İbrahim PAÇACI

 

- K -

 

Kabir

 

Kabul

 

Kabz

 

Ka’de

 

Kâmet

 

Kaplama Mesh

 

Karaborsacılık

 

Karîne

 

Karz

 

Kasâme

 

Kasem

 

Katil

 

Kaved

 

Kavme

 

Kaylûle

 

Kazâ

 

Kazf

 

Kefâlet

 

Kefen

 

Keffâret

 

Kefîl

 

Kerahet

 

Keylî

 

Kıble

 

Kıraat

 

Kıran Haccı

 

Kısâs

 

Kıyam

 

Kıyas

 

Kıyemî

 

Kinâye

 

Kirâ

 

Kisve

 

Kitâbet

 

Köle

 

Kulleteyn

 

Kunût

 

Kurbân

 

Kurbet

 

Kuşluk Namazı

 

Kuşluk Vakti

 

Küfüv

 

Küsûf Namazı

 

 

 

- K -

 

Kabir

 

Cenâzelerin gömüldüğü yerlere kabir denir. Türkçe’de ziyaret edilen yer anlamına gelen mezar kelimesi, ayrıca makber ve makbere kelimesi de kabir anlamında kullanılmaktadır.

 

Kabir 100-150 cm. derinliğinde, kıbleye dik açı oluşturacak şekilde kazılır ve kıble tarafına ölünün konulabileceği şekilde oyularak lahit açılır. Ölü kıble tarafından kabre indirilerek bu lahde konur. Çeşitli sebeplerle lahit yapılması mümkün olmaması halinde, cenâzenin kabrin tabanına konulup, üzerine toprak dökülmesini önleyecek tedbir alınabilir. Lahit kapatıldıktan sonra kabre toprak dökülerek doldurulur ve kabir balık sırtı şeklinde yerden bir karış veya daha fazla yükseltilir. Orada bulunanların da kabre toprak atması müstehaptır. (bk. Defin)

 

Kabirlerin yükseltilmesi, üzerine kubbeli binalar yapılması, taşına övücü veya kaderden şikayet edici sözler yazılması yasaklanmıştır. Buna karşılık, bir – iki karış yükseltilmesi, israfa kaçmadan ve tevhid inancına zarar vermeyecek şekilde yapılmasında bir sakınca yoktur.

 

Kabir Hayatı: Ölümle başlayıp tekrar dirilinceye kadar devam edecek hayata kabir hayatı denir. Kabir hayatına berzah da denilmiştir. Hz. Peygamber, “Kabir ahiret duraklarının ilkidir. Bir kimse eğer o duraktan kurtulursa, sonrası daha kolaydır. Kurtulamazsa, sonrakileri geçmek daha zordur.” buyurmuştur (Tirmizî, Zühd, 5; İbn Mâce, Zühd, 32).

 

İnsan ölüp de kabre konulunca, Münker ve Nekir ismi verilen iki melek gelerek sorgulayacaktır. İman ve güzel amel sahipleri sorulan sorulara doğru cevaplar verirler, daha sonra cennet kapıları açılarak cennetin nimetleri kendisine gösterilir. Kâfirler ve münafıklar ise sorulan sorulara doğru cevap veremezler, bunun üzerine cehennem kapıları açılarak kendisine cehennem gösterilir. Kabir hayatında, kabir nimetlerinin ve kabir azabının hak olduğuna işaret eden pek çok ayet ve hadis bulunmaktadır.

 

Kabir Ziyareti: Kabir ziyareti erkek ve kadın Müslümanlar için menduptur. Hz. Peygamber, “Kabirleri ziyaret ediniz. Çünkü kabirleri ziyaret, size ahireti hatırlatır” buyurmuştur (İbn Mâce, Cenâiz, 47). Kabirlerin haftada bir gün, özellikle Cuma veya Cumartesi günleri, ayrıca arefe ve bayram günleri ziyaret edilmesi iyidir. Kabirleri ziyaret eden kimse, kıbleye veya ölülerin yüzüne karşı dönerek “es-Selâmu aleyküm yâ ehle kubûr. Ve innâ inşâallahu biküm lelâhikûn” diyerek selamlar.

 

Kabir ziyaretinde bulunan, sevabını ölülere bağışlamak üzere Kur’an-ı Kerim okur, onlar ve kendisi için duada bulunur. Kabir ziyaretinde, mezar taşlarına el – yüz sürülmez, kabirler çiğnenmez, üzerine oturulmaz ve yatılmaz. Ayrıca kabirlere karşı namaz kılınmaz ve ölülere adak yapılmaz.

 

Kabul

 

İki taraflı akitlerin kuruluşunda, teklifte bulunanın beyanına uygun irade beyanına kabul denir. İslâm hukukunda akitlerin kuruluşunda tarafların rızası önemli bir unsur oluşturmaktadır. Akdin gerçekleşmesi için karşılıklı rızanın olması şarttır. Ancak rıza, insanın iç aleminde cereyan eden gizli bir husus olduğundan, bunun yerine rızayı ortaya koyan irade beyanı esas olarak alınmıştır. Akit yapmak isteyen taraflardan ilk olarak teklifte bulunan kimsenin, bu yöndeki arzusunu belirten irade beyanına îcâb; karşı tarafın buna uygun olarak yapmış olduğu irade beyanına da kabûl denir. Birbirine uygun karşılıklı irade beyanıyla akit kurulmuş olur.

 

Hibe ve vasiyetin kabulü gibi sırf yararına olan akitlerde, kabulde bulunanın mümeyyiz olması yeterlidir; tam edâ ehliyeti aranmaz. Ancak, kâr ve zarar muhtemel olan akitlerde kabulde bulunan kimsenin tam edâ ehliyetine sahip olması gerekir. Nakıs edâ ehliyetine sahip kişilerin bu yöndeki irade beyanlarının sonuç doğurması için, akdin hibe gibi tamamen zararına bir akit olmaması ve vasî veya velîsinin izni gerekir.

 

Kabz

 

Sözlükte almak, bir şeyi el ile almak, yakalamak, bir şeyi dürüp devşirmek gibi anlamlara gelen kabz, bir fıkıh terimi olarak, akdin konusunun teslim alınmasını ifade etmektedir. Hibe ve rehin gibi akitlerde, icap ve kabul akdin tamamlanması için yeterli görülmemiş, ayrıca akdin konusunun kabz edilmesi de şart koşulmuştur. Bunun dışında fasit akitlerde kabz, bazı hukukî sonuçların doğmasında etkili olmaktadır.

 

Ka’de

 

Sözlükte oturmak anlamına gelen ka’de, dinî bir kavram olarak, namazda ikinci rekatında ve namazın sonunda oturmak anlamına gelmektedir. Namazdaki bu oturuşta, erkekler sağ ayaklarını parmaklar kıbleye gelecek şekilde dikerler ve sol ayaklarını yayarak üzerine otururlar. Kadınlar ise iki ayaklarını da sağ taraftan çıkarıp, kaba etlerini yere koymak suretiyle otururlar. Ka’dede elleri uyluklar üzerine koymak ve kucağa bakmak namazın adaplarındandır. Ka’de-i ûlâ ve ka’de-i âhire olmak üzere ikiye ayrılır.

 

Ka’de-i ûlâ; kelime anlamıyla ilk oturuş demek olup, iki rekatten fazla namazların ikinci rekatinde tahiyyata oturmaya denir. Ka’de-i ûlâ, namazın vaciplerindendir. Unutularak terk edilmesi halinde sehiv secdesi yapılması gerekir. Bu oturuşta Tahiyyât duasını okumak sünnettir. Tahiyyatı okuduktan sonra beklemeden üçüncü rekata kalkılması gerekir.

 

Ka’de-i âhira; kelime anlamıyla son oturuş demek olup, namazın sonunda teşehhüd miktarı oturmaktır. Teşehhüt miktarı, Tahiyyat duasını okuyacak kadar bir süredir. Bu oturuşta tahiyyatı okumak vaciptir. Tahiyyatı okuduktan sonra Salli ve Bârik dualarını ve bir dua (Rabbenâ duası) okumak sünnettir. Dualar bitirildikten sonra selam verilir.

 

Kâmet

 

Sözlükte ayağa kalkmak, durmak, düzgün ve itidal üzere olmak gibi anlamlara gelen kâmet, dini bir kavram olarak, farz namazlardan önce, namazın başladığını bildiren ve ezan lafızlarına benzeyen sözlerdir. Ezandan farklı olarak, “hayya ale’l-felâh” cümlesinden sonra, “kad kameti’s-salât” cümlesi eklenir. Kâmet kelimesi Arapça’dan değişikliğe uğrayarak dilimize geçmiştir. Aslı ikâmettir.

 

İster cemaatle, isterse tek başına kılınsın, erkeklerin her farz namazdan önce kâmet getirmeleri sünnettir. Kazâ namazlarında da kâmet getirmek sünnettir. Kâmet ezana göre daha hızlı okunur. Ezan ile kametin arasının bir miktar ayrılması gerekir. Ezan ile kamet arasında sünnet bulunmayan akşam namazında, ezan okunduktan sonra fatiha suresini okuyacak kadar beklemek uygun olur. Bir camide cemaatle vaktin namazı kılındıktan sonra, aynı vakit namazı cemaatle veya tek başına kılınması halinde tekrar ezan ve kamet okunmasına gerek yoktur. Kadınların, delilerin ve abdestsiz kişilerin kamet getirmesi mekruhtur.

 

Kaplama Mesh

 

Sözlükte mesh, dokunmak, silmek gibi anlamlara gelmektedir. Dinî literatürde ise, abdest alırken ıslak elin, başa ya da mestlerin veya sargının üzerine dokundurulması; teyemmümde toprağa vurulan ellerle kolların ve yüzün sıvazlanması demektir.

 

Kaplama mesh ise, abdestte başın tamamının, kulakların ve ensenin bir su ile meshedilmesini ifade etmek için kullanılır. Kaplama mesh abdestin sünnetlerindendir. Eller ıslatıldıktan sonra işaret ve baş parmaklar ayrılır, diğer parmaklar ile başın üst tarafı, avuç ayası ile başın yanları olmak üzere başın ön tarafından enseye doğru tamamı meshedilir.  Daha sonra işaret parmakları ile kulaklar, baş parmak ile de kulakların arkası, parmakların üstü ile de ense meshedilir. Boyun mesh edilmez. Baş mesh edildikten sonra ellerde yaşlık kalmamışsa kulakları ve enseyi mesh etmek için yeniden eller ıslatılır.

 

Karaborsacılık

 

bk. İhtikar.

 

Karîne

 

Sözlükte maksadı gösteren işaret, eş, nefis gibi anlamlara gelen karîne, bir fıkıh kavramı olarak, gizli bir şeye bitişik bulunup kendisine delâte eden her türlü açık belirti, alamet demektir. Karînenin, kendisine itimat edilen bir esas olmaya elverişli açık bir durum olması, açık durum ile gizli olan arasında buna işaret eden bir bağ bulunması gerekir. Açık durum ile gizli olan arasındakı bağın kuvvetine göre karîne ikiye ayrılır; kuvvetli karîneler, zayıf karîneler. 

 

Karîne yakîn derecesinde bilgi veren kesin bir alamet olması halinde (karîne-i kâtı’a), hüküm vermek için tek başına yeterli, nihâi bir delil kabul edilir. Öldürülen bir kişinin yanından elinde bıçakla çıkan ve üstünde kan bulup dehşetli bir vaziyette görünen kimsenin katil olduğuna hükmetmek böyledir.

 

Karîne kesin olmayıp zann-ı galip ifade ediyorsa (karîne-i gayri kâtı’a), mahkemede taraflardan birinin lehine tercih sebebi sayılır. Ancak bunun için, başka bir delil bulunmaması ve bu karînenin hakimin kanaat getirmesine yeterli bubulunması gerekir.

 

Fakihlerin çoğunluğuna göre, hadlerde karîne ile hüküm verilmez. Çünkü had cezaları şüpheyle düşerler. Kısasta da durum aynıdır. Buna karşılık kısas ve hadd cezasından düşük ceza muhakemelerinde ve hukuk muhakemelerinde karîne delil olarak kullanılır.

 

Karz

 

Birinin diğerine, kullanılmakla tükenen mislî bir malı, daha sonra emsalini geri ödemek üzere vermesine karz denir. Buna göre karz, altın, gümüş, para veya buğday, arpa gibi mislî bir malın, bir müddet sonra mislinin geri verilmesi üzere ödünç olarak verilmesidir. Tam olarak karşılamamakla birlikte aynı manayı ifade etmek üzere Türkçe’de, ödünç ve borç kavramları da kullanılmaktadır.

 

Kur’an-ı Kerim’de karz, Allâh rızasını kazanmak amacıyla, ihtiyaç sahiplerine ödünç vermek anlamına kullanılmaktadır (Bakara 2/245; Maide 5/12; Hadîd 57/11, 18; Müzzemmil 73/20).

 

Muhtaç olan kişinin borç alması mubah, ihtiyacı olana borç vermek ise menduptur. Karşılıksız yardım güzel bir davranış olduğu gibi, ihtiyacı olanlara borç ve ödünç vermek faziletli bir davranış olarak kabul edilmiştir. Hatta borç vermek, sadaka vermekten daha güzel kabul edilmiştir. Hz. Peygamber bir hadislerinde şöyle buyurmuştur:

 

“Mirac ettirildiğim gece Cennetin kapısı üzerinde, ‘sadaka on misli sevapla karşılanır. Borç ise onsekiz misli sevap ile karşılanır’ yazılı olduğunu gördüm.

 

Cebrâil’e, ödünç vermenin sadakadan üstün olmasının sebebi nedir diye sordum. Cebrâil:

 

- Çünkü dilenci, yanında olduğu halde dilenir. Halbuki borç isteyen kimse ancak muhtaç olduğu için borçlanır diye cevap verdi.” (İbn Mâce, Sadakât, 19)

 

Karz akdinde, karz olarak verilen şeyin altın, gümüş, para veya ölçülen – tartılan cinsten mislî şeylerden olması gerekir. Akar veya hayvan gibi mislî olmayan malların verilmesi ise karz değil âriyettir. (bk. Âriyet)

 

Ödünç Allâh rızası için yapılmalı, bir şeye karşılık olmamalı, bir menfaat şart koşulmamalıdır. Borç karşılığında sağlanan menfaat faizdir; helal değildir. Ancak borç verirken böyle bir şart koşulmadığı halde, borçlu daha iyisini öderse veya hediye verirse, o bölgede böyle bir gelenek bulunmaması şartıyla bu fazlalık caiz olur. Hatta Hz. Peygamber bunu tavsiye etmiştir (Müslim, Müsakat, 22).

 

Diğer taraftan enflasyonun yüksek olduğu yerlerde, ödünç verilen para önemli ölçüde değer kaybetmektedir. Bunun telafisi, faiz olarak kabul edilmemelidir. Zira karz akdinin, mislî mallarda cereyan etmesi ve ödemede mislinin yapılmasının şart olması, alınan malın değeri bakımından da aynen iadesinin gerektiğini göstermektedir. Diğer taraftan kaybın telafi edilmemesi, ihtiyaç sahibine yardımda bulunan borç verene haketmediği bir zararı yüklemek olacaktır. Bu da, kişilerin borç vermekten kaçınmalarına sebep olacaktır. Bu itibarla, enflasyon sebebiyle meydana gelen değer kaybının telafisi faiz olmayıp, borcun güzel bir şeklinde ödenmesi olarak kabul edilmelidir.

 

Kasâme

 

Sözlükte güzellik ve cemâl, sulh, bir şey hakkında yemin edip onun hakkında şahitlik eden anlamlarına gelen kasâme, bir fıkıh kavramı olarak, muhakeme usulünde yaptırılan bin tür yemin şeklidir.

 

Bir mahallede veya yakınında öldürülmüş bir insan bulunur da, kimin öldürdüğü bilinemezse, fakat velîsi, elinde bir delil olmadığı halde o mahalle halkı tarafından öldürüldüğünü iddia ederse, hakim o mahalle halkından 50 kişiyi seçer. Bunlardan her biri  öldürülen şahsı kendilerinin öldürmediğine ve kimin öldürdüğünü de bilmediğine yemin ederler. Bunun üzerine hakim, o mahalle halkının ölen kişinin diyetini vermesine hükmeder. O mahallede, 50 kişi bulunmaması halinde yemin tekrar ettirilerek 50’ye tamamlanır. İçlerinden biri yemin etmekten kaçınırsa, yemin edinceye veya katili biliyorsa söyleyinceye kadar hapsedilir.

 

Kasâmede delilere, çocuklara, kadınlara ve kölelere yemin ettirilmez. Bu deli ve çocukların ehliyetinin olmamasından, kadınların genelde evlerinde bulunduklarından böyle bir cinayete şahit olmaları ihtimalinin az olmasından, kölelerin de hür iradeleri bulunmamasından kaynaklanır. Ancak günümüzde tahkikat usullerinin gelişmesi nedeniyle buna müracaat edilmemektedir.

 

Kasem

 

Bir şeyi yapmak veya yapmamak üzere Allâh’ın ismini vererek söz vermek anlamına gelir. (bk. Yemin)

 

Katil

 

Katil adam öldürme demektir. Öldürene kâtil, öldürülene de maktûl veya katîl denir.

 

İnsanı en güzel bir şekilde yaratıp ruhundan üfleyerek şan ve şeref sahibi kılan ve içindeki sayısız nimetleriyle birlikte yeryüzünü emrine amade kılan Yüce Allâh, insanın yaşama hakkını da muhterem sayarak, korunmasını dinin temel amaçlarından biri saymıştır. Hz. Peygamber vedâ haccı hutbesinde, bütün insanlığa hitap ederek, “şüphesiz bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ve bu şehriniz nasıl mukaddes bir şehir ise, canlarınız, mallarınız ve namuslarınız da öyle  muhteremdir, tecavüzden korunmuştur” demiştir (Tecrid IV/412, VI/334, X/389, 395).

 

Allâh’ın özenerek yarattığı ve sayısız nimeti emrine verdiği insanın, dünyaya gelmesi de, ölümü de ilâhî iradenin elindedir. Allâh’tan başka hiç kimsenin bu haktan onu mahrum etmeye yetkisi yoktur. Bu nedenle adam öldürmek büyük günah kabul edilmiştir. Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de haksız yere cana kıymayı haram kılmış, cezasının ebedi kalınacak cehennem olduğunu bildirmiştir (Nisa 4/93). Aynı şekilde haksız yere bir kişiyi öldürmeyi bütün insanlığı öldürmek, bir kişiyi kurtarmayı da bütün insanlara hayat vermek olarak kabul etmiştir (Maide 5/32).

 

Hz. Peygamber ise, bırakın bir Müslüman’ın kanını akıtmayı savaş ortamında bile Müslümanlarla savaşmayan gayri Müslim kadınların, çocukların, yaşlıların, ibadetleriyle meşgul din adamlarının öldürülmesini, hatta ibadethanelerinin yıkılmasını, ağaçların kesilmesini, hayvanların öldürülmesini dahi yasaklamıştır.

 

Adam öldürmenin uhrevi sorumluluğunun yanında, dünyevî sorumluluğu da bulunmaktadır. Kasten birini öldürmenin cezası, velisinin talebi üzerine kısas yani idam olacağı, velîsinin affetmesi halinde ise, velisine sulh bedeli verileceği Kur’an-ı Kerim’de bildirilmiştir. Ancak bu durumda, mahkemece kendisine toplum düzeninin sağlanması açısından uygun bir ceza verilebilir. Kasten değil de, hata ile ölüme sebebiyet veren kişi ise, ölenin yakınlarına diyet öder. (bk. Kısas; Diyet; Âkile)

 

Kaved

 

Taammüden adam öldürenin kısas yoluyla öldürülmesi anlamına gelir. (bk. Kısas)

 

Kavme

 

Sözlükte boy, kalkınma anlamlarına gelen kavme, dinî bir kavram olarak, namazda rükudan kalkarken, secdeye gitmeden önce iyice doğrulmak demektir. Kavme, fakihlerden bazılarına göre namazın sünnetlerinden kabul edilmiş, bazılarına göre de ta’dîl-i erkândan sayılarak vacip kabul edilmiştir.

 

Ebû Hüreyre şöyle anlatmaktadır: Hz. Peygamber bir gün mescide girdi, peşinden de bir adam girerek namaz kıldı. Sonra gelip Hz. Peygamber’i selâmladı. O da selamını aldı ve ‘dön ve namazını yeniden kıl’ dedi. Bu üç kez tekrar etti, sonuncusunda şöyle buyurdu: “Namaz kılacağın zaman tekbir al, sonra Kur’an’dan bildiğin kolay gelen bir yeri oku, sonra rukaya eğil ve uzuvların yerleşip rahatlayıncaya kadar rukuda kal. Daha sonra rukudan kalk, ve iyice doğrul. Sonra secdeye git ve orada uzuvların yerleşip rahatlayıncaya kadar kal. Daha sonra iyice yerleşinceye kadar otur, sonra terkar secdeye kapan ve orada uzuvların yerleşip rahatlayıncaya kadar bekle. Bütün namazlarında böyle yap.”(Tac, I/175-176)

 

Kaylûle

 

Kaylûle öğle uykusu veya istirahati anlamına gelir. Hz. Peygamber, fırsat bulduğunda öğle uykusuna yatmış ve ashabına da gece ibadetine kalkabilmeleri için öğle uykusuna yatmalarını tavsiye etmişlerdir (İbn Mâce, Sıyâm, 22). Bu tür hadislerden ve Hz. Peygamber’in uygulamasından öğle uykusunun sünnet olduğu kabul edilmiştir. Gece ibadeti alışkanlığı olanların, gündüz vazifelerini aksatmamak şartıyla Hz. Peygamber’in uygulamasına benzemek niyetiyle öğle uykusuna yatması sevaba vesile olacaktır. Ancak, öğle uykusunun sünnet olduğunu düşünerek, görevini terk etmek caiz değildir. Diğer taraftan Hz. Peygamber’in bu uygulamasında iklimin ve bölgenin de etkili olduğu unutulmamalıdır. 

 

Kazâ

 

Sözlükte hükmetmek, emretmek, ifâ etmek, ödemek, kazâ etmek, ölçüp biçip yapmak, ihtiyacını gidermek, ölmek, mahkeme etmek gibi anlamlara gelen kazâ, dini literatürde üç anlama gelmektedir: 1) Yargılama, Kadılık makamı ve memuriyeti, 2) Zamanında yerine getirilmeyen dinî veya hukukî vazifenin, zamanı çıktıktan sonra yerine getirilmesi, 3) Allâh’ın ezelî ilmiyle takdir ettiği şeyin vakti gelince meydana gelmesi.

 

İster geniş, ister dar zamanlı olsun edası için belli bir vakit tayin edilen ibadetlerin, bu vaktin içinde yapılması gerekir. Meşru bir mazeret bulunmadıkça vaktinden sonraya bırakılması caiz değildir. Vakti içinde edâ edilmeyen ibadetler, zimmette borç olarak kalır. Bu borcun sonradan ödenmesine kazâ denir. Hz. Peygamber Hendek savaşında, düşmanların taarruzu nedeniyle namazlarını kılamamış ve daha sonra cemaatle kazâ etmiştir (Buhârî, Mevâkit, 36, 38). Kur’an-ı Kerîm’de, hastalık ve yolculuk sebebiyle orucu tutmayanların daha sonra gününe gün oruç tutmaları emredilmiştir (Bakara 2/184). Bunun yanında, orucunu bozan kimse de, ya keffaretle birlikte ya da keffaretsiz olarak bozduğu orucu kaza eder. Hac için ihrama giren, bunu tamamlayamazsa veya haccı bozulursa daha sonra bunu kazâ etmesi gerekir. (bk. Faîte; İhsâr; Cinâyet; Keffâret)

 

Kazf

 

Sözlükte atmak, sözü düşünüp taşınmaksızın savurmak, iftira atmak atmak gibi anlamlara gelen kazf, bir fıkıh terimi olarak, namuslu kadına zina iftirası atmak demektir.

 

En güzel bir şekilde yaratılıp Allâh’ın ruhundan üfleyerek yaratalılanlar arasında şerefli bir konuma yerleştirilen insanın itibar ve haysiyeti İslâm’da muhterem kabul edilmiş ve her türlü saldırıdan muhafaza edilmiştir. Hz. Peygamber vedâ haccı hutbesinde, insanların canları ve malları gibi şeref ve haysiyetlerinin de muhterem olduğunu, tecavüzden korunduğunu bütün insanlığa ilan etmiştir (Tecrid IV/412, VI/334, X/389, 395).

 

Bu nedenle, dinimizde ağır bir suç ve ahlâksızlık olarak nitelenen zinânın, masum ve iffetli insanlara isnat edilmesi de büyük günah olarak kabul edilmiş; şahitsiz, delilsiz iffetli kadınlara isnatta bulunmayı ise had cezası gerektiren bir suç sayılmıştır. Kur’an-ı Kerim’de, “Namuslu kadınlara zina isnadında bulunup, sonra (bunu isbat için) dört şahit getiremeyenlere seksener sopa vurun ve artık onların şahitliğini hiçbir zaman kabul etmeyin. Onlar tamamen bozguncudurlar. Ancak bundan sonra tevbe edip ıslah olanlar müstesnadır. Allah çok bağışlayıcı ve merhametlidir.” buyurulmaktadır (Nur 24/4-5).

 

İslâm hukukunda, kazf suçunun meydana gelmesi için, iffetli bir kadına doğrudan veya dolaylı olarak zina isnat edilmesi gerekir. Bir kadına, zaniye, fahişe demek veya benzeri isnatlarda bulunmak doğrudan zinâ isnadı, çocuğuna piç demek de dolaylı zinâ isnadıdır. Bir kadına zina isnadında bulunup da, bunu dört adil şahitle ispatlayamayan kimse iffete iftira suçu işlemiş olur. Suçun teşekkül etmesi için ayrıca isnatta bulunan kimsenin akıllı, buluğ çağına erişmiş olması; kadının da iffetli olması gerekir. İftirada bulunan akıllı veya ergenlik çağına ulaşmamış ise, had cezası uygulanmaz, ancak toplum düzeninin sağlanması açısından durumuna uygu bir tazir cezası verilir.

 

Kefâlet

 

Sözlükte bir şeyi başka bir şeye eklemek; birine kefil olmak, bakmak, beslemek, taahhüt etmek, garanti etmek gibi anlamlara gelen kefâlet, bir fıkıh kavramı olarak, hak sahibinin bir şeyi talep etmesi konusunda, yükümlünün zimmetine üçüncü kişinin zimmetinin eklemesini ifade eder. Kefâlet akdinde yükümlüye asîl,  ifâ edilmesi gereken borç veya haktan asîl ile birlikte sorumlu tutulacak kişiye ise kefîl denir.

 

Kefâlet akdi, teberru akitleri grubunda ele alınmıştır. Bu nedenle kefîl olacak kimsenin, tam edâ ehliyetine sahip olması gerekir. Kefâlet akdinin kurulması için, kefîlin irâde beyanı, alacaklının kabûlü gerekir. Bunun yanında borşlunun kefâleti reddetme hakkı vardır.

 

Kefâletin konusu, şahıs ve mal olabileceği gibi, teslim ve gerektiğinde istirdat da olabilir.  Bir kişinin şahsına kefil olmaya nefse kefâlet denir. Bu kefâlet bir kimsenin belirli bir tarihte mahkeme veya yetkili bir makam huzurunda hazır bulundurulmasına garanti vermek şeklinde yapılan bir kefalettir. Günümüz bazı hukuk sistemlerinde de, sanıkların kefâletle bırakılmaları uygulanmaktadır. Bir borcun ödenmesine kefil olmaya mala kefâlet denir.  Mala kefâlette, kefâlet konusunun teslim edilmesi mümkün olmalı, borç ise sahih bir borç olmalıdır. Ayrıca bir malın teslim edilmesine kefil olmaya teslime kefâlet, satılan malın başka sahibinin çıkması halinde bedelin iade edilmesie kefil olmaya da derek kefâleti denir.

 

Kefâlet akdinin sahih olarak kurulmasıyla, alacaklı hem borçludan, hem de kefîlden alacağını isteme hakkını elde eder. Borçlu veya kefîl, borcu ya da diğer yükümlülüklerini yerine getirmeleriyle veya borcun diğer yollarla sona ermesiyle kefâlet  de sona erer. Bunun yanında, alacaklının kefîli ibrâ etmesi de kefâleti sona erdirir.

 

Kefen

 

Cenâzenin yıkanıp kurulanmasından sonra, bedenini örtecek şekilde sarıldığı beze kefen denir. Cenâzenin kefenlenmesi farz-ı kifâye olup bu işleme tekfîn denilir. Erkek ve kadınlar için farklı olmak kaydıyla kefenler üçe ayrılır:

 

Sünnet olan kefen; bu erkekler için gömlek, izâr ve lifâfe olmak üzere üç parça; kadınlar için bunlarla birlikte, baş örtüsü ve göğüs örtüsü olmak üzere beş parça bezdir.

 

Kefen-i kifâye; ihtiyaç halinde yeterli olan kefen anlamına gelmekte olup, erkekler için izâr ve lifâfe olmak üzere iki parça; kadınlar için de bunlarla birlikte baş örtüsü olmak üzere üç parça bezden ibarettir.

 

Kefen-i zarûret; zorunluluk halinde, başka bir şey bulunmadığında, bütün vücudunu örtecek bir bezdir. Bunda erkek ve kadın aynıdır.

 

Kefenlemede kullanılan kamîs, gömlek anlamına gelmekte olup, boyundan ayaklara kadar cenâzeyi örten bezdir. İzâr, baştan ayaklara kadar örten bir bezdir. Lifâfe ise, baştan ayağa kadar olan ve kefenin en üstüne gelen parçasıdır. Bu ayak ve baş tarafından bağlanması için biraz daha uzundur.

 

Kefenin beyaz renkli pamuk bezinden olması daha faziletlidir. Kefen olarak kullanılacak bez çok basit ve adî veya çok pahalı olmamalı, ölünün mal varlığına uygun olarak alınmalıdır.

 

Keffâret

 

Örtmek anlamına gelen kefr kelimesinden türetilen keffâret, sözlükte kusur veya günahı örten, izâle eden şey anlamına gelmektedir. Aynı kökten türeyen keffere fiili, Kur’an-ı Kerim’de günahları örtmek anlamında kullanılmıştır (Al-i İmran 3/193; Maide 5/45, 65; Muhammed 47/2). Allâh Teâlâ, kullarının işledikleri hata ve günahları çeşitli vesilelerle affetmektedir. İstigfar ve keffâret, bunlardandır. Bu çerçeveden olarak Kur’an’da, iyiliklerin kötülükleri sildiği haber verilmektedir (Hud 11/114). Hz. Peygamber de, kılınan namazın, büyük günahlardan kaçınmak şartıyla bir önceki namazla arasında işlenen günahlara keffâret olacağını, Cuma namazının iki Cuma arasında işlenen günahlara keffâret olacağını belirtmiştir (Tac, I/135).

 

Keffâret ıstılahtaki özel kullanımında ise, sözlük anlamına yakın olarak, oruç ve yeminin bozulmasında, zıharda, hac cinayetlerinde ve hata ile öldürmelerde, günahı affettirmek için meşru kılınan ibadet mahiyetindeki davranışlardır. Kur’an-ı Kerim’de, keffâret kelimesi ıstılah manasında iki yerde geçmektedir (Maide 5/89, 95).

 

Ramazan ayında, farz olan orucu tutarken, meşru bir mazereti olmaksızın bilerek ve isteyerek orucu bozan kişinin, keffaret olarak köle azat etmesi, bunun mümkün olmaması halinde iki ay üst üste oruç tutması, buna gücü yetmemesi halinde altmış fakiri sabah ve akşam doyurur veya yemek parasını verir. Yemek parasını 60 günde bir fakire verebileceği gibi, 60 günde bir fakire de verebilir. Bir günde hepsini bir fakire vermesi caiz değildir. Keffaret olan oruca kamerî ayın ilk gününde başlamış ise iki ay, daha sonra başlaması halinde 60 gün ara vermeden oruç tutar. Kadınların ay halleri dışında ara verilmesi halinde yeniden başlar. Kadınlar ise, ay hallerinde oruca ara verirler ve biter bitmez, ara vermeden kaldığı yerden devam ederler.

 

Zıhar, bir erkeğin eşini veya bir uzvunu, kendisine ebediyen haram olan bir kadına veya uzvuna benzetmesidir. Böyle zıharda bulunan kişi, eşiyle münasebette bulunmadan oruçta olduğu gibi keffâret ödemesi gerekir. (bk. Zıhar)

 

Hac veya ihram cinayetlerinden birini işleyenler, cinayetin şiddetine göre keffâretle yükümlü olurlar. (bk. Cinâyet, Bedene, Dem)

 

Bilerek yapılan yeminlerin bozulmasında, keffâret olarak on fakir sabah akşam doyurulur veya giydirilir. Buna gücü yetmeyen ise, üç gün peşpeşe oruç tutar. (bk. Yemin)

 

Hata ile adam öldüren kimse de, keffaret olarak Müslüman bir köle azat etmesi gerekir. Bunu bulamayan ise iki ay ara vermeden oruç tutar (Nisa 4/92).

 

Kefîl

 

Kefâlet akdinde,  asıl yükümlü ile birlikte, ifâ edilmesi gereken borç veya haktan sorumlu tutulacak kişiye kefîl denir. (bk. Kefâlet)

 

Kerahet

 

Şâri’in, bir fiilin yapılmamasını kesin ve bağlayıcı olmayan bir tarzda istemesine kerahet denir. Yapılmaması istenen fiile mekrûh denir. (bk. Mekrûh)

 

Keylî

 

Arapça’da keyl ölçek anlamına gelmektedir. Keylî ise, kile, şinik gibi ölçeklerle hesaplanıp satılan, buğday, arpa, pirinç ve benzeri mallara denir.  Keylî tabiri, fıkıh kitaplarında ribâ bahsinde geçmektedir. Hanefîlere göre ribanın illeti, cins ve ölçü-tartı birliği olarak kabul edilmiştir. Buna göre, tartı ile alınıp satılan altın gümüş gibi malların birbirleriyle değişiminde ve ölçekle satılan buğday, arpa, pirinç gibi malların birbirleriyle değişiminde meydana gelmektedir. Hanefîler’den Ebû Hanîfe ve Muhammed, bu konuyla ilgili Hz. Peygamber’in, “altın ile altını, gümüş ile gümüşü, buğday ile buğdayı, arpay ile arpayı, hurmayı ile hurmayı, tuz ile tuzu ancak eşit miktarda ve peşin olarak satın. Her kim artırır veya eksiltirse faiz alıp vermiş olur. Bunda alan da veren de aynıdır.” (Buhârî, Büyû, 77-81; Müslim, Müsâkât, 79-85) hadisinde geçen vezin ve keyl kelimelerinden hareketle, altın ve gümüşün veznî; buğday, arpa, hurma ve tuzun keylî olduğunu kabul etmişler ve bunların kıyamete kadar da böyle kalacağını ileri sürmüşlerdir. Ebû Yûsuf ise, Hz. Peygamber’in bu hadisi zamanında carî örfe göre söylediğini, dolayısıyla bir malın veznî veya keylî olmasının örf ile alakalı olduğunu söylemiştir. Ebû Yûsuf’un bu görüşü, bütün zamanlara hitap etmesi bakımından daha uygundur. Zira günümüzde, arpa, buğday, hurma gibi malların ölçülmesinde, ölçekten ziyade tartı kullanılmaktadır.

 

Kıble

 

Sözlükte cihet, yön gibi anlamlara gelen kıble, dinî bir kavram olarak, Müslümanların namazda yönelmiş oldukları yön, Kâbe manasına gelir. Müslümanların kıblesi, Mekke’de bulunan Kâbe’dir. Kur’an-ı Kerim’de “Şüphesiz, âlemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev (mâbet), Mekke'deki (Kâbe) dir.” buyurulmaktadır (Âl-i İmrân 3/96). Kâbe’yi görenler için kıble, Kâbe’nin bizzat kendisidir. Kâbe’yi görmeyenler için, Kâbe’nin bulunduğu taraftır. Kâbe’nin göğe doğru ve dünyanın merkezine doğru uzantısı da kıbledir. Namazda bu cihete yönelmeye istikbâl-i kıble denir. (bk. İstikbâl-i Kıble)

 

Kıraat

 

Sözlükte okumak anlamına gelen kıraat, dinî bir kavram olarak, Kur’an-ı Kerim okumak, özellikle namazda Kur’an’dan bir miktar okumak demektir.

 

Kıraat namazın rükunlarından birisidir; farz namazlarının iki rekatinde, diğer namazların ise her rekatinde kıyamda iken Kur’an-ı Kerim’den bir miktar okumak farzdır. Farzın yerine getirilmesi için okunması gereken askarî miktar, kısa üç ayet veya buna denk uzun bir ayettir. Kıraatin sahih olması için, okuyanın kendisinin işiteceği bir yükseklikte olması gerekir. İmama uyan kimseden kıraat düşer.

 

Hanefîlere göre, farz namazlarının ilk iki rekatinde ve diğer namazların her rekatinde fatiha ve zammu sure okumak farz değil vaciptir. Unutulması halinde sehiv secdesi gerekir. Kıraat ise farzdır. Unutulması halinde namaz bozulur.

 

Kıran Haccı

 

Bir hac mevsimi içerisinde umre ile hac ihramını birleştirmek suretiyle yapılan hacdır. Hanefî mezhebine göre en faziletli hac şekli budur. Kıran haccı için ihrama girecek kimse, umre ve hacc yapmaya niyet ederek ihrama girer. Böylece kıran haccı için ihrama girmiş olur.

 

Kıran haccına niyet eden kişi Mekke’ye ulaştığında, umre yapar. Tavaf ve sa’yini tamamladıktan sonra ihramdan çıkmaz. Zilhiccenin 8. günü Arafat’a gider ve daha sonra hac vazifelerini yerine getirir. Arafat ve Müzdelife vakfesinden sonra, bayram günü Akabe cemresini taşlar, kurban keser ve tıraş olarak ihramdan çıkar.

 

Kıran haccı için ihrama giren kimse, umreyi tamamladıktan sonra isterse, haccın sa’yini de yapabilir. Bu takdirde ızdıbâ* ve ilk üç şavtta remel* yapar.

 

Kısâs

 

Sözlükte ödeşme, ikap, ceza gibi anlamlara gelen kısâs, bir fıkıh terimi olarak, yaralama, sakatlama ve öldürme suçlarında uygulanan ve genellikle misilleme esasına dayanan cezâ manasına gelmektedir. Kısasta kul hakkının hakim olması sebebiyle, mağdur veya yakınlarının affetmesiyle ceza düşer veya mahiyeti değişir. Kur’an-ı Kerim’de, “Öldüren, ölenin kardeşi tarafından bağışlanmışsa,  artık kendisine örfe uymak ve bağışlayana güzellikle diyeti ödemek gerekir.” denilmektedir (Bakara 2/178).

 

İslâm ceza hukukunda kısası gerektiren suçlar, kasten öldürme ve bazı yaralamalardır. Kasten adam öldürmenin cezâsı kısas, yani idam olarak belirlenmiştir. Yüce Allâh, “Ey inananlar! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılında: Hür ile hür, köle ile köle, kadın ile kadın. (...) Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Artık Allâh’a karşı gelmekten sakınırsınız.” buyurmaktadır (Bakara 2/178-179). Müçtehitlere göre, daha önce öldürmeyi tasarlanmış olması  ile olmaması arasında bir fark yoktur. Önemli olan fiil işlenirken öldürme kasının bulunmasıdır. Bu da katilin öldürücü alet kullanmasıyla anlaşılır. Kasten öldürenin cezası kısastır; günün şartlarına göre idam edilerek infaz edilir. Ancak ölenin yakınlarının kısası affetmeleri halinde kısas düşer; yakınlar katil ile aralarında belirlenen diyeti alırlar. Bununla birlikte devletin tazir cezası hakkı saklıdır.

 

Telef edilen uzuvlarda ve kemiğe kadar dayanıp, kemiği ortaya çıkaran yaralamalarda kısas uygulanır. Kur’an-ı Kerim’de, “Tevrat'ta onlara, cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralara karşılık kısas yazdık. Kim bunu (kısası) bağışlarsa, bu onun günahlarına keffâret olur.” buyurulmuştur (Maide 5/45). Yaralama ve sakatlamalarda kısasın uygulanabilmesi için, telef edilen uzuv veya yaralanan uzuv ile kısas yapılacak arasında denkliğin sağlanması mümkün olmalıdır. Denklik sağlanamaması sebebiyle veya hak sahibinin affetmesi halinde diyet ödenir. (bk. Diyet)

 

Kıyam

 

Sözlükte ayakta durmak, dikilmek, doğrulmak gibi anlamlara gelen kıyâm, dinî bir kavram olarak, namazda ayakta durmak demektir. Kıyam namazın rükunlarından, yani ana unsurlarından biridir. Farz ve vacip namazlarda kıyam, yani ayakta durmak farzdır; ayakta durmaya gücü yeten kimsenin bu rüknü yerine getirmemesi halinde, meselâ oturarak kılması halinde namazı bozulur. Ancak meşru bir sebeple rükuya ve secdeye güç yetiremediği için îmâyla namaz kılan kimsenin, kıyamda durması farz değildir. Dilerse oturduğu yerden îmâ ile namazını kılabilir.

 

Hasta veya ayakta durmaya güç yetiremeyen kimse, namazını oturarak kılabilir. Ayakta namaz kılan kimse namaz esnasında rahatsızlanır da ayakta durmakta güçlük çekerse namazının oturarak tamamlar. Aynı şekilde namazını oturarak kılan kimse de, ayağa kalkmaya gücü yeterse, namazının kalanını ayağa kalkarak tamamlar.

 

Kıyas

 

Sözlükte bir şeyi diğer bir şeyle ölçmek, karşılaştırmak, iki şeyi birbirine eşitlemek gibi anlamlara gelen kıyas, fıkıh usulünde, hakkında nass bulunmayan bir meselenin hükmünü, Kitap veya sünnette hükmü bilinen bir meseleye göre açıklamak manasını ifade etmektedir. Başka bir tanımla, hakkında nass bulunmayan bir meseleye, aralarındaki ortak illet sebebiyle, hakkında nass bulunan meselenin hükmünü vermek demektir.

 

İslâm hukukçularının çoğunluğu, kıyasın amelî hükümlerin bilinmesinde bir delil ve İslâm hukukunun esaslarından biri olduğu konusunda ittifak etmişlerdir. Kıyasın delil olabileceğine delalet eden ayet ve hadisler bulunmaktadır (bk. Nisa 4/59; Sad 38/28; Muhammed 47/10; Haşr 59/2; Tirmizî, Ahkam, 3; Daremî, Mukaddime, 19.)

 

İslâm dini, son dindir, kıyamete kadar başka bir din gelmeyecektir. Bu nedenle, kıyamete kadar ortaya çıkacak bütün olayların hükümlerini kapsayacak zenginlikte olması gerekir. Halbuki, Kur’an ve sünnetteki nasslar sınırlıdır ve başka nass da gelmeyecektir. Buna karşılır karşılaşılan olaylar ise sonsuzdur. Sınırlı kaynaklarla, sonsuz olaylar karşılanamayacağına göre, yeni ortaya çıkan olayların hükümlerini elde etme yolu, hakkında nass bulunan hükümlerin hangi gerekçelerle konduğunu belirleyerek, benzeri olaylara uygulama şeklinde olacaktır. Bu da kıyastır.

 

Kıyasın, asıl, fer’, hüküm ve ortak illet olmak üzere dört rüknü bulunmaktadır. Asıl, kendisine kıyaslanan, hükmü nass ile belirlenmiş mesele demektir. Buna makîsun aleyh de denir. Fer’, hakkında nass bulunmayan meseleyi ifade eder. Hüküm, asıl hakkında nassla sabit olan ve kıyas yoluyla fer’e uygulanmak istenen hükümdür. İllet ise, hem asıl, hem de fer’de bulunan ortak vasıftır. (bk. İllet)

 

Kıyemî

 

Çarşıda pazarda benzeri bulunmayan, bulunsa da aralarında önemli farklılıklar olan mallara kıyemî denir. Ölçek veya tartı ile satılan ya da piyasada benzeri bulunan mallara mislî denir. Buğday, arpa, demir gibi mallar mislîdir. Buna karşılık, adet veya uzunluk birimiyle satılan ve cinsleri arasında öneli farklılıklar bulunan mallar da kıyemîdir. Arazî, ev, hayvan kıyemî mallardandır. Fıkıh kitaplarında, ekmek, kumaş gibi mallar kıyemî olarak zikredilmektedir. Ancak bu kitapların kaleme alındığı zamandaki şartlara göre yazılmıştır. Zira o dönemlerde, kumaşlar el ile dokunmakta, ekmeklerde de bir standart bulunmamaktaydı. Halbuki günümüzde fabrikasyonun gelişmesi ve mallara çeşitli standartlar konulması sebebiyle o devirlerde kıyemî olan şeyler mislî hale gelmiştir. Buna göre, ekmek, kumaş mislî kabul edileceği gibi, aynı marka ve model buzdolabı, çamaşır makinası gibi eşyalar da mislî kabul edilebilir.

 

Malların kıyemî veya mislî olması, bazı akitlerde etkili olmaktadır. Şöyle ki, para peşin ve mal vadeli şeklinde yapılan selem akdi, ancak mislî mallarda olmaktadır. (bk. Selem). Aynı şekilde karz akdi de, mislî mallarda gerçekleşir. Ayrıca telef edilen bir malın tazmîninde de, eşyanın mislî olması halinde mislinin verilmesi, mislî olmaması halinde ise kıymetinin verilmesi gerekir. (bk. Tazmîn)

 

Kinâye

 

Sözlükte bir fikri, düşünceyi kapalı olarak söyleme anlamına gelen kinâye, İslâm aile hukukunda, boşanmanmak için kullanılan, boşanmaya da, başka anlamlara da muhtemel sözlerdir.

 

İslâm aile hukukunda, boşama lafızları ikiye ayrılır; sarih lafızlar, kinâye lafızlar. Sarih lafızlar, boşamadan başka bir anlama gelmesi mümkün olmayan ve örfte boşanmak için kullanılan sözlerdir. Seni boşadım, boş ol gibi sözler sarih lafızlardandır. Kinâye lafızlar ise, boşanma anlamına gelebileceği gibi, başka anlamlara da gelebilen sözlerdir. Annenin evine git, iraden elinde olsun, artık hürsün gibi sözler böyle lafızlardandır. Kinâye lafızlarla boşanmanın meydana gelmesi için, bu sözlerin boşama niyetiyle söylenmesi gerekir. Lafızların sarih veya kinaye olmasının bir sonucu da, boşamanın bâin (üç talakla boşanmamış ise geri dönmek için yeni nikah gereken) veya ric’î (erkeğin tek taraflı iradesiyle tekrar dönülebilen) olmasıdır. (bk. Bâin Talâk; Ric’î Talâk)

 

Kirâ

 

bk. İcâre.

 

Kisve

 

Kisve giyecek, libas anlamlarına gelmektedir. Giyinmenin dışardan gelecek tesirleri engellemek ya da azaltmak ve örtünmek gibi iki ana gayesinin yanında güzel görünmek de hedeflerindendir. Asıl olarak giyim ve kıyafet insanların tercihlerine ve örfe bırakılan mubah şeylerdendir. Ancak insanların bu konudaki zaafları, sapabilecekleri aşırılıklar ve olumsuz etkileşimlerin insanın aslî yapı ve kimliğini, cinsler ve insanlar arası münasebetlerin dengesini bozabileceği dikkate alınarak, insanların zaaflarını kontrol etmek, toplumsal bünyenin bozulmasını önlemek amacıyla bazı temel ölçüler ve kısıtlamalar getirilmiştir. Bunun dışında, giyinme ve süslenmek insanların kendi zevk, imkan ve kültürlerine bırakılmıştır.

 

Örtünmede getirilen sınırların başında avret mahallini örtmek gelmektedir. İçini gösterecek kadar ince ve vücut hatlarını ortaya koyacak kadar dar olmaması gerekir. Ayrıca erkeklerin ipekli veya altın giyinmesi yasaklanmıştır. Bunun yanında kıyafetin temiz ve örfe uygun olması; dikkati çekecek derecede paspal, çirkin veya süslü olmamalıdır. Hz. Peygamber, bu anlamda iki şöhretten kaçınmayı tavsiye etmiştir (Fethu’l-Kebîr, II/).

 

Kitâbet

 

Sözlükte yazı, yazı sanatı, yazışma, kâtiplik gibi anlamlara gelen kitâbet, dinî bir kavram olarak, hadis usulünde yazı ile rivâyet etme (?); İslâm hukukunda kölenin belirli bir ücreti ödemek karşılığında azat olması konusunda efendisi ile arasında yapılan akit; muhakeme usulü hukukunda da, mahkemede delil olarak kullanılan yazılı belgeler ve bir mahkemenin diğerine yazdığı belge anlamlarına gelmektedir.

 

Klasik dönem fıkıh kitaplarında, yazılı belgelerin, yazı ve mührün, birbirlerine benzemeleri veya taklit edilebilmeleri gerekçesiyle mahkemede delil olmayacağı ileri sürülmüştür. Halbuki, Kur’an-ı Kerim’de borç ilişkilerinin ve hukukî muamelelerin yazıya geçirilmesi tavsiye edilmektedir (Bakara 2/282). Ancak günümüzde, kriminolojik araştırmalar sonucunda yazıların sahipleri tespit edilmekte, özellikle sicil ve resmi mühür yazıların güvenirliğini sağlamada önemli bir faktör olmaktadır. Bu nedenle, günümüzde yazılı belgeler ve bir resmî kurum veya diğer bir mahkemenin göndermiş olduğu yazılar kuvvetli bir delil teşkil etmektedir.

 

İslâm hukukunda kitâbet kavramından daha çok, köle ile sahibi arasında, kölenin bir bedeli kazanıp ödemesi karşılığında özgürlüğüne kavuşması üzerine kurulan akit anlaşılmaktadır. Anlaşma yapılan köleye mükâtep denir. (bk. Mükâtebe)

 

Köle

 

Köle, hukukî, iktisadî ve sosyal bakımdan hür insanlara göre daha aşağı bir statüde bulunan bir sınıfın adı olup, abd, rakabe, memlûk da denilmektedir. Kadınları için ise, özel olarak câriye, eme, memlûke tabiri kullanılmaktadır.

 

Tarihin eski çağlarından beri yeryüzünde mevcut ve yaygın bir olgu olan kölelik, İslâm’ın öngördüğü ve teşvik ettiği bir durum değildir. İslâm’ın geldiği devrede kaynağı itibarıyla köleler, harplerde esir alınanlar, hür oldukları halde zorla kaçırılıp hürriyetten yoksun bırakılanlar ve köle soyundan gelenlerden oluşmaktaydı. Bunun dışında, borçları sebebiyle köleleştirilenler de bulunmaktaydı.

 

İslâm, geldiği dönemde sosyal bir gerçeklik olan bu olguyu tedricen tasfiye etmeyi planlamış, bu arada, kölelerin durumlarını iyileştirmeyi sağlayacak ön tedbirleri almış ve altyapıyı kurmaya öncelik vermiştir. Bu amaçla, köleliğin diğer sun’î kaynaklarını kaldırarak, sadece savaşı, kölelik kaynağı olarak kabul etmiştir.

 

Müslümanların savaşta almış oldukları savaş esirleri, karşılıksız olarak veya kurtuluş fidyesi alınarak serbest bırakılabileceği gibi (Muhammed, 47/4), gerektiğinde köle ve câriye de yapılabilir. Bu da, düşmanın Müslüman esirlere ne yaptığına, kamu yararına ve diğer şartlara bağlıdır. Düşmanın, eline geçirdiği Müslüman esirleri köle ve câriye yaparak toplumunun iktisadi yapısını kuvvetlendirip, Müslümanları zaafa uğrattığı bir durumda, Müslümanların aldıkları esirleri salıvermelerini istemek makul olmasa gerektir.

 

Köleliğin ıslah ve zamanla tasfiyesi amacıyla İslâm'da, kölelerin eğitilmesi, hürriyete hazırlanarak faydalı bir kimse haline getirilmesi ve hür kılınması konusunda teşvik ve tedbirler getirilmiştir; sürekli olarak ve değişik vesilelerle köle azat edilmesi tavsiye edilmiş, hatta keffaretlerde olduğu gibi, bazı durumlarda bunu dini bir zorunluluk haline getirmiştir.

 

Köle, ibadetler ve dini mükellefiyetler bakımından hür kişiler gibidir. Ancak hür olmadıkları ve mal sahibi olamayacakları için zekat ve hac ibadetiyle mükellef değildirler. Özel hukuk bakımından ise, hukuki muamele ve tasarrufa konu bir mal gibi kabul edilmiştir. Eksik bir edâ ehliyetine sahip olup, tasarrufları da efendisinin iznine bağlıdır. Ancak mükâtebe akdi yapan köleler, edâ ehliyetini elde ederler; hür kişiler gibi tasarruf yetkisine hak kazanırlar.

 

Kulleteyn

 

Sözlükte testi anlamına gelen kulle kelimesinin tesniyesi (ikili), olup iki testi anlamına gelir. Dini literatürde, Şâfiilere göre, kokusu, rengi ve tadı değişmedikçe, içine düşen necasetin suyu kirletemeyeceği kadar çok olan su için alınan bir ölçektir. Eni, boyu ve derinliği 60 cm. olan veya yaklaşık 210 litre su alan kap veya havuza kulleteyn denilmiştir. Şâfiîlere göre, bu ölçüdeki bir kaba sıvı veya katı bir necaset düştüğünde, kokusu, rengi ve tadı değişmedikçe suyu temiz sayılır. Hanefîlere göre ise, kulleteyn necasetin etkili olamayacağı kadar büyük kabul edilmemiştir. Kulleteyn ölçüsündeki bir kaba necaset düştüğünde, rengi, kokusu, tadı değişmese de içerisindeki su necis olur. Bir suya necasetin etki edemeyecek kadar çok olabilmesi için, 10 x 10 arşın (68 x 68 m) genişliğinde bir havuz veya gölet olup, avuçlandığı zaman altı açılmayacak kadar su ile dolu olması gerekir. Böyle bir havuza necaset düşmesi halinde, suyun rengi, kokusu ve tadı değişmedikçe temiz kabul edilmiştir.

 

Kunût

 

Sözlükte Allâh’a ihlasla kulluk etmek, namaz ve duayı uzatmak, sükut etmek, dua etmek, ibadet kastıyla ayakta durmak gibi anlamlara gelen kunût, dinî bir kavram olarak, namazda rukûdan önce veya sonra ayakta dua etmeyi ifade eder.

 

Kur’an-ı Kerim’de kunût sözlük anlamında ibâdet etmek, boyun eğmek (Rum 30/26; Ahzâb 33/120; Zümer 39/9), ibadet maksadıyla ayakta durmak (Âl-i İmrân 3/43), sükût etmek (Bakara 2/238) manalarında geçmektedir.

 

Hanefîlere göre, vitir namazının üçüncü rekatında kunut yapmak vaciptir. İmam-ı Azam’a göre kunutta tekbir almak ve kunut dualarını (Allahümme innâ neste’înuke ve Allahümme iyyâke na’büdü duaları) okumak vaciptir. Ancak İmam Muhammed ve Ebû Yûsuf’a göre ise, tekbir almak vacip, kunut dualarını okumak ise sünnettir. Bu duayı okuyamayan kimse “Rabbenâ” duasını okur veya üç defa “Allahümmeğfir lî” der. Namazda kunutu unutan kişi, namazın sonunda sehiv secdesi yapar.

 

Şâfiî ve Mâlikîlere göre ise, sabah namazının ikinci rekatinde, rükudan sonra kunut yapılır. Sabah namazında kunut duası yapmak Şâfiîlere göre sünnet, Mâlikîlere göre ise müstehaptır. Şâfiî veya Mâlikî bir imamın arkasında sabah namazı kılan bir Hanefî, imam kunut yaparken sessizce bekler.

 

Kurbân

 

Sözlükte yaklaşmak, Allâh’a yakınlaşmaya vesile olan şey anlamlarına gelen kurbân, dinî bir terim olarak, ibâdet maksadıyla, belirli şartları taşıyan hayvanı usulüne uygun olarak kesmeyi ve bu amaçla kesilen hayvanı ifade eder. Arapça’da bu şekilde kesilen hayvana ayrıca udhiye de denir.

 

Kurban kesmek, akıllı, buluğ çağına ermiş, dinen zengin sayılacak kadar mal varlığına sahip ve misafir olmayan Müslüman’ın yükümlü olduğu bir ibadettir. Temel ihtiyaçlarından ve borcundan başka 20 miskal (80.18 gr.) altın veya bunun değerinde para veya eşyaya sahip olan kişi dinen zengindir; kurban kesmesi gerekir. Hane halkı içinde, dinen zengin sayılan mükelleflerin sayısı birden fazla ise, her birinin ayrı ayrı kurban kesmesi icap eder. Kurban kesmekle mükellef olan şahsın, satın alacağı hayvanın ücretini kredi kartıyla ödemesi, kurbanın sıhhatine engel teşkil etmez.

 

Kurban; koyun, keçi, sığır, manda ve deveden olur. Bunların dışındaki hayvanlar kurban olarak kesilemezler. Koyun veya keçi bir kişi tarafından; sığır, manda ve deve ise, yedi kişiye kadar ortak olarak kurban edilebilir. Kurban olmaları için, devenin 5; sığır ve mandanın 2; koyun ve keçinin 1 yaşını doldurmuş olmaları gerekir. Ancak, 6 ayını tamamlayan koyun, bir yaşını doldurmuş gibi gösterişli olması halinde kurban edilebilir.

 

Kurban edilecek hayvanın, sağlıklı, düzgün, azaları tamam ve besili olması, hem ibadet açısından, hem de sağlık bakımından önem arz eder. Bu nedenle, kötürüm derecesinde hasta, zayıf ve düşkün, bir veya iki gözü kör, boynuzları kırık, dili, kuyruğu, kulakları ve memesi kesik, dişlerinin tamamı veya çoğu dökük hayvanlar kurban olmazlar. Ancak, hayvanın doğuştan boynuzsuz olması, şaşı, topal, deli, biraz hasta, bir kulağı delik veya yırtılmış olması, kurban edilmesine mani teşkil etmez.

 

Kurban edilecek hayvana acı çektirilmemeli ve eziyet verilmemelidir. Hayvanlar ehil kişiler tarafından kesilmeli, mümkünse uyuşturulmalı ve kesim işlemi süratli bir şekilde yerine getirilmelidir. Ayrıca, çevre temizliği ve ekolojik dengenin korunması için gerekli tedbirler alınmalıdır. Kurban kesimi esnasında, psikolojik açıdan etkilenmemesi için çocukların kesim mahallinden uzak tutulmalarına dikkat edilmelidir. Aynı şekilde, hayvanların diğerinin kesimine şahit olacak şekilde yan yana bulundurulmaları da uygun değildir.

 

Kurbet

 

Sözlükte yakınlık, akrabalık anlamına gelen kurbet, dinî bir kavram olarak, Allâh’a yakınlaştıran her türlü iyilik ve taatı ifade eder. Kur’an-ı Kerim’de kurbet kelimesi ibadet anlamına kullanılmıştır: “Bedevîlerden, Allâh’a ve âhiret gününe inanan, sarf ettiğini, Allâh katında ibâdet (kurbet) ve peygamberin duâlarına nâil olmağa vesîle sayanlar da vardır. Bilin ki, verdikleri onlar için ibadettir (kurbettir). Allâh onlara rahmet edecektir. Allâh, onlara rahmet edecektir. Allâh şüphesiz bağışlar ve merhamet eder.” (Tevbe  9/99).

 

Sevap kazandıran her türlü fiil kurbettir. Buna göre, Allâh rızası için yapılan her türlü  ibadet, kurbettir, taattır. Ayrıca, mubahlar da ibadet niyetiyle, sevap kazanma kastıyla yapılırsa kurbet olur. Meselâ, ibadete kuvvet kazanmak niyetiyle yemek-içmek, gece ibadete kalkmak için erken yatmak mubah olan yeme-içmeyi, uyumayı kurbete dönüştürür.

 

Kuşluk Namazı

 

Diğer ismi duhâ namazıdır. Güneşin doğmasından yaklaşık 45-50 dakika geçmesinden, zeval vaktine* kadar  olan süre içinde kılınan nafile namaza duhâ namazı denir.  Bu niyetle en az iki, en çok on iki rek’at namaz kılmak menduptur. Sekiz rekat kılınması daha faziletlidir. Hz. Peygamber’in kuşluk vaktinde nafile namaz kıldığı ve ashabına da tavsiye ettiği pek çok hadiste geçmektedir (Tirmizi, Vitr, 15).

 

Kuşluk Vakti

 

Güneşin doğduktan sonra 5º (bir mızrak boyu) yükselmesinden, başka bir deyişle güneşin doğmasından takriben 45-50 dakika geçmesinden, zeval vaktine* kadar  olan süreye kuşluk vakti denir.

 

Küfüv

 

Sözlükte eş, denk, nazîr, misil gibi anlamlara gelen küfüv, İslâm aile hukukunda, evlenecek eşlerin birbirlerine denk olması manasına gelmektedir.

 

Toplumu oluşturan aileye dinimiz büyük önem vermiştir. Sağlam bir toplum için, ailenin sağlıklı ve sağlam temeller üzerine bina edilmesi gerekir. Eşler arasında uyumun sağlanması ve huzurlu bir yuvanın kurulması için, evlilikte tarafların dinî, iktisadî ve sosyal bakımdan birbirlerine denk olmaları önemli rol oynamaktadır. Bu nedenle İslâm alimleri kefâet başlığı altında bu konuyu inceleyerek, önemli bir kısmı, evlilikte denkliği şart koşmuşlardır. Hanefilerin çoğunluğuna göre, velisinin izni olmaksızın evlenen kadının, eş olarak seçtiği erkeğin kendisine denk olmaması halinde, kadının velisinin yapılan evliliğe itiraz edip nikahı feshetme hakkına sahiptir.

 

Buna karşılık, Kerhî, Sevrî gibi bazı alimler, İslâm'ın eşitlik anlayışına aykırı olduğu gerekçesiyle, kefâeti reddetmişlerdir.

 

Esasen Kur’an ve Sünnette denkliğin şart olduğu hususunda bir hüküm bulunmamaktadır. Bu şart, alimlerin daha ziyade evlilikte uyumu sağlamak amacıyla kabul ettikleri bir tedbirdir. Bu nedenle, günümüzde evliliğin devamı ve huzurlu bir yuvanın temini bakımından denkliğin aranması, faydalı bir unsur olarak kabul edilmelidir. Ancak bunun bir fesih gerekçesi olarak kabul edilmeyip nihaî seçimin taraflara bırakılması daha uygun olacaktır.

 

Küsûf Namazı

 

Küsûf kelimesi Arapça’da güneş tutulması anlamına gelmektedir. Küsûf namazı ise, güneş tutulduğunda cemaatle kılınan iki rek’atlik bir namazdır. Güneş tutulduğunda namaz kılmak müstehaptır. Hz. Peygamber’in güneş tutulduğunda, mescide giderek namaz kıldığı rivayet edilmektedir (Müslim, Küsûf, 3-5). Küsûf namazı için ezan okunmas, kamet getirilmez. Namazı Cumâ’yı kıldıran imam kıldırır. İmam yoksa, cemaat kendisi ferdî olarak namaz kılarlar. İmam kıraatı içinden yapar.

 

Hz. Peygamber’in oğlu İbrahim’in öldüğü gün güneş tutulması üzerine, halk İbrahim’in vefatı sebebiyle güneşin tutulduğunu söyler. Bunun üzerine Rasulullah; “Güneş ve ay kimsenin ölümünden veya doğmasından dolayı tutulmaz. Bunu gördüğünüzde namaz kılın, dua edin.” buyururlar (Buhârî, Küsûf, 1; Müslim, Küsûf, 1, 3).

 

Ay tutulması, fırtına, deprem, salgın hastalık gibi korkutucu olaylarda da güneş tutulmasında olduğu gibi namaz kılmak müstehaptır.