılması ihtimalinden hareketle, iki bedelin de peşin olarak ödenmesi şart koşulmuştur. Hz. Peygamber, altının gümüş mukabilinde veresiye satılmasını yasaklamış (Buhârî, Büyû, 80, 8; Müslim, Müsakât, 87; Nesâî, Büyû 49); “Altın altınla peşin olmazsa ribâdır.” buyurmuşlardır (Müslim, Musâkât, 79; Ebu Dâvud, Büyû, 12).

 

Bunun yanında altının altınla, gümüşün gümüşle veya aynı cins paranın kendi cinsleriyle değişiminde, miktarların eşit olması da şarttır. Hz. Peygamber, “Altın altınla, gümüş gümüşle, buğday buğdayla, arpa arpayla, hurma hurma ile, tuz tuzla başbaşa misliyle, peşin olarak satılır. Kim artırır veya artırılmasını taleb ederse ribâya girmiştir. Bu işte alan da veren de birdir.  buyurmuştur (Müslim, Müsâkât, 82). Ancak bu şart, altının altınla, Türk Lirasının Türk Lirasıyla veya Doların Dolarla değişiminde olduğu gibi aynı cinslerin birbirleriyle değişiminde söz konusudur. Farklı cinslerin değişiminde, peşin olarak değiştirilmesi gerekmekle birlikte, miktarlarının eşit olması şart değildir.

 

Sarih

 

Sözlükte açık, vâzıh, zâhir, halis gibi anlamlara gelen sarîh, bir fıkıh usulü terimi olarak,1 kendisinden kastedilen manâ açıkça anlaşılan lafızları ifade eder. Fıkıh usulünde lafızlar, delâlet bakımından, apaçık lafızlar ve bu şekilde açıklığa sahip olmayan lafızlar şeklinde ikiye ayrılır. Açık lafızlar, hükme apaçık bir şekilde delâlet ettiğinden, bunların gereğine göre teklif mümkündür. Lafızlar, açıklığına ve delâletlerinin kuvvetlerine göre dörde ayrılır; zâhir, nass, müfesser ve muhkem. Delalet bakımından en kuvvetlisi muhkem, en aşağı mertebede olanı da zâhirdir. (bk. Zâhir, Nass, Müfesser, Muhkem)

 

Sârik

 

Sârik hırsızlık yapan demektir. Hırsızlık yapmaya ise sirkat denir. (bk. Sirkat)

 

Savm

 

bk. Oruç.

 

Sa’y

 

Sözlükte çalışmak, çalışıp kazanmak, gayret etmek, kastetmek, koşmak, yürümek gibi anlamlara gelen sa’y, dinî bir terim olarak, hac ve umre esnasında Kâbe’nin doğusundaki Safâ ve Merve denilen iki tepenin arasında, Safâ’dan başlayıp Merve’de tamamlanmak üzere yedi defa gidip gelmeyi ifade eder. Safâ ile Merve arasındaki mesafeye, sa’y edilen yer anmalına mes’â denir.

 

Sa’y hac ve umrenin vaciplerinden olup, geçerli olması için, hac veya umre için; ihramlı olarak yapılan muteber bir tavaftan sonra yapılması, Safâ’dan başlayıp Merve’de son bulması gerekir. Sa’y hac için yapılıyorsa, hac ayları başladıktan sonra yapılmalıdır.

 

Sa’yi yedi şavta tamamlamak ve bir mazeret bulunmadıkça yürüyerek yapmak sa’yin vaciplerini oluşturur. Sünnetine uygun olarak sa’yin yapılışı şöyledir: Tavaftan sonra ara vermeden Hacerü’l-Esved istilâm edilerek Safâ tepesine çıkılır, sa’y yapmaya niyet edip, tekbir, tehlil, zikir ve dua okuyarak Merve’ye doğru yürür. Erkekler yeşil ışıklı sütunların arasında hervele yapar. Merve’ye varınca Kâbe’ye yönelinerek tekbir, tehlil getirir. Böylece sa’yin ilk şavtı yapılmış olur. Aynı şekilde, Safâ’dan Merve’ye dört gidiş, Merve’den Safâ’ya üç dönüş olmak üzere yedi şavt bitince sa’y tamamlanmış olur. Sa’yin abdestli olarak yapılması, elbise ve bedende namaza mani pisliğin bulunmaması da, sa’yin sünnetlerindendir.

 

Sayd

 

Sayd avlanma anlamına gelmekte olup, tabiatı itibariyle yabanî, insandan kaçan ve normal yollarla elde edilemeyen hayvanların yakalanmasını ifade eder. Eti yenen hayvanların eti ve diğer cüzleri için, eti yenmeyen hayvanların ise deri, kıl, diş gibi cüzlerinden yararlanmak ya da zararlarından kurtulmak için avlanmaları caizdir. Ancak bununla birlikte, avlanmanın çevre ve ekolojik dengeye zarar vermemesi, hayvan neslini yok etmemesine özen gösterilmelidir. Bu konuda yetkili mercilerin almış oldukları tedbirler ve kısıtlamalar hukuken ve dinen de bağlayıcıdırlar.

 

Avlanan hayvanın etinin yenebilmesi için; av yapan kişinin, dinen hayvan kesmeye ehil olması gerekir, müşriklerin avladıkları ve temyiz gücüne sahip olmayan çocuk ve delilerin avladıkları helal olmaz. Ayrıca, avcının ihramlı olmaması, ava niyet etmiş veya avın üzerine avcı hayvanını salmış olması, silahı kullanırken veya hayvanı salarken besmele çekmesi gerekir. Avcı hayvanın kendisinin yakalaması halinde ve avlananın kasten besmeleyi terk etmesi halinde avın eti yenmez. Avcının, silahını attıktan veya avcı hayvanını saldıktan sonra oyalanmadan av hayvanının peşine gitmesi gerekir; ölmeden yetişmesi halinde dinî usule göre boğazlanmalıdır.

 

Avlanan hayvanın yenebilmesi için, eti yenen hayvanlardan olması, yaratılış bakımından vahşi olması, avlanan hayvan yaralı olarak ele geçirilir ve kesme imkanı bulunursa, dinî usule göre kesilmesi, avlanılan hayvanın kesimden önce ölmesi halinde, ölümünün bu avlanmadan olması gerekir.

 

Sebep

 

Bir fıkıh terimi olarak sebep, Allâh Teâlâ’nın, hükmün varlığı için bir emare olarak belirttiği mazbut ve açık bir şeydir. Sebepler, teklîfî hükümlerin varlığına etkili değildir; sadece onların ortaya çıkması için birer emaredir. Sebep bulunduğunda veya teşekkül ettiğinde hüküm mevcut olur; bulunmadığında ise mevcut olmaz. Meselâ, nisap miktarı mala sahip olmak, zekatın farz olmasının sebebidir. Nisap miktarı malın mevcut olması halinde zekat farz olur; böyle mal yok ise zekat farz olmaz.

 

Sebep mükellefin fiili olup olmaması açısından ikiye ayrılır: a) mükellefin fiili olmayan sebep, b) mükellefin fiili olan ve onun gücü dahilinde bulunan sebep. Namazın farz olması için vakitler, miras için akrabalık mükellefin fiili olmayan sebeplerdendir. Bir malın mülkiyetinin kazınılması için alışveriş akdi ise mükellefin fiili olan sebeplerdendir.

 

Sebep, Allâh Teâlâ’nın hükmü ve iradesi ile olması sebebiyle, kişiler sonucu arzu etmemiş olsalar, kastetmeseler de, sonuç sebebe bağlanır. Meselâ, kişi mülkiyetin kendisine geçmesini kastetmemiş olsa da, alışveriş akdinde mülkiyet kendine intikal eder. Aynı şekilde, nikah akdi, karı koca ilişkisinin helal olmasının sebebidir. Bunu kastetmeden, hatta istemeden nikahlanmış olsalar da sonuç sebebe bağlanır; yani birbirlerine helal olurlar.

 

Secde

 

Sözlükte itaat ve tevâzu içinde eğilmek, boyun eğmek, yere kapanmak, yüzü yere sürmek gibi anlamlara gelen secde, dinî bir kavram olarak, Allâh’ın emirlerine boyun eğmek, Allâh’a kulluk etmek maksadıyla ayaklar, dizler ve ellerle beraber alnın yere konması demektir.

 

Kur’an-ı Kerim’de secde kelimesi, hem ıstılah anlamında, hem de sözlük manasına uygun olarak itaat etmek, boyun eğmek anlamında kullanılmıştır. Yüce Allâh, “Görmez misin ki, göklerde olanlar ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah'a secde ediyor; birçoğunun üzerine de azap hak olmuştur. Allah kimi hor ve hakir kılarsa, artık onu değerli kılacak bir kimse yoktur. Şüphesiz Allah dilediğini yapar.” (Hacc 22/18); “Göklerde ve yerde bulunanların hepsi, ister istemez Allah'a secde ederler.” (Ra’d 13/15) buyurmuştur.

 

Istılah manasında, Allâh’a ibadet etmek maksadıyla alnı yere koymak namaz içerisinde ve müstakil olmak üzere ikiye ayrılır. Namaz içerisinde secde yapmak namazın rükunlarından olup farzdır. Tilâvet secdesi, sehiv secdesi ise, müstakil olarak yapılan secdeler olup, genel olarak vaciptir. Ayrıca, bir nimete nail olmaktan veya bir felâket ve musibetten kurtulmaktan dolayı yapılan şükür secdesi de müstakil bir secde olup, müstehaptır. (bk. Sücût, Sehiv Secdesi, Tilâvet Secdesi)

 

Sedd-i Zerîa (Sedd-i Zerâyi’)

 

Sedd kelimesi, kapatmak, engellemek; zerîa kelimesi ise, sebep, vesîle anlamlarına gelmektedir. Bir fıkıh terimi olarak sedd-i zerîa ise, harama vesîle olan şeylerin de yasak olmasını ifade eder. (bk. Zerâyi’)

 

Sefâhet

 

Sözlükte câhil olmak, malı saçıp savurmak anlamına gelen sefâhet, fıkıh usulünde, semâvî olmayan ehliyet ârızalarından olup, aklî melekeleri yerinde olmakla beraber, kişiyi aklın ve dînî esasların gereğine aykırı tarzda davranmaya sevk eden tedbirsizlik halidir. Fakihler arasında daha çok, aklı selimin normal saymayacağı şekilde malı saçıp savurma anlamında kullanılmıştır. Bu şekilde malını saçıp savuran kimseye de sefîh denir.

 

Sefihin aklî melekeleri yerinde olduğundan, ehliyeti ortadan kalkmaz. Bu nedenle, namaz, oruç, zekat gibi ibadetlerle yükümlüdür; işlemiş olduğu suçlardan dolayı cezâî sorumluluğu tamdır; malî olmayan tasarrufları muteberdir. Ancak sefîh, malının korunması ve kendisinin bir süre sonra başkalarına muhtaç hale gelmemesi için, malî akit ve tasarrufları bakımından hacir altına alınır. Fakihlerin çoğunluğu ister sefih olarak buluğ çağına ulaşsın, isterse reşid olarak buluğa erdiği halde daha sonra sefih olsun, hacir konulacağını kabul etmişlerdir. Ancak Ebû Hanîfe ve talebesi Züfer’e göre, daha sonradan sefih olan kimseye hacir konulamaz. Fakat sefih olarak ergenlik çağına ulaşan kimsenin, yirmibeş yaşına kadar malı kendine teslim edilmez.

 

Sefîhe hacir konması halinde, malî tasarrufları açısından mümeyyiz çocuk gibidir; tamamen menfaatine olan tasarrufları geçerlidir, tamamen zararına olan tasarrufları ise geçersizdir. Buna karşılık hem zarara, hem de yarara ihtimali olan alışveriş gibi tasarrufları ise kanûnî temsilcisinin iznine bağlıdır.

 

Sefih

 

Sözlükte ahmak, cahil, malını israf edip savuran anlamına gelen sefîh, bir fıkıh usulü terimi olarak, malını yerli yersiz saçıp savuran kimse demektir. Bu duruma sefâhet denir. (bk. Sefâhet)

 

Sehiv Secdesi

 

Sehiv sözlükte yanılma, gaflet gibi anlamlara gelmektedir. Dinî bir kavram olarak sehiv secdesi ise, namazda yapılan yanılmadan dolayı, namazın sonunda secde etmek demektir.

 

Namazda, unutarak bir rüknün geciktirilmesi, bulunduğu yerden öne alınması, tekrarlanması, bir vacibin terk edilmesi, geciktirilmesi veya değiştirilmesi halinde, noksanlığın telafi edilmesi için sehiv secdesi yapılması vacip olur. Farzlardan birinin unutularak veya bilerek yapılmaması veya vaciplerden birinin bilerek terk edilmesi durumunda sehiv secdesi yapılmaz, namazın tekrar kılınması gerekir.

 

Namazda sehiv secdesi gerektiren bir hata yapılırsa, namazın son oturuşunda yalnız “Ettehiyyatü” okunarak sağ tarafa selam verdikten sonra; “Allahu Ekber” diyerek secdeye varılır. İki defa secde yapıldıktan sonra oturulur ve Ettehiyyatü, Allahümme Salli, Barik ve Rabbenâ duaları okunarak selam verilir.

 

Cemaatle namaz kılınırken, imam sehiv secdesi gerektiren bir şey yaparsa, hem imamın, hem de kendisine uyan cemaatin sehiv secdesi yapması vacip olur. Fakat, imama uyan  bir kimsenin sehiv secdesi gerektiren bir hatasından dolayı, ne kendisinin ne de imamın sehiv secdesi yapması gerekmez.

 

Sehiv secdesi yapması gereken kişi, selam verip namazdan çıktıktan sonra aklına gelirse, göğsünü kıbleden çevirmediği ve konuşmadığı sürece bu secdeyi yapması gerekir.

 

Sekr

 

Sekr sarhoşluk demek olup, sıvı veya katı alkollü içki ya da keyif verici bir madde kullanılmasıyla aklın örtülmesi anlamına gelmektedir.

 

İslâm dîni, sarhoşluk veren şeylerin kullanılmasını kesin bir şekilde haram kılınarak şeytan işi pislikler olduğu bildirilmiştir (Maide 5/90). Hz. Peygamber de, “çoğu sarhoşluk veren şeyin azı da haramdır” (Tirmizî, Eşribe, 3);içkiden sakının, çünkü bütün pisliklerin anasıdır” (Camiu’l-Usul fî Ehadîsi’r-Rasûl, V/103) buyurmuştur. Sarhoşluğun toplum hayatı ve sağlığa verdiği zararların yanında insanın aklını örtüp, ne dediğini bilmez bir hale getirdiğinden, Hulefâ-i Raşidîn döneminden itibaren sarhoşa had cezası tatbik edileceği kabul edilmiştir.

 

Sarhoşun ne yaptığını bilmemesi sebebiyle, ayrıca sarhoşluğun kişinin ehliyetine tesir edip etmeyeceği de fıkıhçılar arasında tartışılmıştır. Bu bakımdan sarhoşluk, haram olan ve haram olmayan yoldan meydana gelen sarhoşluk olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Haram olan yoldan meydana gelen sarhoşluğun ehliyete bir etkisi yoktur. Böyle sarhoş olan kimse, sarhoşluk veren şeyi kullanmanın günahı yanında sorumlu olduğu ibadetleri zamanında yerine getirmemenin de günahını üstlenir. Ayrıca bu kişinin yapmış olduğu tasarrufları geçerli, işlemiş olduğu suçlardan dolayı da cezâi sorumluluğu bulunmaktadır.

 

Haram olmayan yoldan sarhoşluk, bir ilacın kullanılması, susuzluktan ölecek kimsenin alkollü içki içmesi veya tehdit altında zorla alkollü madde kullanılması şeklinde olabilir. Bu şekilde sarhoş olan kimse, alkollü maddeyi kullanmaktan dolayı sorumlu, günahkar olmaz. Bunun yanında kavlî tasarrufları geçersiz ve cezaî sorumluluğu yoktur. Ancak, başkasına vermiş olduğu zararları tazmîn etmekle mükelleftir.

 

Selem

 

Sözlükte boyun eğme, harpsiz esir alma, palamut ağacı gibi anlamlara gelen selem, bir fıkıh kavramı olarak, peşin para ile veresiye mal almak demektir. Selem akdi, vadeli alışverişin tersidir; vadeli alışverişte bedel veresiye, selemde ise, mal veresiyedir.

 

Selem akdi, tasarruf ehliyetine sahip taraflar arasında, karşılıklı irade beyanı ile kurulur. Selem akdinin sahih olması için, konusu olan malın sıfatı ve miktarı tam olarak belirlenebilen bir mal olması, başka bir deyişle mislî olması gerekir. Sıfat veya miktarı belirlenemeyen bir malda selem akdi caiz değildir. Buna göre sıfat ve miktarı belirlenebilen buğday, pirinçte selem akdi kurulabilirken, birbirinden farklı olan hayvanda, mücevherde selem caiz değildir.

 

Akit esnasında, malın cinsinin, çeşidinin, sıfatının, miktarının, teslim zamanının ve yerinin belirlenmesi, ayrıca bedelin akit meclisinde teslim edilmesi gerekir. Hz. Peygamber, “Kim selem akdi yapmak isterse satın aldığı malın ölçü ve tartısı ile teslim zamanını belirleyerek yapsın” buyurmuşlardır (Buhârî, Selem, 1). Günümüzde, fabrikasyon malül olan buzdolabı, çamaşır makinası gibi mallar da sıfatları tam olarak belirlenebildiğinden, bunlarda da selem akdi caizdir. Ön ödemeli satış şekilleri selem içerisinde mütalaa edilebilir.

 

Semen

 

Semen, alışverişte mala karşı verilen para veya para yerini tutan mislî mal demektir. Semenin ekonomik değerinin bulunması ve alışveriş esnasında miktarının belirlenmesi gerekir. Mal ile semenin peşin olarak değişimi bey’; malın peşin semenin veresiye olmak üzere değişimi vadeli satış; semenin peşin malın veresiye olarak değişimi ise selem akdidir. (bk. Bey’, Buyu’, Selem)

 

Setr-i Avret

 

Namazın şartlarından birisi olah setr-i avret, avret mahallinin örtülmesi anlamına gelmektedir. (bk. Avret)

 

Sev’eteyn

 

Kadın ve erkeğin galîz yani, kaba avret mahalline sev’eteyn denilir. İnsanın ferc ve dübürünü ifade etmektedir.

 

Sevm-i Nazar

 

Kelime anlamı bakımından sevm pazarlık etmek; nazar da bakmak demektir. Bir fıkıh terimi olarak sevm-i nazar ise, bir malı görmek veya göstermek üzere almak anlamına gelir. Bakmak veya birine göstermek amacıyla alınan mal, alınan kişinin elinde emanettir. Bu mal için bir bedel belirlenmiş olsun veya olmasın, teslim alan kişinin herhangi bir kusuru olmaksızın helak olması halinde tazmîn etmesi gerekmez.

 

Sevm-i Şirâ

 

Sözlükte sevm pazarlık etmek; şirâ da alış-veriş demektir. Sevm-i şirâ ise, fıkıhta, bir malın değeri belirlenerek satın almak üzere müşteri tarafından teslim alınıp götürülmesini ifade eder. Meselâ satıcı şu arabanın fiyatı beş milyar liradır; götür beğenirsen al diyerek müşteriye teslim etmesi, müşterinin de bu şartla arabayı kabzetmesi sevm-i şirâ yoluyla kabzetmektir. Bu şekilde fiyata belirlenerek alınan malın müşterinin elinde helak olması halinde, mal mislî ise mislini, kıyemî ise kıymetini müşteri satıcıya öder.

 

Sıyam

 

bk. Oruç.

 

Sinn-i Buluğ

 

Buluğ çağına erme yaşına sinn-i bulûğ denir. (bk. Bulûğ)

 

Si’r

 

Si’r, fiyat, kıymet, yetkili makamlarca belirlenen fiyat, narh anlamına gelmektedir. Narh koymaya da tes’îr denir. (bk. Narh)

 

Sirkat

 

Sirkat Arapça bir kelime olup Türkçe karşılığı hırsızlık demektir. Mülkiyet hakkına karşı işlenen temel suçlardan biri olan sirkat; başkasına ait bir malı, korunduğu yerden sahibinin bilgisi dışında gizlice almaktır. İslâm'a göre insanın hayatı, ırz ve namusu gibi malı da muhteremdir. Bu nedenle hırsızlık, hem hukuk düzeni açısından suç kabul edilerek cezalandırılmış, hem de dinen ve ahlâken büyük günah ve ayıp sayılmıştır. Yüce Allâh; “Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık Allâh’tan bir cezâ olarak ellerini kesin” buyurmaktadır (Maide 5/38).

 

İslâm hukukunda hırsızlık had suçları arasında yer almakta olup, hırsızlık yapanların cezası da had cezaları arasında yer almaktadır. Ancak hırsızlık suçunun tam olarak oluşması ve had cezası uygulanması için, suçun bilerek ve istenerek işlenmesi, hırsızlık yapan kimsenin cezâî ehliyetinin bulunması, çalınan malın koruma altında olması ve bir dinardan (4,009 gr. altın) fazla olması gerekir. Ayrıca açlık, zarûret, zorlama gibi hırsızlık suçunu işlemeyi kısmen veya tamamen mazur gösterecek bir gerekçe bulunmamalıdır.

 

Suç

 

Suç, dinen ve hukuken yasaklanmış mal veya cana karşı işlenen eylemlere denir. Bir suçtan söz edilebilmesi için, din ve hukuk tarafından yasaklanması, kanun ile belirlenmiş bir ceza karşılığının bulunması gerekir. Ayrıca suçun oluşması için, eylemi yapan kişi mükellef olmalıdır.

 

Bir fiilin suç olabilmesi için, suçun kanunla belirlenmiş olması ve bunun hukuka aykırı olması gerekir. Ayrıca suçun bir fiil veya söz ile işlenmesi şarttır. İslâm hukukunda suçlar; kısas veya diyet gerektiren cinayetler, had cezası gerektiren suçlar ve ta’zîr gerektiren suçlar şeklinde tasnif edilebilir. (bk. Cezâ)

 

Sulh

 

Sulh kelimesi sözlükte barış, anlaşma manasına gelmektedir. İki ülke arasında yapılan barış anlaşması da bu çerçevede mütalâa edilmelidir. (bk. Muahede, Dâru’s-Sulh)

 

Bir fıkıh terimi olarak sulh ise, davalı tarafların aralarında anlaşmalarını ifade etmektedir. Sulh karşılıksız olarak yapılabileceği gibi, bir bedel karşılığında da yapılabilir. Bu takdirde alınan bedele, sulh bedeli denir.

 

Sulh ikrar veya sükut ya da inkar ile birlikte olabilir. Yani taraflardan biri, haksızlığını kabul etmek suretiyle sulh yapabileceği gibi, haklılığını savunduğu, karşı tarafın iddiasını inkar ettiği halde mahkemeyle uğraşmamak için sulhü kabul edebilir. Ya da, herhangi bir açıklamada bulunmadan, sadece sulh yapabilir.

 

Hukuk davalarında karşılıksız veya bir bedel karşılığında sulh caizdir. Amden veya hata ile işlenen cinayetlerde, sulh yapmak caizdir; bu durumda kısas düşer ve yerine sulh bedeli ödenir. Kur’an-ı Kerim’de, “Öldüren, ölenin kardeşi tarafından bağışlanmışsa,  artık kendisine örfe uymak ve bağışlayana güzellikle diyeti ödemek gerekir.” buyurulmaktadır (Bakara 2/178). Fakat had cezalarında sulh caiz değildir. 

 

Sücûd

 

Sözlükte itaat ve tevazu ile eğilmek, boyun eğmek, yere kapanmak, alnını yere koymak gibi anlamlara gelen sücûd, dinî bir kavram olarak, secde etmek, yani ibâdet kastıyla ayaklar, dizler ve ellerle birlikte alnın yere konması demektir.

 

Sücûn namazın rükünlerinden birisi olup, her rek’atında rükûdan sonra iki defa secde etmek farzdır. İki secde arasında bir miktar oturmak vaciptir. Sadece alın üzerine secde edilip, burun yere konulmazsa secde geçerli olur. Ancak bir özür olmaksızın bu şekilde secde etmek mekruhtur. Fakat bir özür bulunmaksızın sadece burnun yere konulup, alın yere konulmadan secde yapılması caiz değildir. Bununla birlikte bir özür sebebiyle yapılırsa sakıncası yoktur.

 

Bir zaruret bulunmadan, ayakların bulunduğu seviyeden 32 cm.’den daha yüksek yere secde edilmesi caiz değildir. Secde edilecek yerin katı olması gerekir. Yün, pamuk gibi şeylerin üzerine secde edildiğinde, alnın yerin katılığını hissedip yerleşmesi halinde caiz olur; bunların içinde kaybolup yerin katılığını hissetmez ise caiz olmaz.

 

Secdeye gidilirken önce dizleri sonra elleri ve daha sonra da alın ve burnu yere koymak ve secdede üç defa “sübhane rabbiyel a’lâ” demek sünnettir.

 

Süftece

 

Sözlükte poliçe, tahvil, kambiyo senedi anlamına gelen süftece, bir fıkıh terimi olarak, başka bir şehir veya ülkede kendisine ya da vekiline geri verilmek üzere birisine borç verip karşılığında senet alınmasını ifade eder.

 

Hanefîler, paranın naklinde, kaybolması veya çalınmasına karşı güvence altına almak maksadıyla süftece usulünün yapıldığı, bunun borç olarak kabul edilmesi halinde, alacaklıya menfaat sağlayan bir şart bulunduğu için süftecenin tahrimen mekruh olduğunu kabul etmişlerdir.

 

Ancak Hanbelîlerin de dedikleri gibi, bu hem borç verenin hem de alanın menfaatine olup, ayrıca iki tarafın da buna ihtiyacı bulunmaktadır. Şöyle ki, borç alanın bulunduğu yerde bu paraya ihtiyacı vardır; borcu ödeyeceği yerde de bunu ödeyecek malı bulunmaktadır. Borç veren de hem borç alanın ihtiyacını karşılamakta hem de, malını güvence altına almaktadır. Bununla birlikte, süftecede, ayrıca ücret veya bir menfaatin şart koşulması caiz değildir.

 

Süknâ

 

Süknâ, sözlükte mesken, menzil; ücretsiz, kirasız iskân etme gibi anlamlara gelmektedir. Bu anlamda süknâ fıkıh kitaplarında nafaka bahsinde geçmekte olup, mükellefin bakma yükümlü olduğu şahsın ikamet edeceği yeri temin sorumluluğunu ifade etmektedir.

 

Bir fıkıh kavramı olarak ise, bir kimsenin, mülkiyeti kendinde kalmak kaydıyla, yaşadığı sürece ücretsiz olarak ikamet etmek üzere bir meskeni diğerine vermesidir. Sadaka, ihsan kabilinden olan bu işlem, bir nevi ariyet akdi olup, temlik ifade etmez. İkâmet edenin vefat etmesi üzerine ev, sahibine veya mirasçılarına geri döner.

 

Süt Akrabalığı

 

İslâm aile hukukunda yer alan devamlı evlenme engellerinden birisi de süt akrabalığıdır. Bu fıkıh kitaplarından radâ’ başlığı altında incelenmektedir. Emziren süt anaya murdi’, süt emene de radî’ denir.

 

Süt akrabalığının meydana gelmesi için, çocuğun ilk iki yaş içerisinde süt anneyiemmesi gerekir.Hanefîlere göre, çocuğun emdiği sütün miktarının önemi yoktur; az veya çok olsun akrabalık meydana gelir. Süt akrabalığı, miras hakkı doğurmamakla birlikte, evlenme engeli teşkil eder. Süt akrabalığı gerçekleşmesi halinde süt emen, süt anne veya babasıyla; bunların nesep veya sütten olan çocuk ve torunlarıyla, anne ve babaları ile dede ve nineleriyle; ayrıca bunların nesep veya süt kardeşleri ile evlenemez. Bu evlenme engeli sürekli olup, hiçbir zaman birbirleriyle evlenmeleri mümkün değildir.

 

Sütre

 

Sözlükte perde, örtü, ceket gibi anlamlara gelen sütre, dînî bir kavram olarak, önünden insan veya hayvanların geçmesi muhtemel olan açık bir yerde namaz kılan kişinin, önüne değnek veya başka bir şey dikmesini ifade eder.

 

Namaz kılan kişinin önünden geçmek doğru değildir; ancak iki saf kadar önünden geçilebilir. Bu nedenle, önünden insan veya hayvan geçmesi muhtemel olan açık yerlerde namaz kılan kişinin önüne sütre dikmesi gerekir. Hz. Peygamber’in uygulaması ve tavsiyeleri bu yöndedir. Sütre, namaz kılanın önüne dikilmeyip, uzatılmak suretiyle de yapılabilir. Önüne koyacak bir şey bulunmadığında çizgi çekmek de sütre yerine geçer. Cemaatle kılınan namazlarda, sadece imamın sütre edinmesi yeterlidir; diğerlerinin sütre koyması gerekmez. Sütreye karşı namaz kılarken, biraz sağ veya soluna doğru namaza durmak daha uygundur. Namaz kılarken önünde sütre bulunan kişinin önünden geçmekte bir sakınca yoktur.