İbrahim PAÇACI

 

- R -

 

Radâ’

 

Recm

 

Reddiye

 

Rehin

 

Rekat

 

Remel

 

Remy-i Cimar

 

Revâtib Sünnetler

 

Re’y

 

Rıtl

 

Ric’î Talâk

 

Rics

 

Rikaz

 

Rikk

 

Ruhsat

 

Rü’yeti-i Hilal

 

Rücû’

 

Rükn

 

Rükû

 

Rüşd

 

 

 

- R -

 

Radâ’

 

Süt emme ve süt kardeşliği anlamlarına gelmektedir. Süt emen çocuğa râdı’ veya radî’; süt anaya murdi’e denir. (bk. Süt Akrabalığı)

 

Recm

 

Sözlükte taşla öldürmek, birine taş atmak, taşa tutmak, sövmek, lanet etmek, kovmak, birinin namusuna iftira etmek gibi anlamlara gelen recm, klasik fıkıh kitaplarında zina eden evli erkek ve kadınların taşlanarak öldürülmesi şeklinde uygulanan bir cezayı ifade etmektedir.

 

Klasik fıkıh literatüründe zina eden kişilere uygulanan cezanın, muhsan olması halinde recm; muhsan olmaması durumunda ise 100 celde olduğu belirtilmektedir. Zina suçunda kabul edilen muhsanlık ise, sahih bir nikahla zifafa girmek olarak tanımlanmıştır.

 

Kur’an-ı Kerim’de recm cezası ile ilgili bir hüküm bulunmamaktadır. Kur’an’da evli olup olmadığı şeklinde herhangi bir ayrım yapılmaksızın zina eden kişinin cezasının 100 sopa olduğu belirtilmektedir (Nur 24/2). Fıkıh kitaplarındaki recm, bazı hadis ve tefsir kitaplarında yer alan Hz. Peygamber’in uygulamasına dayandırılmaktadırlar.

 

Bu uygulama Medine’de olmakla birlikte zina cezasının belirtildiği ayetten önce mi, yoksa sonra mı olduğu kesin olarak bilinmemektedir. Diğer taraftan, Hz. Peygamber’in Yahûdîlerden zinâ edenlere de recm ile hükmettiği ve bunun gerekçesi olarak da Tevrat’ta böyle yazıldığını söylediği rivayet edilmektedir. Buna karşılık Kur’an-ı Kerim’de, “Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı aranızdan dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde hapsedin.” buyurulmaktadır (Nisa 4/15).

 

Kısasta olduğu gibi, daha önceki peygamberlerin şeriatleri İslâm dininide de geçerli olacağı ve Hz. Peygamber’in Tevrat’taki hüküme binaen Yahûdîye recm ile hükmetmesi, Hz. Peygamber döneminde yapılan uygulamanın ayetten önce olduğunu göstermektedir. Hz. Peygamber’in uygulama sonunda, recimden kurtulmak kaçmak istediğinde “keşke bıraksaydınız” demesi ile Nisâ suresinin 15. ayeti birlikte değerlendirildiğinde, bu ayet ile recm hükmünün kaldırıldığı ve daha sonra da Nur suresinin 2. ayeti ile de 100 celde ceza getirildiği anlaşılmaktadır.

 

Reddiye

 

İslâm miras hukukunda, ashab-ı ferâiz diye adlandırılan hisse sahiplerinin mirastan paylarını aldıktan sonra, terikenin artıp da kalanı alacak asabe bulunmaması halinde, artan kısmın eşler dışındaki aynı mirasçılar arasında hisselerine göre taksim edilmesine reddiye denir.

 

Rehin

 

Sözlükte hapsetmek, alıkoymak, devamlı olmak, sabit olmak gibi anlamlara gelen rehin, bir fıkıh kavramı olarak, bir hak karşılığında teminat olarak bir malı tutmak, bir alacağı güvence altına almak için teslim alınan mal demektir. Rehin verene râhin, rehin alana mürtehin, teslim alınan mala da merhûn veya rehin denir. Kur’an-ı Kerim’de, “Yolculukta olur da, yazacak kimse bulamazsanız (borca karşılık) alınmış bir rehin de yeterlidir.” buyurulmaktadır (Bakara 2/283).

 

Rehin akdi, icap ve kabul ile kurulur ve rehnedilen şeyin teslim edilmesiyle kesinleşir. Rehin olarak verilecek şeyin muayyen, teslime ve satılmaya elverişli olması ve sözleşme esnasında mevcut alması gerekir. Zira borç ödenmediği takdirde, alacaklı bunu sattırarak alacağını bedelinden alabilir.

 

Rehin hakkı alacaklıya, rehin olarak verilen malı hakkını alıncaya kadar elinde tutma yetkisi verir. Bunun yanında, borçlunun iflas etmesi veya ölmesi halinde öncelik sağlar. Rehin olarak verilen mal üzerinde alacaklılar veya mirasçılar hak iddia edemezler. Rehin satılıp alacaklı bundan hakkını aldıktan sonra kalan olursa mirasçılara veya diğer alacaklılara verilir.

 

Rehin alan kişi, rehin veren borçlunun izni olmadan rehin almış olduğu malı kullanamaz, ondan yararlanamaz; sadece alacağını vadesinde ödememesi halinde, sattırarak alacağını bunun bedelinden alabilir. Rehin olarak verilen malın helak olması halinde değeri alacağından düşürülür. Rehin verilen malın değerinin borçdan daha fazla olması halinde, rehin alan, borçtan fazla olan kısmı tazmîn etmez; ne alacak ne de borç kalmaz. Ancak rehin verilen mal, mürtehinin kusuru ile helak olursa, borçtan fazla kısmını tazmîn eder.

 

Rekat

 

Sözlükte bir defa rukû etmek, beli bükülüp yüz üstü kapanmak anlamına gelen rekat, dinî bir kavram olarak, namazın bölümlerinden her birini ifade etmektedir. İslâm'ın beş temel esasından biri olan namazın, kıyam, rükû ve iki secdeden oluşan kısımlarından her birine bir rekat denir.

 

Remel

 

Sözlükte süratli gitmek, koşmak, bir şeyde ziyadelik, ilave gibi anlamlara gelen remel, dinî bir kavram olarak tavafta kısa adımlarla koşarak ve omuzları silkerek çalımlı bir şekilde yürümek demektir. Ardından sa’y yapılacak tavafların ilk üç şavtında erkeklerin remel yapması tavafın sünnetlerindendir. Remel müşriklere Mü’minlerin kuvvet, azim ve sabırlarını göstermek için sünnet kılınmıştır. Müşrikler, Medine hummasının Müslümanları zayıflattığını söylemeleri üzerine Hz. Peygamber, Müslümanlara tavafın ilk üç şavtında remel yapmalarını emretmiştir (Buharî, Hacc 55; Müslim, Hacc, 240; Tirmizî, Hacc, 39). Gerekçe ortadan kalkmakla birlikte, sünnet olarak günümüze kadar devam etmiştir.

 

Remel sadece sonunda sa’y yapılacak tavaflarda yapılır. Kadınlar remel yapmazlar. Tavafın sünneti olduğu için terk edilmesi durumunda bir cezâ gerekmez; ancak mazeretsiz olarak terk edilmesi mekruhtur. (bk. Sa’y)

 

Remy-i Cimar

 

Sözlükte remy atmak, ayıplamak ve yönelmek; cimar ise, çakıl taşları, kor parçaları gibi anlamlara gelmektedir. Kelima anlamı itibariyle remy-i cimâr, taş atmak demektir. Dinî bir kavram olarak, haccedenlerin kurban bayramı günleri Mina’da, halk arasında şeytan diye isimlendirilen yerlere, usulüne uygun olarak, küçük küçük taşlar atılmasını ifade etmektedir. Atılan taşlara ve bu taşların atıldığı üç ayrı yere de cemre denmektedir. Cemrelerden Mekke yönündeki ilkine küçük veya birinci cemre, ikincisine orta cemre ve üçüncüsüne de büyük cemre veya Akabe cemresi adı verilir. Bu yerlere taş atmaya da remy-i cimar denir. Halk arasında şeytan taşlama olarak da isimlendirilen bu fiil, haccın vaciplerindendir.

 

Revâtib Sünnetler

 

Revâtib sözlükte, aylık maaş, rütbe, menzile, derece, makam gibi anlamlarına gelen râtib kelimesinin çoğuludur. Dînî bir kavram olarak revâtib sünnet ise, belirli vakitleri bulunan ve düzenli bir şekilde kılınan sünnet namazları ifade eder. Bunlar günde beş vakit kılınan farz namazlarla birlikte kılınan sünnetler olup, bazıları müekked, bazıları da gayr-i müekkeddirler.

 

Farzlara tâbî olarak kılınan revâtib sünnetler, sabah namazının farzından önce kılınan iki; öğle namazının farzından önce dört, sonra iki; ikindi namazının farzından önce dört, akşam namazının farzından sonra iki; yatsı namazının farzından önce dört, sonra iki olmak üzer toplam 20 rek’attır. Bunlardan ikindi ve yatsı namazından önce kılınan dörder rekat namaz gayri müekked, diğerleri ise müekkeddir. Hz. Peygamber müekked sünnetler hakkında şöyle buyurmaktadır: “Sünnette gelen oniki rek'ate kim devam ederse Allah ona cennette bir ev bina eder: Bu oniki rek'atin, dördü öğleden önce, ikisi öğleden sonra, ikisi akşamdan sonra, ikisi yatsıdan sonra, ikisi de sabahtan öncedir” (Tirmizî, Salât, 206; Nesâî, Kıyamu'l-Leyl, 66; İbnu Mâce; İkâmet, 100). Cuma namazının farzından önce ve sonra kılınan dörder rek’atlık sünnetlerde, farzlara tâbi nâfileler kapsamında yer alır. Ayrıca Ramazan ayında yatsı namazından sonra kılınan terâvih namazı da, sünnet-i müekkede olup, Ramazan ayına mahsus revâtibdendir.

 

Re’y

 

Sözlükte görmek, görüş anlamına gelen re’y, bir fıkıh terimi olarak, müçtehitlerin, Kur’an ve hadiste açıkça bildirilmeyen bir mesele hakkında dînî delillerden çıkarmış oldukları hükümleri ifade etmektedir. Hz. Peygamber, Muaz b. Cebel’i Yemen'e kadı olarak gönderirken, önüne gelen problemin çözümü konusunda Kitap ve sünnette bir hüküm bulamadığında neye göre hüküm vereceğini sorması üzerine, Muaz “kendi reyimle içtihat ederim” şeklinde cevap vermiş, Hz. Peygamber de bunu memnuniyetle karşılamıştır (Tirmizî,Ahkam, 3; ed-Daremi,Mukaddime, 19). Bu manada re’y, içtihat ve kıyas karşılığı olarak kullanılmaktadır. (bk. İçtihat, Kıyas)

 

Rıtl

 

Rıtl, eskiden kullanılan bir tür ölçeğin ve ağırlık biriminin ismidir. Ülkelere göre miktarı değişmektedir. Ülkelere göre ve anlayışlara göre, yaklaşık 0,45 litreden, 1 litreye; 436 gramdan 1.350 grama kadar farklı miktarlar kabul edilmiştir.

 

Ric’î Talâk

 

Boşama türlerinden birisi olup, erkeğe, yeni bir nikâha ihtiyaç olmadan tek taraflı irade beyanı ile boşadığı eşine dönebilme imkanı veren talâktır. Bir boşanmanın ric’î talâk olabilmesi için, boşanmanın zifaftan sonra meydana gelmesi, şiddet veya mübalağa ifade etmeyen bir tarzda yapılmış olması, ayrıca bu talâkın üçüncü boşanma olmaması gerekir.

 

Koca, açık bir beyanla karısına geri döndüğünü söylemek suretiyle boşadığı eşine dönebileceği gibi, bir beyanda bulunmaksızın fiilen evlilik hayatına da dönebilir. Bu dönüşün, kadının iddeti içerisinde olması gerekir.

 

Ric’î talâkta evliliğin iddetin sona ermesine kadar devam ettiği kabul edildiğinden, bu süre içinde eşlerden birisinin ölmesi halinde diğerine mirasçı olur, ayrıca müeccel (vadeli) mehirde iddetinin sonunda mehrin vadesi dolmuş olur.

 

Rics

 

Rics, murdar, necis, pislik, günah, çirkin ve murdar iş, azabı gerektiren iş, haram, lânet, küfür, Şeytan’ın vesvesesi gibi anlamlara gelmektedir. Rics kelimesi Kur’an-ı Kerim’de de, şirk (Hacc 22/30); günah (Ahzab 33/33); öfke, azab (En’âm 6/125; A’râf 7/71; Yunus 10/100); şekk (Tevbe 9/125); çirkin iş (Tevbe 9/95); murdar ve necis (Maide 5/90; En’am 6/145) anlamlarında kullanılmıştır. Yüce Allâh “Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz.” (Mâide, 5/90); “De ki: Bana vahyolunanda, leş veya akıtılmış kan yahut domuz eti -ki pisliğin kendisidir- ya da günah işlenerek Allah'tan başkası adına kesilmiş bir hayvandan başka, yiyecek kimseye haram kılınmış birşey bulamıyorum. Başkasına zarar vermemek ve sınırı aşmamak üzere kim (bunlardan) yemek zorunda kalırsa bilsin ki Rabbin bağışlayan ve esirgeyendir.” (En’am 6/145) buyurmaktadır. (bk. Necis, Necaset)

 

Rikaz

 

Maden, define ve hazine gibi kendiliğinden yer altında bulunan veya insanlar tarafından yer altına gömülüp gizlenen her türlü kıymetli maden ve eşyaya rikaz denilmektedir. (bk. Define).

 

Rikk

 

Rikk, kölelik anlamına gelmekte olup, köleye de rakîk denir. (bk. Köle)

 

Ruhsat

 

Sözlükte izin, kolaylık, hisse, pay, permi, lisans gibi anlamlara gelen ruhsat, bir fıkıh terimi olarak, meşakkat, zaruret, ihtiyaç gibi özürler göz önünde bulundurularak, yalnız bu geçici durumla sınırlı bulunan hafifletilmiş ve geçici hükmü ifade eder. Meselâ, namazlarda ayakta durmaya güç yetiremeyenin oturduğu yerde namaz kılmasına izin verilmesi; hasta ve yolcunun Ramazan’da oruç tutmayıp daha sonra kaza etmelerine müsaade edilmesi birer ruhsattır.

 

Buna göre azîmet, asıl ve genel olan hükümdür; herkesi ilgilendirir ve her mükellef buna uymak zorundadır. Ruhsat ise, asıl hüküm değildir; bu asıl hükmün yerine getirilmesi imkansız veya meşakkatli olduğu için ikinci derecede gelen bir hükümdür.

 

Ruhsat genel olarak, yapma ruhsatı ve terk etme ruhsatı olmak üzere ikiye ayrılır. Yapma ruhsatı, asıl hükmün bir şeyi haram kıldığı yerlerde söz konusudur. Zaruret ve zaruret derecesine varan ihtiyaç hallerinde haram olan şeyleri yapmak mubah hatta bazen vacip olur. Yapma ruhsatında, bazen mükellef asıl hükme uymakla, ruhsattan yararlanmak arasında serbest bırakılır. Kişinin küfrü gerektiren söz söylemesi konusunda ölüm tehdidi altında bulunması böyledir. Bu durumdaki kimsenin imanını gizleyip küfrü gerektiren sözleri söylemesinde ruhsat bulunmakla birlikte, söylememekte direnmesi de caizdir; küfrü gerektiren sözü söylemediği için öldürülürse şehit olur. Bazı durumlarda ise, mükellefin aslî hükmü terkedip ruhsattan yararlanması vacip olur. Açlıktan ölüm tehlikesiyle karşılaşan kimsenin domuz veya ölü eti yemesi böyledir. Böyle kimsenin yemeyip de ölmesi halinde dinen sorumlu olur. Terketme ruhsatı, asıl hükmün bir şeyi yapmayı gerektirdiği durumlarda verilen ruhsatlardır. Farz veya vacip olan bir fiilin yerine getirilmesinde ek bir meşakkat bulunduğunda, bu farz veya vacibi terk etme ruhsatı tanınır. Meselâ hasta veya yolcunun Ramazan orucunu günlerinde tutmayıp daha sonra kaza etmeleri böyledir.

 

Bunun dışında bazı fıkıh usulcüleri, genel kurallara aykırı olmasına rağmen insanların ihtiyaç duydukları bazı akitlerin meşru kabul edilmesini ve önceki ümmetlere yüklenilen bazı zorlukların Hz. Muhammed’in ümmetinden kaldırılmasını da ruhsat içerisinde değerlendirmişlerdir. Ancak bunların geçici olmaması ve arızî bir mazerete dayanmaması sebebiyle, bunlara gerçek manada ruhsat denmeyip, kolaylık anlamında mecaz bakımından ruhsat denilebilir

 

Rü’yeti-i Hilal

 

Kelime anlamı bakımında hilalin görülmesi anlamına gelen rü’yet-i hilal, dinî bir kavram olarak, kamerî ayların tespitinde ayın gözetlenmesi ve görülmesi anlamına gelmektedir.

 

Namaz vakitlerinin belirlenmesinde güneşin hareketleri; oruç, hac, zekat, fıtır sadakası, kurban gibi ibadetlerle bayramın zamanlarının tespitinde ise ayın hareketleri esas alınmaktadır. Bu ibadetlerin zamanlarının doğru olarak belirlenmesi, Kameri aybaşlarını, özellikle Ramazan, Şevval ve Zilhicce aylarının ilk günlerinin doğru tespitine bağlıdır.

 

Kameri ayların tespitinde hilalin gözlenmesi önemli bir yer tutmakta idi. Ancak günümüzde, atmosfer olayları ve gezegenlerin durumlarının çok ince bir şekilde hesaplanabildiğinden, ayların başlangıcı da tam olarak hesaplanabilmektedir. Dinin özüne uygun olan da budur. Zira Yüce Allâh; “... yılların sayısını ve hesabını bilmeniz için aya konak yerleri düzenleyen O’dur” (Yunus 10/5); “güneş ve ayın hareketleri bir hesaba göredir” (Rahman 55/5) buyurmak suretiyle ayların hesapla tespit edilebileceğine işaret etmiştir.

 

Hz. Peygamber’in, hilal görülünce oruç tutulması ve hilal görülünce bayram yapılması konusundaki tavsiyeleri (Buhari, Savm, 5; Müslim, Sıyam, 3-4), “Biz ümmî bir toplumuz;hesabı ve okuma yazmayı bilmeyiz. Ay kah şöyledir, kah böyledir. Yani bazen 29 çeker, bazen 30.” (Buhari, Savm, 11, 13; Müslim, Sıyam, 15) hadisi ile birlikte değerlendirildiğinde, hesap ile ayın başlangıcının tespitinin yasak olmadığı, o zamanki toplumun hesap bilmemesi ve o günün teknik imkanlarının yetersiz olmaması sebebiyle bu tavsiyede bulunduğu anlaşılacaktır.

 

Günümüzde ayın bütün hareket ve menzillerinin en ince teferruatına kadar bilinip kolaylıkla hesap edilip, dinî ölçülere uygun olarak, hilalin ilk görüleceği yer ve zaman kesin olarak bilinebildiğinden, kamerî ayların tespit ve ilanında astronomik verilere itibar edilmelidir.

 

Rücû’

 

Sözlükte dönmek anlamına gelen rücû’, Kur’an-ı Kerîm’de, yüzden fazla yerde sözlük manasına uygun olarak kullanılmaktadır. Bir fıkıh kavramı olarak ise, ricî talâkla boşanan erkeğin, yeni bir nikâha ihtiyaç olmadan boşadığı eşine dönmesi; şahitlikten dönmek ve hakkını veya alacağını almak üzere ilk borçluya dönmek gibi anlamlara gelmektedir. (bk. Ricî Talâk)

 

Rükn

 

Sözlükte bir şeyin kuvvetli, sağlam olan yanı, köşesi; büyük iş; mal, mülk gibi medârı kuvvet olan şey, direk, destek, bir şeyin aslını oluşturan parçalardan her biri; cüz, unsur gibi anlamlara gelen rükn, dini bir kavram olarak, ibâdetlerin ve akitlerin aslî unsurlarını ifade etmektedir.

 

Halk arasında namazın içinden olan farzları diye adlandırılan ve namazı oluşturan kıyam, kıraat, rükû, secde, ka’de gibi fiil ve davranışlar, namazın rükünleridir. Hacda Arafat vakfesi ve ziyaret tavafı, oruçta imsak bu ibadetlerin rükünleridir. Genel olarak icap ve kabul de akitlerin rüknünü oluşturur. İbadet ve hukukî işlemlerde rüknün bulunmaması, onun bâtıl olmasını doğurur. (bk. Bâtıl, Butlân, Fesât)

 

Ayrıca sözlük manasına uygun olarak, Kabe’nin her bir köşesine de rükn denilmektedir. Hacerü’l-esvedin bulunduğu köşeye Rüknü Haceri’l-Esved denir. Diğerlerine de o yöndeki ülkelere nispetle Rüknü Irakî, Rüknü Şâmî ve Rüknü Yemânî isimleri verilmiştir.

 

Rükû

 

Sözlükte eğilmek, beli bükülmek, yüz üstü kapanmak, boyun eğmek gibi anlamlara gelen rükû, dini bir kavram olarak, namazın rükünlerinden birisi olup kıraatten sonra elleri dizlere koyacak şekilde eğilmek demektir. Rükû edene de râki’ denir. Bu kelime türevleriyle birlikte Kur’an-ı Kerim’de rükû manasına kullanıldığı gibi (Bakara 2/43, 125; Tevbe 9/112; Hacc 22/26, 77), eğilmek (Âl-i İmrân 3/43; Mürselât 77/48), emre boyun eğmek (Maide 5/55) ve yere kapanmak (Sad 38/24) anlamlarında da geçmektedir.

 

Hz. Peygamber’in uygulamalarına göre rükuda, eller dizler üzerine konur, sırt ve baş düz bir şekilde tutulur; sırt kamburlaştırılmaz, baş yukarı doğru dikilmez. Vücut sükunete erişinceye kadar rükûda kalır. Bunun süresi “sübhanallahi’l-azîm” diyecek kadar beklemektir. Rükûda üç defa “sübhane rabbiye’l-azîm” demek sünnettir. Rükû’u tamamlayınca “semi’allahu limen hamideh” diyerek doğrulur. Bu doğruluş vaciptir.

 

Rüşd

 

Sözlükte erginlik, reşitlik, olgunluk gibi anlamlara gelen rüşd, bir fıkıh terimi olarak, dinî vazifeleri yerine getirme ve malını kontrol edebilme çağını ifade etmektedir.

 

Kişinin dinî vazifelerini yerine getirmekle sorumlu tutulacağı yaş, buluğ çağına erişmesidir. Akıllı olarak buluğ çağına ulaşan kişi, dinî görevleri açısından reşîttir; bunları yerine getirmesi gerekir. (bk. Bulûğ)

 

Malını kontrol edebilme, mallarının kendisine teslim edilmesi anlamındaki rüşd konusunda da, bulûğ çağı ölçü olarak alınmıştır. Ancak bunda ayrıca, karını ve zararını hesap edip akıllıca tasarrufta bulunacak şekilde olgunluğa erişmesi de aranır. Bu anlamdaki rüşd, fakihlere ve hukuk anlayışlarına göre değişmektedir. Kur’an-ı Kerim’de, “Allah'ın geçiminize dayanak kıldığı mallarınızı aklı zayıf olup da saçıp savuranlara (reşit olmayanlara) vermeyin; o mallarla onları besleyin, giydirin ve onlara güzel söz söyleyin. Evlilik çağına gelinceye kadar yetimleri deneyin, eğer onlarda akılca bir rüşd görürseniz hemen mallarını kendilerine verin.” buyurulmaktadır (Nisâ 4/5-6).

 

Fakihlerin tamamı rüşdün alt sınırını bulûğ olarak kabul etmekle birlekte üst sınırı konusunda ihtilafa düşmüşlerder. Bazı fakihler rüşdün üst sınırı için bir yaş belirlemezlerken, İmam-ı Azam, 25 yaşını en üst sınır olarak kabul etmiştir. Bu yaşa ulaştığında, tasarruflarında normal davranmasa da, rüşd çağına ulaştığı için malı kendisine teslim edilir ve tasarrufuna hacr konulmaz demiştir. Kanunlarda da rüşd yaşı, ülkelere göre 17 – 21 arasında farklı yaşlar belirlenmiştir.