İbrahim PAÇACI

 

- N -

 

Nâdiru’r-Rivâye

 

Nafaka

 

Nâfile

 

Nâfiz

 

Nahr

 

Nâib

 

Nâmahrem

 

Namaz

 

Narh

 

Nass

 

Nassın Delâleti

 

Nassın İbaresi

 

Nassın İşâreti

 

Nebiz

 

Necâset (Necâsetten Taharet)

 

Neceş

 

Necis

 

Nedb

 

Nehâr-i Şer’î

 

Nehiy

 

Nemâ

 

Nesep

 

Nezir

 

Nifas

 

Nikah

 

Nisap

 

Niyet

 

Nükûl

 

Nüsük

 

 

 

- N -

 

Nâdiru’r-Rivâye

 

Kelime olarak rivayetin az olanı anlamına gelen nâdiru’r-rivâye, Hanefîlerden İmam Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybânî’nin yazdığı eserlerden bir bölümüne verilen özel bir isimder.

 

İmam-ı Azam Ebû Hanife’nin talebelerinden biri olan İmam Muhammed, Hanefî mezhebinde çok sayıda eser veren biridir. Bu nedenle kendisine, Hanefî mezhebinin nâkili denilmiştir. İmam Muhammed’in, el-Asl (el-Mebsût), el-Câmiu’s-Sağîr, el-Câmiu’l-Kebîr, es-Siyerü’s-Sağîr, es-Siyerü’l-Kebîr, ez-Ziyâdât ve Ziyâdâdü’z-Ziyâdât isimli eserleri, Hanefî fıkhının görüşlerini nakletmekte ve temelini teşkil etmektedir. Bu kitaplar tevâtür veya şöhret derecesinde nakledildiğinden, zâhiru’r-rivâye denilmiştir.

 

İmam Muhammed’den bu kadar sağlam olmayan bir rivayet yoluyla nakledilen eserleri de bulunmaktadır. Bu kitaplara, nâdiru’r-rivâye denilmektedir. Bu şekilde rivayet edilen kitaplar arasında; Rakka kadısı iken kendisine sorulan meselelerle ilgili yazmış olduğu er-Rakkiyyât, el-Keysânî’nin rivayet ettiği el-Keysâniyyât, el-Curcâniyyât, el-Hârûniyyât, el-Hiyel ve’l-Meâric zikredilebilir.

 

İmam Muhammed, bu kitaplarıyla Irak fıkhını toplamış ve bunları ilim ehline nakletmiştir. Bu kitaplır Hanefî fıkhının ana kaynaklarıdır.

 

Nafaka

 

Sözlükte infak edilen şey, harç, yaşama için gerekli azık, mal, aile reisinin ev halkı için bulundurması gereken yiyecek, giyecek ve benzeri şeyleri ifade eden nafaka, bir fıkıh kavramı olarak, kişinin bakmakla yükümlü olduğu şahısların, içtimâî seviyesine göre normal bir hayat sürdürebilmeleri için ihtiyaç duyduğu ve mükellefin de temin ile yükümlü bulunduğu şeylerin tümüne nafaka denir.

 

Nafaka denilince, yükümlünün bakmakla yükümlü olduğu kişinin yiyecek, giyecek, mesken, tedâvî masrafları, ayrıca gerektiğinde hizmetçisi anlaşılmalıdır. Nafaka alacaklısının baba veya oğul olması ve bunların da evlenmeye ihtiyaçlarının bulunması halinde evlendirme de nafakaya dahil olabilir. Kur’an-ı Kerim’de nafaka borcunun, yükümlünün ekonomik gücüne göre tespit edileceği belirtilmektedir; Yüce Allâh, “Varlıklı olan kimse, nafakayı varlığına göre versin; rızkı ancak kendisine yetecek kadar verilmiş olan kimse, Allâh’ın kendisine verdiğinden versin; Allâh kimseye, verdiği rızkı aşan bir yük yüklemez. Allâh güçlükten sonra kolaylık verir.” buyurmaktadır (Talâk 65/7).

 

İslâm dini, kocaya vermiş olduğu hak ve yetkilerin yanında, bir takım görev ve sorumluluklar da yüklemiştir. Bunlardan birisi de, kocanın karısının temel ihtiyaçlarını mâkul ve normal ölçülerde karşılama ve giderme görevidir. Bu evlilik akdinden doğan bir sorumluluk olup, kadının zengin veya fakir olması, müslim veya gayrimüslim olması etkili olmaz.

 

Eşlerin dışında çocuğun nafakası da babaya aittir. Kur’an’da çocukların ve annelerinin nafakalarının temel ihtiyaçlarının normal ölçülerde karşılanmasının babaya ait bir görev olduğuna işaret edilmektedir (Bakara 2/233). Kız çocuğu büyük de olsa, evleninceye kadar nafakası babaya aittir; evlendikten sonra koca karşılar. Erkek çocuklar ise, çalışıp kazanır hale gelinceye kadar baba nafakalarını temin eder; çalışıp kazanabilecek hale gelince nafaka sorumluluğu sona erer. Ancak çocuğun muhtaç olması halinde, nafakası babaya aittir. Torunların nafakaları da çocuklar gibidir. Babaları veya çocukları yoksa veya bunlar nafakayı temin edemiyorlarsa, dede nafakayı temin eder. Anne, baba veya dede ve ninelerin nafakaları çocukların üzerinedir. Zira Kur’an’da, anne-babaya iyilik edilmesi (İsra 17/23); kafir bile olsalar onlara iyi davranılması emredilmektedir (Lokman 31/15). Bu sebeple, bütün alimler, anne-babanın nafakasının çocuklara ait olduğu konusunda ittifak etmişlerdir. Bunların dışında, Amca, hala, dayı, teyze gibi, kan hısımı olup da, aralarında evlenme caiz olmayan akrabalar, şartlar gerçekleştiğinde karşılıklı olarak nafaka alacaklısı ve borçlusu olurlar.

 

Bir kimesinin nafakaya hak sahibi olabilmesi için, eşler ve küçük çocuklar dışında, muhtaç olmaları, nafaka borçlusu ile aralarında akrabalık ilişkisi bulunması gerekir. Nafakayı ödeyecek kimsenin de, başkasına muhtaç olmaması gerekir. Eşler ile çocukların nafakaları zorunlu olduğundan, ödeyememesi halinde, onun adına borç alınarak yapılır; daha sonra imkanı doğduğunda öder.

 

İslâm dini, nafaka borç ve alacağını sadece aile çevresinde ele almayarak daha geniş bir çevreye yaymış, böylece toplumda sosyal dengenin ve barışın temininde önemli bir adım atmıştır. Hatta, bir bölgede aç ve muhtaç bir kimsenin bulunması halinde, o mahallin halkı dinen sorumlu tutulmuştur.

 

Nâfile

 

Sözlükte ganimet malı, bağış, hibe, gerek olmaksızın yapılan, torun gibi anlamlara gelen nâfile, dinî bir kavram olarak, farz ve vacip olmayan, yapıldığında mükafat verilen, fakat terk edildiğinde ceza gerektirmeyen şeylerdir. Farz ve vâcip dışında kalan sünnetlere nâfile denilir. Nâfile, mendubun eş anlamlısı olarak da kullanılmaktadır. (bk. Mendûb)

 

Nâfiz

 

Sözlükte kullanılan yol, nüfuz eden, delen, işleyip öte geçer olan şey, nüfuzlu kuvvetli adam gibi anlamlara gelen nâfiz, bir fıkıh terimi olarak, unsurları tam olarak bulunan, kuruluş ve sıhhıt şartlarının yanında nefaz şartlarını, başka bir deyişle, yürürlük şartlarını da taşıyan akde nâfiz adit denir. Akdin yürürlük şartları; salahiyet ve başkasının hakkının bulunmaması şeklinde özetlenebilir.

 

Akdin nefaz şartları, şahısların haklarını korumak için getirilen sınırlamalardır. Bu şartları taşımayan akitler, hemen yürürlüğe girmez; zarar görmesi muhtemel olan şahsın iznine bağlanır. İcazet vermesi halinde, akit anından itibaren geçerli olarak kabul edilir ve hükümlerini doğurur.

 

Nahr

 

Sözlükte hayvanı boğazından kesmek, boğazına vurmak, göğüs göğüse karşı olmak, karşılamak gibi anlamlara gelen nahr, bir dinî kavram olarak, bir hayvanın göğsü üstünden bıçak vurup boğaz damarlarını kesmek suretiyle kesilmesini ifade eder.

 

Kur’an-ı Kerîm’de nahr kelimesi, Kevser suresinde geçmekte olup, manasında alimler ihtilaf etmişlerdir. Hanefîler bunu kurban kesmek anlamına geldiğini söylerken, diğerler, namazda kıbleye yönelmek, elleri göğüs üzerinde bağlamak, rükudan sonra tamamen doğrulmak, namaz kılarken göğsünü gererek dik durmak gibi anlamlara geldiğini söylemişlerdir.

 

Hayvan kesiminde kullanılan metotlardan biri olan nahr, deve kesimi için sünnet olduğu, diğer hayvanların nahr yoluyla kesilmesinin mekruh olduğu kabul edilmiştir. Aynı şekilde boynunun kesilmesi şeklinde yapılan zebihin deve kesiminde uygulanması mekruhtur. Hayvan kesiminde, hayvana eziyet edilmemesi, kıbleye karşı sol tarafına yatırılarak bismillahi Allahu Ekber diyerek kesilmesi gibi kurullara uyulması müstehaptır. (bk. Zebh)

 

Nâib

 

Nâib; vekil, birinin yerine geçen, kadı vekili, kadı, dini hükümlere göre hüküm veren hakim, nöbet bekleyen, nöbetle gelen, işleri yürüten anlamlarına gelmektedir. Mazereti sebebiyle hacca bizzat kendisi gidemeyip de yerine bedel gönderilmesi halinde, bedel olarak giden kişiye de nâib denilir. (bk. Bedel)

 

Nâmahrem

 

Farsça olumsuzluk eki olan ile Arapça haram kılınan şey anlamına gelen mahrem kelimesinin birleşiminden oluşan nâmahrem, kelime anlamıyla haram olmayan demektir. Dini bir kavram olarak ise, evlenilmesi haram kılınmayan, evlenmesi helal olan kadınlar için kullanılmaktadır. Evlenilmesi yasak olan kadınlar için ise, mahrem tabiri kullanılmaktadır. Türkçe’de bu kelime, sözlük anlamından hareketle bazen yanlış kullanılmaktadır. Ancak burada kastedilen evliliğin haram kılınmasıdır; bakılması veya dokunulması yönünden haramlık kastedilmemiştir. Nâmahrem olan kadının, yüzü ve elleri dışındaki uzuvlarına bakmak ve bunlara dokunmak helal değildir. Kötü niyetli ve şehvetle yüz ve ellerine bakmak da caiz olmaz. (bk. Mahrem)

 

Namaz

 

Namaz Farsça bir kelime olup, Arapça’daki salât kelimesinin karşılığıdır. Salât ise, sözlükte, dua, istiğfar, övgü gibi anlamlara gelmektedir. Dinî bir kavram olarak ise, İslâm'ın beş temel esasından olan belli eylemler ve rükünleri bulunan özel bir ibadet şeklidir. Namaz, içerisinde zikir, tesbih, dua, kıyam, rüku, secde gibi alt ibadetleri toplayan önemli bir ibadettir. Namaz amellerin Allâh’a en sevimli olanıdır. Namaz, mü’minin miracıdır. Namaz, insana devamlı olarak Allâh’ı hatırlatır, kalplere sorumluluk duygusunun yerleşmesini sağlar, kötülüklerle, günahla arasında perdedir. Namaz insanın maddî ve manevî temizliğinin vasıtasıdır.

 

Hanefilere göre namazlar; farz, vacip ve nâfile olmak üzere üçe ayrılır. Farz namazlar da, farz-ı ayın ve farz-i kifâye olmak üzere ikiye ayrılır. Farz-ı ayın olan namazlar, her gün beş vakit kılınan namaz ile Cuma namazı olup, buluğ çağına erişmiş, akıllı her müslümana farzdır. Terk edilmesi, kılınmaması büyük günahtır. Günlük farz namazlar, sabah namazı 2 rek’at, öğle namazı 4 rek’at, ikindi namazı 4 rek’at, akşam namazı 3 rek’at ve yatsı namazı 4 rek’at olmak üzere toplam 17 rek’attır. Cuma günleri öğle vaktinde kılınan Cuma namazı ise, cemaatla kılınmakta olup 2 rek’attır. Farz-ı kifaye olan namaz ise, Müslüman öldüğünde kılınması gereken cenaze namazıdır. Müslümanlardan bir kısmı kıldığında diğerlerinden bu farz düşer. Kılınmadığında, o bölgedeki bütün Müslümanlar günahkar olur.

 

Vacip namazlar, vacip oluşu kulun fiiline bağlı olmayan (li aynihî vacip) ve vacip oluşu kulun fiiline bağlı olan (li gayrihî vacip) olmak üzere ikiye ayrılır. Li aynihî vacip, vitir namazı ve bayram namazlarıdır. Li gayrihi vacip ise, adak namazı, bozulan nafile namazının kazası ve sehiv secdesidir. Bunlar aslında vacip olmamakla birlikte, ya kişinin adamasıyla ve nafile olarak başladığı bir namazı bozmasıyla veya namazda yapmış olduğu bir hata sebebiyle vacip olmuştur.

 

Farz ve vacip namazların dışında kalan namazlar ise nafiledir. Namazlardan önce ve sonra kılınan sünnetler; tahiyyatü’l-mescit, kuşluk, teheccüt gibi müstehablar ve kişinin kendisinin kılmış olduğu fazladan namazlar nâfile kapsamında yer alır.

 

Namazın kişiye farz olmasının şartları, Müslüman olmak, buluğ çağına ulaşmak ve akıllı olmak üzere üç tanedir. Buna namazın vücup şartları denir. Namazın sahih ve eksiksiz bir şekilde kılınabilmesi için, bir  takım farzları, vacipleri, sünnetleri ve âdâbı bulunmaktadır. Farzları yerine getirmemek namazın bozulmasına sebep olur. Vaciplerin terki ise, eğer unutma veya hata ile yapılırsa sehiv secdesi yapılması gerekir; bilerek terk edilmesi halinde namazın yeniden kılınması vacip olur. Sünnetleri ve adabının terk edilmesi ise, namazı bozmadığı gibi, sehiv secdesi veya kazası da gerekmez. Ancak bunların fazilet ve sevabını kaçırmış olur.

 

Narh

 

Narh, çarşıda, pazarda satılan her türlü mal için, resmî makamlarca fiyat belirlenmesi anlamına gelmektedir. Fiyatlara narh konması, ihtikârı önleyici bir müeyyide olarak kabul edilebilir.

 

İslâm'da, prensip olarak alış-verişlerin karşılıklı rızaya dayandığı ve kimsenin razı olmayacağı bir akde zorlanamayacağı kabul edilmiştir. Hz. Peygamber’e halk müracaat ederek fiyatlara narh koymasını istemişler; bunun üzerine Rasûlullah, “Fiyatları koyan Allah'tır. Rızkı veren, artırıp eksilten de O'dur. Ben ise, hiç kimse benden ne kan ne de mal hususunda hak talebinde bulunmaz olduğu halde Allah'a kavuşmayı diliyorum.” şeklinde cevap vermiştir (Tirmizî, Büyû’, 69; Ebû Dâvûd,Büyû’, 51). Ancak, tâcirlerin haklarını kötüye kullanarak fiyatları fahiş ölçüde yükseltip de halkın zarar görmesi halinde, fiyatlara narh koyulması kabul edilmiştir. Hanefîler ve Mâlikîler, tacirler haddi aşarak, fiyatları fahiş bir şekilde artırdıklarında, insanların uğradıkları zararı kaldırmak maksadıyla, bu konudaki uzmanların görüşlerini aldıktan sonra narh koyulmasında bir sakınca olmadığını kabul etmişlerdir.

 

İbn Teymiyye narhı zulüm olan narh ve adâlet olan narh şeklinde ikiya ayırmıştır. Narh satıcılara haksızlık getirip, onları razı olmayacakları bir fiyattan satmaya zorluyorsa veya helal kılınan bir kârı yasaklıyorsa bu narh zulüm olan narhtır; haramdır. Tüccarın emsal fiyattan daha fazla almalarını yasaklayıp, emsal fiyatla satış yapmaya zorluyorsa, narh koymak adaleti gerçekleştirdiğinden caizdir; hatta vaciptir.

 

Hz. Peygamber'in hadiste yanaşmadığı narh, zulüm olan narhtır. Onun narh koymaktan imtina etmesi, narhın yasak olmasından değil, o durumda narh koymanın zulüm olmasından kaynaklanmaktadır. Hz. Peygamber dönemindeki fiyat artışı, malın azlığı sebebiyle arz-talep ilişkisinden doğmuştur. Dolayısıyla, tâcirler mallarını emsal fiyattan sattığı için, narh koymak zulüm olacaktır. Bu sebeple de, Hz. Peygamber narh koymaktan kaçınarak, durumu Allah'a havale etmiştir.

 

Nass

 

Sözlükte metin, yazardan varit olan asıl söz, diksiyon, bir şeyin nihayeti, bir manaya ihtimali olan yahut tevile ihtimali olmayan, haber, delil gibi anlamlara gelen nass, İslâm literatüründe genel olarak ayet ve hadisleri ifade etmektedir. Fıkıh usulünde ise, gönderiliş gayesine uygun olarak manasına açık bir şekilde delalet eden lafızdır.

 

Fıkıh usulünde lafızlar açıklık bakımından zahir, nass, müfesser ve muhkem olmak üzere dörde ayrılır. Nass hükme delaleti bakımından, zahirden daha kuvvetlidir. Bu sebeple zahirle çatışırca nass tercih edilir. Nass, delalet bakımından açık ve kesin olmakla birlikte, tahsis ve te’vîl ihtimaline açıktır. Ayrıca neshi de kabul eder.

 

Meselâ, “Namuslu ve hür kadınlara zina iftirası atan, sonra da dört şahit getiremeyen kimselere seksen deynek vurun. Onların şahitliklerini ebedî olarak kabul etmeyin. Onlar fasıkların ta kendileridir.” ayeti (Nûr 24/4), iffete iftira atanın cezasını açıklamakta olup, kendisi de bunun için gönderilmiştir. Bu sebeple ayet, nasstır.

 

Nassın Delâleti

 

Kelime anlamı itibariyle metin veya sözün bir manaya delâlet etmesi manasına gelen nassın delâleti, fıkıh usulünde, lafzın, manadaki ortaklık sebebiyle, lafızda geçen hükmün, lafızda zikri geçmeyen mesele için de geçerli olduğuna delalet etmesidir. Buna mefhûmu muvâfakat veya delâlet-i evlâ dendiği gibi, celî kıyas da denilmektedir.

 

Daha açık bir şekilde şöyle tanımlanabilir: Nass, ibaresiyle önce bir hükme delâlet eder ve bu hüküm başka bir olaya da tamamen tatbik edilebilirse, nassın bu ikinci hükmü ifade etmesine nassın delâleti denir. Meselâ, anne ve babaya öf demeyi yasaklayan İsrâ suresinin 23. ayeti nassın delâleti yoluyla, hakaret etmeyi, dövmeyi de yasaklamaktadır.

 

Delâlet bakımından Nassın delâleti, iktizanın delâletinden daha kuvvetli, ibarenin delâleti ve nassın işaretinden ise daha zayıftır. Bu sebeple, iktizanın delâleti ile çatıştığında nassın delâleti; ibârenin delâleti veya nassın işaretiyle çeliştiğinde de bunlar tercih edilir.

 

Nassın İbaresi

 

Fıkıh usulünde, lafzın, nassın sevk edildiği manaya delalet etmesidir. (bk. İbarenin Delâleti)

 

Nassın İşâreti

 

Fıkıh usulünde, lafız bu maksat için gönderilmemekle birlikte, dil ve mantık kurallarına göre lafızdan dolaylı olarak çıkarılabilen bir manaya delalet etmisidir. (bk. İşaretin Delâleti)

 

Nebiz

 

Sözlükte elden bırakılıp atılmış değersiz şey, küpe basılarak elde edilen hurma veya üzüm şarabı yahut şırası anlamına gelmektedir. Fıkıh literatüründe ise, hurma veya üzüm ıslatıldıktan sonra kaynatılarak elde edilen bir içecektir. Bunun yapılış şekilleri ve sertliği, tadı dikkate alınarak hüküm verilmeye çalışılmıştır. Bu konuda birbirinden farklı pek çok görüş bulunmaktadır. Ancak ölçü, diğer içkilerdeki gibi sarhoş etmesi olmalıdır. Şayet yapılan bu içecek tahammur eder de, alkollü bir içki haline gelirse haram olur; aksi halde helaldir. Başka bir ölçü, Hz. Peygamber’in belirttiği gibi çoğu sarhoş ederse azı da haram olur (Buhârî, Eşribe 1; Müslim, Eşribe, 73).

 

Necâset (Necâsetten Taharet)

 

Necâset, hakîki ve maddî pislik, kirlilik anlamına gelir. Bundan temizlenmeye de necâsetten taharet denir. Namazın şartlarından birisi de necâsetten taharettir. Namazın sahih olması için, beden, elbise ve namaz kılınacak yerlerin temiz olması şarttır.

 

İslâm dini temizliğe büyük önem vermiştir. Vücut, elbise ve çevredeki necasetin, her bir zerresinin en iyi bir şekilde temizlenmesi arzu edilmektedir. İdeal olan bu olmakla birlikte, böyle bir temizlik her zaman mümkün olmayabilir. Bu sebeple, dindeki kolaylık ilkesinden haraketle ibadetler için gerekli maddî temizliğin alt sınırını belirlemede ölçüler getirilmeye çalışılmıştır. Bu aynı zamanda, namazın sahih olması için gerekli olan temizliğin alt sınırıdır.

 

Namazın sıhhatine mani olup olmaması bakımından necasetler ikiye ayrılır:

 

Necâset-i Galîza; ağır necâset anlamına gelmekte olup, insan dışkı ve idrarı, vücudun herhangi bir yerinden akan kan, irin, kusmuk, meni, adet veya lohusalık kanı; eti yenmeyen hayvanların dışkı, idrar ve salyaları, eti yenen hayvanlardan kümes hayvanlarının pislikleri, akan kan; şarap, leş bu grup necasettendir. Namaz kılanın vücudunda, elbisesinde veya namaz kıldığı yerde bir dirhemden (2,08 gr.) fazla bulunması halinde namaza manidir. Mayi olması halinde, avuç ayası kadar bir sahayı kaplarsa namaz sahih olmaz.

 

Necâset-i Hafîfe; hafif olan necaset anlamına gelmektedir. At ve kümes hayvanları dışındaki eti yenen ehlî hayvanların dışkı ve idrarları ile kuşların pislikleri bu tür necasettendir. Bunların beden veya elbisenin 1/4 ‘inden fazlasına bulaşması halinde namaz sahih olmaz. Bundan az ise namaz kılmak caiz olmakla birlikte, mekruhtur.

 

İnsanın bedeninde, elbisesinde veya namaz kılacağı yerde namaza mani olmayacak kadar az pislik bulunmasıyla namazın sahih olacağı düşüncesiyle, temizliği ihmal etmek yanlıştır. Bu pislikleri tamamen temizlemek mümkün iken bunlarla namaz kılmak mekruhtur. Diğer taraftan, yeryüzünün tamamının ümmet-i Muhammed için mescit kılındığı, yani her yer potansiyel olarak namaz kılınacak yer olduğu göz önünde bulundurularak, çevrenin de kirletilmemesine dikkat edilmelidir.

 

Neceş

 

Neceş, müşteri kızıştırarak fiyatın yükselmesini sağlamak; bir malın fiyatını yükseltmek amacıyla o malı almaya niyetli olmadığı halde alacakmış gibi davranmak demektir.

 

Hz. Peygamber neceşi, yani müşteri kızıştırmayı yasaklamıştır (Buhârî, Büyû, 58; Müslim, Büyû 11; Ebu Dâvud, Büyû, 46; Tirmizî, Büyû, 65; Nesâî, Büyû, 21; İbnu Mâce, Ticârât, 14,). Bu nedenle İslâm alimleri, müşteri kızıştırmanın haram olduğu konusunda ittifak etmişlerdir. Fakat bu şekilde yapılan alışverişin geçerli olup olmadığı konusunda ihtilaf etmişlerdir. Hanefî, Şafiî ve Hanbelîlere göre böyle gerçekleştirilen bir akit haram olmakla birlikte geçerlidir. Başka bir deyişle, dünyada karşılığı olmamakla birlikte, ahirette cezayı gerektirir. Malikîler ise, hem bu satışın haram olduğunu söylemekte, hem de müşteriye muhayyerlik tanımaktadırlar.

 

Necis

 

Necis, kirli, pis anlamına gelir. İslâm'da, bir şeyin temiz olması asıl; kirlilik ise arızîdir. Bu sebeple, dinen necis sayılan şeylerin sayılmasıyla yetinilmiştir. Genel olarak, leş, kan, domuz eti, sarhoş edici içkiler, insan idrar ve dışkısı, kusmuk, eti yenmeyen hayvanların eti, idrarı ve dışkısı dinen necistir. (bk. Necâset)

 

Nedb

 

Şâri’in, bir fiilin yapılmasını, kesin olmayan bir tarzla istemesidir. Bu şekilde yapılması istenen davranışa mendûb denir. (bk. Mendûb)

 

Nehâr-i Şer’î

 

Nehâr-i şer’î, şer’î gündüz anlamına gelmekte olup, imsak vaktinden başlayıp, güneşin batışına kadar geçen zaman diliminin ismidir. İmsak vakti, fecr-i sâdık da denilen tan yerinin ağarmasıdır. Orucun tek rüknü olan imsak, nehâr-i şer’îde, yani fecr-i sâdıktan, güneşin batışına kadar yemek, içmek ve cinsî münasebetten uzak durmaktır.

 

Nehiy

 

Sözlükte bir işin yapılmasını men etme, fiilin yapılmamasını talep gibi anlamlara gelmektedir.

 

Nehiy fıkıh usulünün önemli konularından birini teşkil etmektedir. Nehiy fıkıh usulünde, otoriter bir tarzda ve kesin olarak bir işin yapılmamasının istenmesi için vazedilen söz şeklinde tarif edilebilir. Şâri’in bir fiili nehyetmesi değişik şekillerde olabilir; “mallarınızı, aranızda haksız sebeplerle yemeyin” şeklinde sarih olabileceği gibi, “ribâdan artakalandan vaz geçin”; “çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar”; “kadınlara vermiş olduğunuz mehirlerden bir şey almanız helal değildir” şeklinde gayri sarih de olabilir.

 

Alimlerin çoğunluğuna göre, nehiy kural olarak nehyedilenin haram kılındığına delalet eder; ancak özel bir karine olması halinde kerâhete delalet eder (bk. Haram, Mekrûh).

 

Nehiy, nehyedilen fiilden hemen ve sürekli olarak el çekme talebine delâlet eder. Fakat vakitle sınırlandırılabilir. Nehiy sıgası zaman yönünden muklak ve herhangi bir nass, karine ve örf ile sınırlandırılmamışsa süreklilik bildirir.

 

İbadet veya muamelât gibi şer’î bir şey hakkında nehiy bulunursa, Hanefîlere göre, nehyedilen şeyin diğer şartları tam ise, nehiy sebebiyle fâsit olmaz; sadece mekruhtur. Meselâ, yevm-i şekte veya bayram günlerinde oruç tutmak, Cuma günü alışveriş böyledir. Bununla birlikte, hem ibadetin, hem de muamelatın fasit olacağını söyleyenler olduğu gibi, ibadetlerin fasit olacağını ve fakat muamelâtın fasit olmayacağını söyleyenler de bulunmaktadır.

 

Nemâ

 

Sözlükte artmak, çoğalmak, gelişmek anlamlarına gelen nemâ, dinî bir kavram olarak, bir malın zekata tabi olabilmesi için aranan şartlardan biridir; zekat alınacak malın bilfiil nemalı veya nemalanması mümkün olmasıdır. Günümüz iktisadî anlayışına göre nema, malın sahibine kazanç ve fayda sağlar durumda olması veya kendiliğinden çoğalma ve artma özelliğine sahip olmasıdır. Günümüz vergi sistemlerine göre, kazanç, üretim veya irat temin etmesi veya malın kendisinin artması, çoğalması yeni irat haline gelmesi şeklinde tanımlanabilir.

 

Dinî literatürde nemâ, hakiki ve takdiri olmak üzere iki çeşittir. Hakiki nema doğum, üreme, ticaret ve benzerleri ile çoğalmaktır. Takdiri nema ise, potansiyel olarak bir malın nemâ imkanının bulunması, artıp çoğalması sahibinin veya vekilinin elinde olması demektir.

 

Nasslarda ve klasik fıkıh kitaplarında zekâta tabi mallar, para (altın, gümüş, döviz vb.), ticaret malları, toprak ürünleri, hayvanlar, define ve madenler şeklinde sıralanmıştır. Bu mallar incelendiğinde hepsinin namî olduğu görülür.

 

Zekata tabi malda nemanın şart koşulması sebebiyle alimler, tahıl ve meyvenin zekatının, yılın tekrarı ile tekerrür edemeyeceğine karar vermişlerdir. Zira, tahıl ve meyveden bir defa zekat alındıktan sonra, malikinin elinde senelerce kalsa bile artık bir daha ondan zekat alınmaz. Halbuki hayvanlar daima nemalanmaktadır; bunun için her yıl zekatının verilmesi gerekir.

 

Bütün bunlardan hareketle, naslarda adı geçmemiş olsa da nemâlı her malın zekata tabi olduğu söylenebilir. Buna göre, ticaret veya gelir getirmesi için alınan ev, daire, dükkan gibi akarların gelirleri ile fabrika gelirlerinden de zekat verilmesi gerekir.

 

Nesep

 

Sözlükte akrabalık, baba tarafından olan hısımlık gibi anlamlara gelen nesep, bir fıkıh terimi olarak çocuğun ana babasıyla hısımlık ilişkisidir. İslâm hukukunda nesep ve hısımlık ilişkisi miras, nafaka, hukukî temsil, evlenme mânîleri gibi konularda önemli roller oynamakta, birçok hüküm ve meseleye esas teşkil etmektedir.

 

Çocuğun kendisini doğuran kadınla nesep ilişkisi kendiliğinden sabit olur. Babasıyla olan nesep bağı ise; a) sahih bir evlilik, b) fasit evlilik veya evlilik şüphesiyle ilişki, c) ikrar yoluyla sabit olur.

 

Çocuğun babasının bilinmesi halinde, tarafların irâde ve rızalarına bakılmaksızın hısımlık bağı meydana gelir. Bunun reddi veya ortadan kaldırılması mümkün değildir. Sahih bir evlilikte doğan çocuğun nesebi kocaya bağlanır. Ancak bunun için çocuğun evlilikten en az altı ay sonra dünyaya gelmiş olması gerekir. Ayrıca koca çocuğun başkasından olduğunu iddi ederse, mülâane usulü ile mahkemede çocuğun nesebini reddetme imkanına sahiptir. (bk. Liân)

 

Eşi olduğunu zannederek veya fasit bir nikah akdinde meydana gelen birleşme sonucunda doğan çocuğun nesebi erkekten sabit olur. Bunların dışında, şahsın bulunduğu yerde veya başka bir yerde nesebi bilinmiyorsa, yaş itibariyle babası olabilecek bir kimse babalık iddiasında bulunabilir. Nesebi bilinmeyen şahsın da bunu kabul etmesi halinde nesep sabit olur.

 

Nezir

 

bk. Adak.

 

Nifas

 

Nifas, lohusalık hali, doğum yapan kadının rahminden gelen kan anlamına gelmektedir. Böyle kadına nüfesâ veya lohusa denir.

 

Doğumdan ve uzuvları belirmiş cenin düşürülmesinden sonra görülen kan nifas kanıdır. Lohusalık halinin alt sınırı olmamakla birlikte, en çok kırk gün sürer. Kırk günden fazla görülen kan, nifas kanı değildir. Lohusalık günlerinde akıntı bir süre kesilip sonra devam ederse, akıntının kesildiği günler de lohusalık halinden sayılır.

 

Nifas süresince kadın namaz kılmaz, oruç tutmaz, Kur’an-ı Kerim’i tutamaz ve okuyamaz, mescide giremez, tavaf edemez, cinsel ilişkide bulunamaz. Nifas sebebiyle tutmadığı oruçları daha sonra kaza etmekle birlikte, kılmadığı namazları kaza etmekle yükümlü değildir.

 

Lohusalık halinde kanın kesilmesiyle kadın yıkanır ve ibadetlerine yapmaya başlar; kırk gün geçtiği halde kan kesilmemişse, özürlü kabul edilir; kırk gün dolunca yıkanır ve ibadetlerini yapar. Çocuk doğurduktan sonra kan gelmeyen kadın ise, yıkanır ve ibadetlerine devam eder.

 

Nikah

 

Sözlükte evlenmek ve cinsi ilişkide bulunmak anlamına gelen nikah, bir fıkıh terimi olarak, karşı cinsten iki kişinin, birlikte yaşamalarına ve karşılıklı yardımlaşmalarına imkan veren ve taraflara karşılıklı hak ve sorumluluklar yükleyen bir sözleşmedir. Medenî bir sözleşme olan nikah, bir yönüyle de ibadettir. Hz. Peygamber, “Nikah benim sünnetimdir.” buyurmuştur (İbn Mâce, Nikah, 1). Evlilik, kişiyi zinadan korur, insan neslinin devamını sağlar.

 

Kişinin gayrimeşru ilişkiye girme tehlikesi bulunması halinde evlenmesi vaciptir. Buna karşılık, eşlerin birbirine karşı olan hak ve sorumluluklarını yerine getiremeyeceği ve haksızlık yapacağı kanaatinin ağır basması halinde ise mekruhtur. Bunların dışında evlilik sünnettir.

 

Nikahın, iki şahit huzurunda tarafların irade beyanında bulunmak suretiyle akdedilmesi gerekir. Buluğ çağına gelen erkek ve kadın kendi irade beyanlarıyla evlenebilirler. Küçük olanlar ise, velileri tarafından evlendirilebilirler. Buluğ çağına erişmiş kadının velisi olmaksızın kendisinin nikahlanabilmesi mümkün olmakla birlikte, velîsinin de bulunması menduptur. Nikahın sahih olması için, evlenecek kişilerin evlilik engelleri bulunmamalıdır. Evlilik engelleri, evlenecek kadının, erkeğin annesi, büyük anneleri, kızı, torunu, kızkardeşi, kardeş kızları, hala veya teyzesi; eşinin annesi, (nikahtan sonra kendisiyle zifafa girdiği eşinin) kızı, kızkardeşi, halası, teyzesi; oğlunun eşi; süt anne, süt kızkardeş olmaması gerekir. Ayrıca kadının evleneceği erkeğin müslüman olmalı, erkeğin evleneceği kadın ise müslüman veya ehl-i kitap olmalıdır.

 

Nisap

 

Sözlükte her şeyin aslı, kökü, önü; bıçak sapı, güneşin battığı yer, bulunması gereken asgari miktar, adet gibi anlamlara gelen nisap, dini bir kavram olarak, zekât, sadaka-i fıtır, kurban gibi ibadetler için konulan bir zenginlik ölçüsüdür. Nisaba, zengin olmanın asgari sınırı veya asgarî zenginlik ölçüsü de denilebilir. Borcundan ve aslî ihtiyaçlarından fazla olarak bu kadar mala sahip olan kişi dinen zengin sayılır. Böyle bir kişinin zekat veya sadaka alması helal değildir. Sadaka-i fıtır vermesi ve kurban kesmesi gerekir. Fazla olan bu malın nâmi olması ve üstünden bir yıl geçmesi halinde zekatının verilmesi gerekir.

 

Zenginliğin asgari sınırı olan nisap Hz. Peygamber tarafından gösterilmiştir. Bu asgarî sınırlar, bir açıdan o dönem İslâm toplumunun ortalama hayat standardını ve zenginlik ölçüsünü göstermektedir. Hadislerde belirlenen nisap miktarları şöyle sıralanabilir; 80,18 gr. altın veya bunun tutarında para, ticaret malı, 40 koyun veya keçi, 30 sığır, 5 deve. Nisap miktarının belirlenmesinde kullanılan bu malların, o dönemin en yaygın zenginlik aracı olduğu açıktır. Nisabın bu mallar üzerinden belirlenmesi, sosyal ve ekonomik şartların fazla değişmediği ileriki dönemlerde de aynen korunmuştur.

 

Zekat, İslâm ve Müslümanların menfaatine olmak üzere, fakirler için bir yardım olarak sadece zenginden alınan bir vergidir. O halde, yardım edilmeğe muhtaç durumda bulunan fakirden bir vergi almanın manası yoktur. Zira Hz. Peygamber, “Zekat ancak gerçek anlamda zengin olandan alınır” buyurmuştur (El-Müsned, H.No: 7155; Fethu’l-Barî, III/189.).  Bu nedenle, kişinin zekat mükellefi olması için, toplumda zenginlik sınırının, asgarî hayat ve geçim standardının belirlenmesi ve nisapta bunun esas alınması gerekir. Modern vergi sistemlerinde fakirlerin ödeme kudretlerinin yokluğunun dikkate alınarak dar gelirlilerin vergiden muaf tutulması, aynı gayeye yöneliktir.

 

Niyet

 

Niyet, kastetmek, karar vermek, kalbin bir şeye yönelmesi, ne yaptığını bilerek yapmak anlamına gelir. Niyette kişinin kalpteki bir tercihi söz konusudur. Bu nedenle niyet, ancak sahibinin açıklaması veya davranış haline dönüştürülmesiyle belli olur.

 

Niyet herşeyin özü ve başıdır; adeta amellerin ruhu gibidir. Yapmış olduğu ameller niyetine göre değer kazanır. Hz. Peygamber, “Ameller niyetlere göredir. Her kişi için niyet ettiğinin karşılığı vardır. Kimin hicreti Allâh ve Rasûlü için ise, o Allâh ve Rasûlü için hicret etmiştir. Kim de, dünyalık elde etmek veya bir kadınla nikahlanmak niyetiyle hicret etmişse, hicreti bunlaradır.” buyurmuştur (Buhârî, İman, 41; Müslim, İmâre, 155). Kişinin ibadet veya iyilik kastıyla yapmış olduğu mubah şeyler kendisine sevap kazandırır, aksine gösteriş veya başka dünyalık bir amaç uğruna yapılan ibadetler de makbul değildir.

 

Bu nedenle niyet, ibadetlerde şart koşulmuştur. İbadetlerde niyet ise, kişinin ne yaptığını ve hangi niyetle yaptığını bilmesi şeklindedir. Bu niyetin dil ile yapılması ise, sünnet olarak kabul edilmiştir.

 

Nükûl

 

Sözlükte bir işten korkmak, çekinmek, kaçınmak anlamlarına gelen nükûl, İslâm muhâkeme usulü hukukunda, ispat yollarından, delillerden biri olup, mahkemede davâlının yeminden kaçınması anlamın gelmektedir.

 

Mahkemede hakkın sahibine verilmesi, yerine getirilmesi ispata bağlıdır. İspat ise, delillerle olmakta ve dâvacıya düşmektedir. Hz. Peygamber, “Beyyine davacıya, yemin ise davâyı reddeden davâlıya düşer.” buyurmaktadır (Buhârî, Rehin, 6). Bu hadisten hareketle, dâvacının iddiasını ispat edememesi halinde, davâcının mahkemeden talebi üzerine davâlıya yemin teklif edilir. Yemin genellikle iddiada bulunan tarafın isteği üzerine teklif olunur. Ancak bazı hallerde bizzat hakimin de yemin teklif edilebilir. Dâvâlı yemin ederse, dâvâcının iddiası sabit görülmez. Fakat dâvâlının yeminden nükûl etmesi, yani kaçınması halinde dâvâcının ileri sürmüş olduğu iddia sabit görülerek davacının lehine karar verilir. Ancak Şafiîlere göre, sadece dâvâlının yeminden kaçınması üzerine hüküm bina edilmez, ayrıca davacının da iddiasının doğruluğu konusunda yemin etmesi gerekir.

 

Müslümanların yemini vallâhi, billâhi, tallâhi şeklinde Allâh üzerine yapılan yemindir. Yemin sadece hukuk dâvâlarında geçerli bir delildir; cezâ dâvalarında delil olarak kullanılmaz.

 

Nüsük

 

Sözlükte yıkamak; kulluk, ibadet, taat; kurban, kan gibi anlamlara gelmektedir. Dinî bir kavram olarak da, sözlük manasına uygun olarak, en geniş anlamda ibâdet, Allâh’a yakınlaşmak için yapılan her türlü taat; dar anlamda, kurban kesmek anlamına gelmektedir. (bk. Menâsik)