İbrahim PAÇACI

 

- H -

 

Hac

 

Hacamât

 

Hacb

 

Hacir

 

Haciz

 

Had Cezaları

 

Hades

 

Hafâ

 

Hafî

 

Hakk-ı Civâr

 

Hakk-ı Mecrâ

 

Hakk-ı Mesîl

 

Hakk-ı Mürûr

 

Hakk-ı Şefeh

 

Hakk-ı Şirb

 

Hakk-ı Şürb

 

Hakk-ı Teallî

 

Haksız Fiil

 

Haksız Kazanç

 

Halef (Halefiyyet)

 

Halîfe

 

Hamr

 

Hanbelî Mezhebi

 

Hanefî Mezhebi

 

Hânis

 

Haraç

 

Haram

 

Haram Ayları

 

Harbî

 

Harem

 

Haremeyn

 

Harîm

 

Hâss

 

Hata

 

Havaic-i Asliyye

 

Havale

 

Havelân-i Havl

 

Hayız

 

Hazır ve İbâha

 

Hedy

 

Helâl

 

Hervele

 

Hezl

 

Hıdâne

 

Hıyar

 

Hibe

 

Hilâf (İlmi)

 

Hilâfet

 

Hilallemek

 

Hîle

 

Hile-i Şer’iyye

 

Hill Bölgesi

 

Hisbe

 

Hukne

 

Hukuk

 

Hul’

 

Humus

 

Hurmet

 

Hüsûf Namazı

 

Husumet

 

Hutbe

 

Hüccet

 

Hüküm

 

Hükümet-i Adl

 

Hülle

 

Hünsâ

 

Hürre

 

 

 

- H -

 

Hac

 

Kelime olarak Allah’a yönelme, günahlardan arınma, Hak yolunda feragat gösterme, meşakkatleri göğüsleme ve dinin özüyle temasa geçme manasına gelen hac, terim olarak, Mekke’de bulunan Kabe’yi ve civarındaki kutsal olan özel yerleri, belirli vakti içinde, usulüne uygun olarak ziyaret etmek ve yapılması gereken diğer menasiki yerine getirmek anlamına gelmektedir. İslâm’ın beş esasından biri olan hac, Hicretin 9. yılında farz kılınmıştır.

 

Kur’an-ı Kerim’de; “Gitmeye gücü yetenlerin Kâbe’yi ziyaret etmeleri, Allâh’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır” buyurulmuştur (Al-i İmran 3/97). Hz. Peygamber de; “İslâm beş esas üzerine kurulmuştur: Allâh’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in O’nun Elçisi olduğuna şahitlik etmek, namaz kılmak, zekat vermek, Kâbe’yi ziyaret etmek ve Ramazan orucunu tutmaktır.” buyurmuştur (Buharî, İman 2; Müslim, İman 5). Ayrıca hadislerinde haccın önemini ve yararlarını belirtmiş; nasıl yapılacağını fiilen göstermiştir.

 

Gücü yeten, yani sağlık ve servet yönünden haccetme imkanına sahip, hür, akıllı ve buluğ çağına erişmiş Müslüman’ların, ömürlerinde bir defa haccetmeleri farzdır. Bu şartları taşıyan kişinin, imkan elde edince, geciktirmeden bu farzı yerine getirmesi gerekir. Hayatında bir defa hac yapmış olan Müslüman’ın bir daha haccetmesi gerekmez.

 

Yapılış şekli bakımından hac üçe ayrılır; ifrat haccı, kıran haccı ve temettu’ haccı. (bk. İfrat Haccı; Kıran Haccı; Temettu’ Haccı).

 

Hacamât

 

Emmek anlamındaki hacm kökünden türeyen hacamat, sağlığı koruma veya tedavi amacıyla kan almak anlamına gelmektedir. Kan aldırmaya ihticam, kan alan kimseye haccâm denir. Hacamat yoluyla kan alınmak veya kan toplamak istenen yere, ateşle içinin havası boşaltılan cam bir fanus kapatılır. Böylece içinin havası boşaltılan fanusun emmesiyle kan burada toplanır. Şayet sadece kan toplanması değil de kan alınması amaçlanırsa, deride çizikler yapılarak bu işlem yapılır.

 

Tıp tarihinde uygulanan bu kan alma veya kanı bir yerde toplama metodunun, tecrübelerin artması, hastalıkların sebebi ve tedavi şekliyle ilgili bilgi ve imkanların değişmesiyle yanlışlığı ortaya çıkmıştır. Ancak bu tedavi yöntemi, halk arasında yakın zamanlara kadar yapılmaya devam etmiştir. Uygulanan yöntemin yanlışlığı yanında, hijyenik olmayan ortamda ve steril olmayan aletlerle bu işlemin yapılması, tıp bilgisi bulunmayan kimseler tarafından icra edilmesi sağlık açısından önemli tehlikeler doğurabilecektir. Özellikle şeker hastalığı ve homofili gibi hastalıklarda hayati tehlike arz eden sonuçlar ortaya çıkabilir. Bu nedenle, tedavinin böyle ilkel yollarla değil, modern tıp yöntemiyle yapılması yerinde olacaktır.

 

Hacb

 

Sözlükte örtmek, engellemek anlamlarına gelen hacb, İslâm miras hukukunda, bir mirasçının, ölen kimseye kendisinden daha yakın mirasçı bulunması sebebiyle miras hakkından mahrum olmasını ifade etmektedir.

 

Mirastan belirli bir pay sahibi olan mirasçıların (ashab-i ferâiz*), ölen kimseye kendisinden daha yakın bir hısımının bulunması halinde, ya mirastaki payları azalır, ya da tamamen mirastan mahrum kalır. Mirastaki payının azalmasına hacb-i noksânî, tamamen mirastan mahrum kalmasına da hacb-i hirmânî denir. Ashab-i ferâizin mirastaki hisselerini aldıktan sonra kalanı alan yakın kan hısımları (asabe*) ise, ölene kendilerinden daha yakın bir asabenin bulunması halinde, mirastan tamamıyla mahrum kalırlar. Ancak asabe sınıfına giren baba ve babanın babası bundan istisna edilmiştir. Bunlar oğul veya oğlun oğlu ile birlikte bulunduğunda asabelik sıfatlarını kaybederler, ancak ashab-i ferâiz olarak mirastan pay alırlar. İslâm miras hukukunda ölenin çocukları, eşi ve anne-babası, onun en yakınlar sayıldığından aralarına daha yakın bir akrabanın girmesi düşünülemez. Bu sebeple de, bu kişiler için hacb-i hirmânî söz konusu değildir; ancak hacb-i noksândan söz edilebilir.

 

Hacir

 

Sözlükte engellemek, kısıtlamak, yasaklamak anlamına gelen hacir, İslâm hukuku terimi olarak, kişinin sözlü tasarruflarından men edilmesi veya mali tasarruflarından men edilmesi şeklinde tarif edilmiştir. Bu tariften de anlaşıldığı gibi, kişi hacredilmekle medenî haklardan istifade etme ve onları kullanma ehliyetini kaybetmiş olmaz, sadece elinde mevcut haczi caiz mallarında, özellikle alacaklılara zararlı olacak tasarruf yetkisi elinden alınmış veya kısıtlanmış olur. Hacir tedbiri konulan kimseye mahcûr denir.

 

Hacir, mahcûrun veya üçüncü şahısların yararlarının korunmasına yönelik bir tedbir olup, sebepleri; çocukluk, akıl hastalığı, bunama, sefahet, borç, kölelik ve ölüm hastalığı şeklinde sıralanabilir. Küçük, deli, bunak ve malını saçıp savuran sefihin hacredilmesi kendi yararını korumak sebebiyle; borçlu ve ölüm hastasının tasarruflarının kısıtlanması ise üçüncü şahısların haklarını korumak sebebiyledir.

 

Kendisini mali yönden korumak amacıyla hacir altına alınan küçük, deli, bunak ve sefihin tamamen kendi zararına olan tasarrufları geçersizdir; hibenin kabulü gibi tamamen yararına olan tasarrufları geçerli; diğer tasarrufları ise velî veya vasîsinin iznine tabidir.

 

Alacaklıların korunması gayesiyle, borçlunun hacir edilmesi Ebû Hanife’nin dışında kalan fakihlerce kabul edilmiştir. Borç nedeniyle hacir konulabilmesi için, alacaklıların talebi üzerine hakim kararı alınması gereklidir. Borç sebebiyle hacir, borçlunun ağır borç yükü altına giren müflis olması veya ödeme gücü bulunduğu halde borcunu ödememesi halinde söz konusudur. Hanefîlerden Ebû Yusuf, Muhammed ile, İmam Malik ve Şafiî’ye göre, alacaklılarının talepte bulunması halinde hakim, müflis borçluyu hacreder; alım-satım, tasarruf ve ikrardan men eder. Mirasçıların korunmasına matuf olarak, ölüm hastalığında bulunan kişinin tasarrufları ile kişinin malının 1/3’ünden fazlasını vasiyet etmesi kısıtlanmıştır. Bunların tasarrufları, mirasçılarının iznine bağlıdır. (bk. Maraz-i Mevt)

 

Haciz

 

Sözlükte menetmek, iki şeyin arasını ayırmak anlamına gelen haciz, bir alacağın ödenmesini sağlamak için, alacaklı lehine, yetkili organlar tarafından, borçlunun para, mal veya haklarına hukuken el konulmasıdır. İslam Hukukunda, borçlunun haciz edilebileceği konusunda mezhepler ittifak etmiş olmakla birlikte, şartları ve hangi durumlarda haciz uygulanacağı hususunda hacizle ilgili farklı görüşler bulunmaktadır.

 

Maliki ve Şafiî mezheplerinde, deyn borçları için cebri icra ilk önce borçlunun mallarına yöneliktir. Hapis ise ikinci derecede bir cebri icra tedbiri kabul edilmiştir. Bu görüş, hem sonuca ulaşmak açısından, hem de ekonomik olması açısından daha uygundur. Hz. Peygamber’in ve Hz. Ömer’in uygulamaları da bu doğrultudadır.

 

İslam Hukukçuları, borçlunun zaruri, asli ihtiyaçlarını giderecek mallarına haciz konmayacağı konusunda ittifak etmişlerdir. Buna göre, oturduğu eve, giyim ve ev eşyalarına, meslekleriyle ilgili araç ve gereçlerine haciz konulamaz. Bununla birlikte asli ihtiyaçlar, örf-adet, zaman, muhit ile borçlunun durumuna göre değişebileceğinden, bunun tayin ve tespitinin, hakimlerin takdirine bırakılması yerinde olacaktır.

 

Had Cezaları

 

Sözlükte sınır çizmek, tarif etmek, iki şeyi birbirinden ayırmak, ceza tatbik etmek, sınır, tanım gibi anlamlara gelen had, bir fıkıh terimi olarak miktar ve keyfiyeti nasslarla belirlenmiş cezaî müeyyideler demektir. Çoğulu hudûddur.

 

Kur’an-ı Kerim’de on üç yerde geçen had ve hudûd kelimesi, ıstılah manasından çok genel anlamında kullanılmış; Allâh’ın koyduğu ölçüler, çizdiği sınırlar, emir ve yasakları kastedilmiştir (Bakara 2/229; Nisa 4/14; Tevbe 9/112; Talak 65/1). Hadislerde de had kelimesi, daha çok sözlük anlamında olarak ve Kur’an’daki muhtevasını yansıtacak şekilde yer almaktadır.

 

İslâm ceza hukukunda müeyyideler, kısasdiyet, had ve ta’zîr şeklinde üçlü bir tasnife tabi tutulur. Hadler, genelde Allâh hakkı, yani kamu hukuku olarak yerine getirilmesi gerekli olan, miktar ve keyfiyeti nassla belirlenmiş cezâî müeyyidelerdir. Bu müeyyideleri gerektiren suçlara da hadsuçları denir. Kur’an-ı Kerim’de bu türden dört ceza geçmektedir: a) Zina eden erkek ve kadına 100 celde (Nur 24/2); b) iffetli kadına zina iftirasında bulunana, 80 celde ve şahitliğinin kabul edilmemesi (Nur 24/4); c) hırsızın elinin kesilmesi (Maide 5/38); d) silahlı gasp, yol kesme ve eşkıyalık gibi suçları işleyenlerin öldürülmeleri, asılmaları, el ve ayaklarının çapraz kesilmesi veya sürgün (Maide 5/33-34).

 

Had cezalarında amaç, suçluyu te’dip ve ıslah etmek, suçun işlenmesi ve tekrar edilmesini engellemek ve kamu hukukunu ve ortak değerleri koruyup maşeri vicdanı tatmin etmektir. Bu nedenle, devlet başkanı veya onun adına uygulanması gerekir. Bununla birlikte hadlerde, devletin veya suçun mağduru sayılabilecek tarafın af, sulh ve şefaat yetkisi bulunmamaktadır. Ancak, suçun kesin olarak ispatı gerekir, bir şüphe bulunduğunda had tatbik edilmez.

 

Hades

 

Bazı ibadet ve fiillerin yapılmasına engel olan hükmî kirliliğe hades denir. Abdestsizlik ve cünüplük hali hades olarak nitelendirilir. Namazın altı şartından (dışındaki farzları) birisi olan hadesten taharet tabiriyle, bu hükmî kirlilikten temizlenmek kastedilir.

 

Hades biri küçük ve diğeri büyük olmak üzere ikiye ayrılır; namaz abdestinin olmaması küçük hades, cünüplük, ay halı (hayız*) ve loğusalık (nifas*) ise büyük hades olarak adlandırılır. Küçük hadesten temizlenmek için abdest alınması, büyük hadesten temizlenmek için ise gusledilmesi gerekir. Abdest almak veya gusül için su bulamayan veya bir mazereti sebebiyle kullanamayan kimse teyemmüm* eder.

 

Abdestsiz olan kişinin, namaz kılması, Kâbe’yi tavaf etmesi ve Kur’an’a dokunması yasaktır. Cünüp olan kimse ise, bunlara ilave olarak, Kur’an okuyamaz ve camiye giremez.

 

Hafâ

 

Sözlükte kapalılık anlamına gelen hafâ, fıkıh usulünde harici bir sebepten dolayı lafızda meydana gelen kapalılığa denir. bk. Hafî.

 

Hafî

 

Sözlükte kapalı anlamına gelen hafî, bir fıkıh usulü kavramı olarak, haricî bir sebepten dolayı kapsamındaki fertlerin bir kısmına delaletinde kapalılık bulunan lafıza denir. Fıkıhta ise, namazlarda kıraatin gizli yapılması manasına gelmektedir.

 

Fıkıh usulünde ayet ve hadis lafızları açıklık ve kapalılık yönünden bir tasnife tabi tutulmuştur. Manası kapalı olan lafızlar da kendi arasında, hafî, müşkil*, mücmel* ve müteşâbih* olmak üzere dörde ayrılmıştır. Bunlardan hafî, kapalılık derecesi en az olanıdır.

 

Aslında ayet ve hadisin lafzında bir kapalılık bulunmamakla birlikte, bir kısım olay veya şeylerin bu nassın kapsamına girip girmediğinde kapalılık mevcuttur. Başka bir ifadeyle hafî, kapsamında bulunması muhtemel fertlerden birine veya bir kısmına delaletinde kapalılık bulunmasıdır. Bu kapalılık, lafzın olaylara tatbiki sırasında ortaya çıkmakta olap çoğunlukla, normal olarak lafzın kapsamında bulunması gereken fertlerden birinin özel ve ayrı bir adlandırma veya hükme konu olmasından kaynaklanmaktadır. Eksik veya fazla bazı özellikleri sebebiyle başka adlar alan bu fertlerin lafzın kapsamına girip girmediği açık değildir. Meselâ; kefen soyucu ve yankesici hırsız sayılıp sayılmayacağında böyle bir kapalılık söz konusudur.

 

Hafî lafızdaki kapalılık, bu yönde yapılacak bir inceleme ve araştırma ile giderilebilir. Müçtehit, bu konudaki nasslara başvurmak ve hükmün konmasındaki gayeyi göz önünde bulundurmak suretiyle yapılan bir araştırma sonucunda, lafzın manasının kapalılık bulunan fertlerde tam olarak gerçekleştiği kanaatine varırsa, hükmün bunlara da uygulanacağına karar verir; bu kanaate ulaşmazsa, aksi yönde hükmeder.

 

Kıraatin hafî olarak yapılması, okuyanın kendinin işitebileceği kadar bir sesle okumasıdır. Namazda, Fatiha ve zammu surelerin dili kıpırdatmaksızın ve ses çıkarmadan zihinden geçirilmesi kıraat olarak kabul edilmemiştir. Ancak kıraat ederken yanındakine işittirecek ve onun huşu ve huzurunu bozacak derecede yapması da doğru değildir. Namaz dışında ise, dili hareket ettirmeden Kur’an okumak ibadet olarak kabul edilmiştir.

 

Cemaatle ve tek başına kılınan namazlarda, öğle ve ikindi namazları ile gündüz kılınan nafile* namazlarda, kıraatin hafî olarak yapılması gerekir. Tek başına kılınması halinde sabah, akşam ve yatsı ile gece kılınan nafile namazlarda kişi serbesttir; dilerse sesli (cehri*), isterse gizli (hafî) okuyabilir. Ancak bu namazların cemaatle kılınması halinde, ayrıca Cuma ve bayram namazlarında imamın sesli olarak okuması vaciptir.

 

Hakk-ı Civâr

 

Türkçe’de komşuluk hakkı şeklinde ifade olunan bu hakları, dinî ve ahlâkî yönlerinin yanında, irtifak hakları içerisinde mütalaa edilen hukukî yönleri de vardır.

 

İslâm dini toplumsal dayanışmaya büyük önem vermiş, bu çerçeveden olmak üzere komşuluk haklarına riayet önemle tavsiye edilmiştir. Hz. Peygamber, “Cebrail bana komşuluk haklarını o kadar tavsiye etti ki, ben komşuyu komşuya varis kılacak sandım.” buyurmuştur (Buharî, Edeb, 28; Müslim, Birr, 140-141). Başka bir hadislerinde de, “komşusu zarar ve kötülüklerinden emin olmadıkça hiçbiriniz hakkıyla iman etmiş olmaz.” demişlerdir (Buharî, Edeb, 29; Müslim, İman, 73). Komşunun malının, canının ve namusunun korunması, komşuya iyi davranılması ve elden gelen yardımın yapılması komşuluk haklarındandır. Ayrıca, komşuya zarar verilecek şeylerden kaçınılması, komşunun akarından istifade etmesini engelleyecek duvar, bina, havuz gibi şeyler yapmaması da bu haklar arasındadır.

 

Hanefî ve Malikîlere göre komşuluk hakları sadece dinî ve ahlâkî değil, aynı zamanda hukukîdir. Kişilerin kendi mülklerindeki tasarrufları, başkalarına ve özellikle komşularına zarar vermemek kaydıyla sınırlıdır. Komşular birlikte yaşamanın getirdiği küçük rahatsızlık ve zararlara katlanacaklardır. Ancak, binaya zarar vermek, zayıflatmak, yahut akardan elde edilmesi istenen faydayı engellemek gibi önemli ve büyük bir zarar olması halinde dava ve menetme hakkına sahiptirler.

 

Hakk-ı Mecrâ

 

Mecrâ suyun aktığı yer demektir. Hakk-ı mecrâ ise, sulama suyunu başkasının akarından geçirme hakkıdır. Göl, ırmak, dere gibi bir sudan akarını sulama hakkı bulunan bir akar sahibinin, kendi akarı ile bu su arasında bulunan araziden irtifak hakkına dayanarak suyu akıtmasına hakk-ı mecrâ denir. Komşu akar sahiplerinin bu hakkı önlemeye yetkileri yoktur. Mecrâ birkaç kişinin arasında ortak ise, bunlardan biri, aşağıdakilerin sulamasını önleyecek şekilde su yolunu kapatamaz. Ancak aralarında anlaşarak nöbetleşe sulamaya razı olurlarsa, suyun tamamını kendi arazilerine çevirebilirler. Bunun yanında arazisi yüksek olduğu için suyun önünü kapatmadıkça sulama yapamayan kişi, ihtiyacını giderecek kadar suyun önünü kapatabilir.

 

Mecrâların bakım ve temizliğinin masraf ve külfeti, mecranın durumuna göre belirlenmiştir. Fırat, Dicle gibi büyük nehirlerin mecralarının bakım ve temizliği, zararların önlenmesi ve istifade edilebilmesi için gerekli tedbirlerin alınması devletin vazifelerindendir. Belli bir yerleşim bölgesinden geçen akarsu kollarının bakım ve ıslahı bu sudan faydalanan kimselere aittir. Gerekli bakımı yapmadıkları takdirde devletin zorla temizletme yetkisi vardır. Sınırlı sayıda kişinin arazisini sulayan akarsular ise, bu sudan yararlanan kişiler tarafından bakım ve temizliği yapılır. Bunlar bakım yapmadıkları takdirde, zorlanmazlar.

 

Hakk-ı Mesîl

 

Mesîl, suyun aktığı yer, geçtiği yol demektir. Hakk-ı mesîl ise, yukarıdaki akardan ihtiyaç fazlası suyun, saçak sularının veya atık suların umumî su yollarına veya kanalizasyona ulaştırmaya yarayan su yolları veya kanalların aşağıdaki akardan geçirilmesi hakkıdır. Bu suların akıtıldığı yerler, açık, kapalı, kanal, künk, boru ve benzeri şekillerde olabilir. Önemli bir zarar meydana gelmediği müddetçe men edilemezler. Akarın sahibinin değişmesi veya kullanım şeklindeki değişiklikler mesîl hakkını ortadan kaldırmaz. Bu kanaların ıslah ve bakımı, bu haktan istifade eden kişiye aittir. Diğer arsa sahipleri bakımın yapılmasına izin vermek veya kendisi yaptırıp masrafını almak durumundadır.

 

Hakk-ı Mürûr

 

Mürûr Arapça’da geçiş demek olup, hakk-ı mürûr geçiş hakkı anlamına gelmektedir. Bir akar sahibinin kendi akarına ulaşabilmesi için bir başka akardan geçmek mecburiyetinde olması halinde, bir geçiş irtifak hakkı vardır. Ayrıca umuma ait yollardan herkesin geçme hakkı vardır.

 

Umuma açık yolların kıyısındaki evlerin sahipleri diledikleri kadar yola bakan pencere ve kapı açabilirler. Ancak yolda yapılan veya yola uzanan, bu sebeple de halkın zarar görmesine sebep olan yapı ve benzeri şeyler yıktırılır. Bu konuda günümüzde imar mevzuatı doğrultusunda belediyeler yetkilidirler. Belli şahısların özel mülkü olan veya çıkmaz sokaklar hususî yol olarak kabul edilmiştir. Buraya sahip olanların veya kullananların sokağı kapatma veya satma yetkileri yoktur. Umumî veya hususî yol mahiyetinde olmayan, bir akarın diğeri üzerindeki geçiş hakkı, bu hakkı ortadan kaldıracak hukukî bir sebep bulunmadıkça engellenemez.

 

Hakk-ı Şefeh

 

Şefeh kelimesi sözlükte dudak anlamına gelir. Hakk-ı şefehin kelime manası da, dudak hakkı demektir. Bir fıkıh terimi olarak ise, İnsanların ve hayvanlarının su içme hakkı ile yemek pişirmek, abdest almak, gusletmek, çamaşır yıkamak gibi ev ihtiyacı için su alma hakkını ifade etmektedir. Aynı hak için, hakk-ı şürb tabiri de kullanılmaktadır.

 

Bu haklar bakımından sular dörde ayrılmaktadır: a) Umuma ait olan ırmak, nehir, çay, dere gibi sulardan herkesin su alma ve sulama hakları vardır. b) Özel dereler ile ark, kanal gibi yerlerden akan sulardan kendisinin su içme ve hayvanını suvarma hakkı vardır; ancak sahibinin izni olmaksızın arazisini sulama hakkı yoktur. c) Bir kimseye ait havuz, kuyu ve çeşme sularından da kendisinin su içme ve hayvanını suvarma hakkı vardır. Ancak bu su kaynakları kişinin mülkü içinde ve su isteyenin arazisine girmesini istemiyorsa, suyu kendisi talepte bulunana getirmesi gerekir. Hatta mülk sahibi suyu vermekten kaçınırsa, başka yakınlarda da su yoksa, ihtiyacı olan bu kişinin zorla suyu alma hakkı vardır. d) Su bu kaynaklardan alınıp da su kabı, sarnıç, depo gibi bir yere alınmışsa, özel mülkiyet altına girmiş olur ve artık bundan kimsenin sahibinin izni olmaksızın ne sulama, ne de içme, hayvanını suvarma gibi ihtiyaçlar için su alma hakkı vardır. Ancak hayatî tehlikeye maruz kalan kişi, sahibinin izni olmaksızın bu sudan alabilir.

 

Su alma veya sulama hakkı bulunan kişinin, bu hakkını kullanırken mal sahiplerine ve diğer hak sahiplerine zarar vermemeleri gerekir.

 

Hakk-ı Şirb

 

Ziraî mahsulleri sulamak veya belirli bir sudan sırayla belirli bir müddet kullanma hakkıdır. Bu hak, umuma ait olan ırmak, nehir, çay, dere gibi akarsular ile göl, gölet gibi durgun sularda söz konusudur. Sulama kanalları da buna dahil edilebilir. Özel mülkiyet içerisindeki dere, ark, kanal, havuz, kuyu ve benzeri yerlerden arazi sulaması ancak sahibinin iznine bağlıdır.

 

Hakk-ı Şürb

 

İnsanların ve hayvanlarının su içme hakkı ile yemek pişirmek, abdest almak, gusletmek, çamaşır yıkamak gibi ev ihtiyacı için su alma hakkını ifade eder. Hakk-ı şefeh tabiri de kullanılmaktadır. bk. Hakk-ı Şefeh.

 

Hakk-ı Teallî

 

Türkçe’de kat hakkı veya üst kat hakkı şeklinde ifade edilebilecek olan hakk-ı teallî, çok katlı binalarda ikamet edenlerin birbirlerine karşı hakları anlamına gelir. Binayı yıkmak veya tahrip etmek suretiyle diğerine zarar veremez. Katlardan birinin yıkılması veya yanması halinde, alt veya üst kat malikinin irtifak hakkı ortadan kalkmaz. Gerek bu mal sahipleri ve gerekse varisleri aynı hakları kullanarak binalarını eski düzen üzere kurabilirler.

 

Kat malikleri binayı zayıflatacak, ona zarar verecek şekilde tasarrufta bulunamazlar; yapmaya kalkışırsa men olunurlar. Binaya herhangi bir zarar vermeyen tasarrufları yapmakta serbesttirler. Zararlı olup olmadığı kesin olarak bilinmeyen tasarruflarda ise alimler ihtilaf etmişlerdir. Ebu Hanife’ye göre bu tasarruflar caiz değildir, Ebû Yusuf ve Muhammed’e göre ise caizdir. Günümüzde, yapılacak tasarrufun binaya zarar verip vermeyeceği konusunda mühendislere başvurması ve gerekli izinleri alması daha yerinde olacaktır.

 

Haksız Fiil

 

Hukuka aykırı olarak bir kimsenin şahsına veya mal varlığına zarar veren fiile haksız fiil denir. Haksız fiil borç kaynaklarından birisi kabul edilmiş olup, zararı veren tazmînle sorumludur. Haksız fiil sorumluluğu, akit dışı, hukuka aykırı, kusurlu bir davranışla bir kimseye verilen zararın giderilmesi demektir. İslam hukukunda haksız fiil sorumluluğu iki şekilde ortaya çıkar; mübaşereten (doğrudan) zarar doğuran haksız fiil ve tesebbüben (sebebiyet yoluyla) zarar doğuran haksız fiil.

 

Haksız fiilin unsurlarını; davranış, zarar, uygun illiyet bağıntısı, kusur ve hukuka aykırılık oluşturmaktadır.

 

Haksız fiil sorumluluğunun gerçekleşmesi için, meydana gelen zararı bir insan davranışı oluşturması ve hukuka aykırı olması gerekir. Hukuka aykırılık ise, kişilerin mal ve şahıs varlıklarını doğrudan doğruya veya dolaylı bir şekilde koruma amacı güden, yazılı ya da yazılı olmayan emredici davranış kurallarının ihlalidir. Hukuka aykırılığın iki şartı vardır: a) davranışın, zarar vermeyi yasaklayan veya zarar vermeyi önlemek amacıyla belirli bir davranışı emreden bir hukuk normuna aykırı olması; b) hukuka uygunluk sebeplerinin bulunmamasıdır. Hukuka uygunluk sebepleri ise; hakkın kullanılması, hak sahibinin izni, kamu yetkisinin kullanılması veya salahiyetli makamın izni ve zarurettir.

 

Haksız fiilden doğan zarar maddi veya manevî zarar olabilir. Maddi zarar; Bir kimsenin iradesi dışında malvarlığında meydana gelen eksilmeye denir. Haksız fiil sorumluluğunda, tazmînât için, zararın fahiş olması gerekmez, aksine haksız fiillerin meydana getirdiği zararda azlık ve çokluk farkı bulunmaksızın tazmînât söz konusudur. Manevî zararise; bir kişinin, kişiliğini, yani şahıs varlığını oluşturan hukuki değerlerin saldırıya uğraması dolayısıyla uğramış olduğu objektif eksilme ve kayıplardır. İslam hukukunda, fakihlerin çoğunluğuna göre, manevî zarar sebebiyle tazmînâta hükmedilemez. Zira maddi tazmînâtın, manevî zararı karşılaması mümkün değildir.

 

Zararı doğuran fiili birkaç kişi beraberce işlemiş iseler sorumlulukları ortak ve eşittir. Ancak faillerden biri doğrudan zarar veren fiili, diğeri de sebebiyet veren bir fiili işlemişse, sorumluluk doğrudan zarar veren fiilin failine yüklenir.

 

Gerek şahsa ve gerekse mala yönelik haksız fiillerde, daha ziyade gerçekleşmiş zararın tazmîni cihetine gidilmiş; gerçekleşecek zararlardaki belirsizlik nedeniyle fakihler tazmîn edilmesi gereken zarar olarak görmemişlerdir. Haksız fiil neticesinde zarar gören malın mislî olması halinde, misliyle; mislî olmaması halinde de kıymetiyle tazmîn edilir.

 

Haksız Kazanç

 

Modern hukuk literatüründe, haksız iktisap, sebepsiz zenginleşme, sebepsiz iktisap tabirleri de kullanılan haksız kazanç, hukukî bir sebebe dayanmaksızın bir şahsın mal varlığının, başka bir mal varlığı aleyhine çoğalması demektir. Haksız iktisabın meydana gelmesi için, meydana gelen çoğalmanın meşru herhangi bir nedene dayanmaması ve bu artış ile diğer mal varlığındaki azalma arasında sebep sonuç ilişkisi bulunması gerekir; istifadenin kusurlu olup olmadığına bakılmaz. Borcu olmadığı halde borcu olduğunu zannederek ödemede bulunması, başkası adına zorunlu olarak ödeme yapılması, buğday gibi ayrılması mümkün olmayan iki malın birbirine karışması haksız iktisaba örnek teşkil etmektedir.

 

İslâm dininde hukukî ve medenî muamelelerde rıza prensibine önem verilmiş, izni ve rızası olmadan başkasının malının alınması veya tasarrufta bulunulması yasaklanmıştır. Kur’an-ı Kerim’de, “mallarınızı aranızda haksız yollarla yemeyin” buyurulmaktadır (Bakara 2/188; Nisa 3/29). Hz. Peygamber de, “gönül rızası olmadıkça bir Müslüman’ın diğer bir Müslüman’ın malını yemesi helâl değildir” (Müsned, V/72,113); başka bir hadisinde de, “şüphesiz bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ve bu şehriniz nasıl mukaddes bir şehir ise, canlarınız, mallarınız ve namuslarınız da öyle  muhteremdir, tecavüzden korunmuştur  (Tecrid IV/412, VI/334, X/389, 395) buyurmuştur.

 

Başkasına ait bir malı haklı bir sebep olmaksızın iktisap eden veya böyle bir işlem sonucu mal varlığı artan kimse, aldığı şeyi sahibine iade etmekle yükümlüdür. Malında eksilme olan kişinin de bunu talep etme hakkı vardır. İktisap edilen malda bir değişiklik olmamış, aynen mevcut ise sahibine iade edilir. Aynen iade edilmesi mümkün olmaması halinde, mislî mallardan ise misli, mislî mal değil ise kıymeti mal varlığında azalma olana verilir. Zenginleşme konusu bir mal değil de, malın menfaati veya hizmetten yararlanma ise, bu menfaat veya hizmetin piyasa değerinin (ecr-i misil*) ödenmesi gerekir.

 

Halef (Halefiyyet)

 

Sözlükte bir şeyin yerine geçen şey, bedel; sonraki nesil veya kişi gibi anlamlara gelen halef, İslâm hukukunda aslın zıttı olarak, aslın yerine geçen manasına kullanılmaktadır. Meselâ, hastalık veya su bulunmaması sebebiyle abdest veya gusül alma imkanı olmaması halinde teyemmüm bunların halefi olarak yerine geçer. Aynı şekilde müvekkilin yerine iş gören vekil, onun halefidir. Aslın yerine geçme işine de halefiyyet denir.

 

Genel olarak, aslın ifası mümkün olmaması halinde halefi onun yerine geçer. Gasp edilen malın aynen iadesi mümkün olmaması halinde misli veya kıymetinin verilmesi bu çerçevedendir. Aynı şekilde, namazın vaktinde iadesi mümkün olmaması; abdest veya gusül alma imkanı bulunmaması halinde bunların halefi olan kaza veya teyemmüm yerlerine geçebilir. Halefiyet şahsî, aynî ve küllî, cüzî şeklinde tasnif edilmektedir. Şahsî halefiyet, bir hukukî ilişkide, bir kimsenin başka birinin yerine geçmesi, onun yerine kaim olmasıdır. Kefil, vekil bu tür bir halefiyettir. Aynî halefiyet ise, bir malın diğerinin yerine kaim olmasıdır. Buna ikame prensibi de denir. Küllî halefiyet, mirasta olduğu gibi bir mâmelekin tamamının bir başkasına intikal etmesidir. Cüzî halefiyet ise, belirli bir malın başkasına intikal etmesidir. Miras hukukunda belirli bir malın vasiyet edilmesi halinde, bu malı alan kişi cüzî haleftir.

 

Halîfe

 

Sözlükte başkasının yerine geçen, onun adına görev yapan kimse anlamına gelen halîfe, dini literatürde, devlet başkanı, en yüksek yönetici demektir. Bunun yanında tasavvufta, şeyhi adına irşat faaliyetinde bulunan ve ölümünden sonra yerine geçen kimse; insân-ı kâmil anlamlarına gelmektedir.

 

Kur’an-ı Kerim’de insanın yeryüzünde halife olduğuna dair ayetler bulunmaktadır (Bakara 2/30; En’am 6/165; Neml 27/62). İbn Mes’ud’un da kabul ettiği bir görüşe göre, Hz. Adem ve insanlar yeryüzünde hükmettiği için Allâh’ın halifesi olmuştur. “Ey Davûd! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında adaletle hükmet” (Sad 38/26) mealindeki ayet de bu görüşü desteklemektedir.

 

Tasavvufta, bu görüşten hareketle, takva sahibi temiz ve seçkin kullar için Allâh’ın halifesi tabirini kullanmışlardır. Ayrıca tarikatlar döneminde şeyhin, kendi adına müritleri terbiye ve irşat etme yetkisi verdiği mensuplarına da halife denilmiştir. Tarikat şeyhi vefatından sonra yerine geçecek vekilini belirler; bu durumda müritlerin bu emre uymaları gerekir. Şeyh efendi halifesinin ismini vermeden vefat ederse, mürit ve halifeleri toplanıp onun yerine geçecek olan zatı belirlerler. Mevlevîlikte ise, halifelik, şeyhlik ve dervişlik gibi bir makamdır.

 

Dini literatürde halife denilince daha çok devlet başkanı, en yüksek yönetici anlaşılmaktadır. Halife ve hilafet tabiri, Hz. Peygamber’in vefatından sonra, onun yerine devlet başkanı olarak geçenler için, Hz. Peygamber’in yerine geçerek dini koruyan, dünya işlerini düzenleyen anlamında kullanılan bir ıstılahtır. Halife tabirinin yanında, emîru’l-mü’minîn, imâm gibi adlar da verilmiştir.

 

Klasik fıkıh kitaplarında halife veya devlet başkanının seçim, tayin veya tespit yollarından en başta geleni bey’at usulü olarak gösterilmektidir. Seçme ehliyetine sahip kişilerin, seçilme ehliyetini haiz bir kimseyi seçip ona sadakatlerini bildirmeleri şeklinde yapılır. Bilindiği gibi Hz. Peygamber’in vefatından sonra Ashap, Benî Saide denilen yerde toplanarak devlet başkanlığı konusunda görüşmüşler ve Hz. Ömer’in teklifi ile Hz. Ebu Bekir’e bey’at etmişlerdir.

 

Kur’an ve hadislerde devlet başkanının seçimi konusunda açık bir hüküm bulunmamaktadır. Bu nedenle, seçim usulü ve şartları zamanın şartlarına göre düzenlenebilir.

 

Hamr

 

Sözlükte örtmek, gizlemek, mayalamak gibi anlamlara gelen hamr, aklı örttüğü için özelde şarap için, genelde bütün sarhoşluk veren maddeler için kullanılmaktadır.

 

İslâm geldiği dönemde çok yaygın bir şekilde kullanılan içki, bir kerede yasaklanması halinde insanların alışkanlıklarından hemen kurtulamayacakları dikkate alınarak tedricen dört merhalede yasaklanmıştır. İlk önce içki, güzel rızktan ayrılmış (Nahl 16/67); ikinci olarak kesin bir şekilde yasaklanmamakla birlikte içkide büyük günah  ve faydalar bulunduğu, ancak zararının daha büyük olduğu belirtilmiş (Bakara 2/219); üçüncü olarak sarhoş iken namaza yaklaşmak yasaklanmış (Nisa 4/43) son olarak da kesin bir şekilde haram kılınarak şeytan işi pislikler olduğu bildirilmiştir (Maide 5/90).

 

Hz. Peygamber de, “çoğu sarhoşluk veren şeyin azı da haramdır” (Tirmizî, Eşribe, 3);içkiden sakının, çünkü bütün pisliklerin anasıdır” (Camiu’l-Usul fî Ehadîsi’r-Rasûl, V/103) buyurmuştur.

 

İçkinin haram kılınmasında pek çok hikmetler bulunmaktadır. İçki, insanlar arasına kin ve düşmanlık sokabilmekte, Allâh’ı anmaktan ve namazdan alıkoymaktadır. Yüce Allâh içkiyi yasakladığı ayette, “Şeytan, içki ve kumar yoluyla ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi, Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık (bunlardan) vazgeçtiniz değil mi?” buyurmaktadır (Bakara 2/91). İçki, insanı diğer canlılardan ayıran ve mükellef yapan özelliği olan aklını örtmektedir. Bu sebeple, can ve mal kaybına sebep olan ve pek çok kimsenin sakat kalması sonucunu doğuran trafik kazalarının önemli bir kısmını alkollü sürücüler yapmaktadır. Sinir sistemini bozduğu için, cinayetlere varan kavgalara yol açmaktadır. İçki boşanmalara kadar varan aile huzursuzluklarına sebep olmaktadır. Bunun yanında, insan sağlığını olumsuz yönde etkilemekte, mide ve karaciğer başta olmak üzere iç organlarında tahribata neden olmaktadır. Bu nedenle Hulefâ-i Raşîdîn döneminden itibaren, sarhoşa hadd cezası tatbik edilmesi kabul edilmiştir.

 

Hanbelî Mezhebi

 

Dört büyük fıkıh mezhebinden birisi olan Hanbelî mezhebi, büyük hadisçi ve fakih Ahmed b. Hanbel’in görüşleri etrafında oluşmuştur. Mezhep İmamının yaşadığı dönem ve mezhepleşme süreci bakımından Hanefî, Malikî ve Şafiî mezhebinden sonra ortaya çıkmış dördüncü büyük Sünnî mezhebidir. Bu mezhebe mensup olan fakihlere ve bu mezhebin görüşüyle amel eden kişilere Hanbelî denir. Hanbelî mezhebi halen, başta Hicaz bölgesi olmak üzere Irak, Suriye, Filistin ve Mısır’da yaygındır.

 

Hanbelî mezhebinin hüküm çıkarmada kullandığı kaynak ve deliller konusunda diğer fıkıh mezhepleri ile aralarında önemli bir ayrılık bulunmamaktadır. Şer’î hükümlerin kendisinden çıkarıldığı kaynaklar içinde ilk sırayı ayet ve hadisler oluşturmaktadır. Bundan sonra hüküm çıkarmada, sahabe fetvaları, zayıf hadisler, maslahat ve kıyas kullanılmaktadır.

 

Hanefî Mezhebi

 

Sünnî fıkıh mezheplerinin tarih itibarıyla birincisi olan Hanefî mezhebi, ismini kurucusu sayılan büyük fakih İmam-ı Azam Ebû Hanife’den almaktadır. Mezhep imamı Ebû Hanife’nin asıl ismi Numan b. Sabit olup, “İmam-ı Azam” (büyük imam) lakabıyla anılır. Bu mezhebe mensup fakihlere ve bu mezhebin görüşüyle amel edenlere Hanefî denir. Günümüzde Türkiye, Türkistan, Afganistan ve Balkanlar’da bu mezhep çok yaygındır. Hindistan ve Pakistan’da ise, Hanefî mezhebinin tek mezhep olduğu söylenebilir.

 

Ebû Hanîfe, hocaları tarafından kendisine intikal ettirilen önceki nesillere ait fıkhî görüşleri, rivayetleri ve ilmî mirası, içinde bulunduğu devrin şartlarını ve insanların ihtiyaçlarını dikkate alarak, dinin genel ilke ve amaçları açısından yeniden değerlendirmeye ve sınırlı naslar ile sınırsız olaylar, naklin hükmü ile aklın yorumu, hadis ile rey arasında makul bir denge kurmaya çalışmıştır. Bunun için de, Kur’an’ın genel ilkelerini, örf ve adeti, kamu yararını daima göz önünde bulundurmuş ve istihsan metodunu sıklıkla kullanmıştır. İmam-ı Azam’ın talebeleri ve özellikle içtihat derecesine yükselen Ebû Yusuf ve Muhammed, onun tedrisatını devam ettirmişler ve ondan öğrendikleri usule uyarak kaynaklardan hüküm çıkarmayı sürdürmüşlerdir. Hanefî fıkhının delilleri, Kitap, Sünnet, sahabe fetvaları, icma, kıyas, istihsan, örf ve adet şeklinde sıralanabilir.

 

Hânis

 

Yeminini bozan, yeminini yerine getirmeyen anlamında bir fıkıh terimidir. Yemin yapılacak bir işe Allãh’ı şahit tutmak demek olup, yerine getirilmesi gerekir. Bir kişi geleceğe ait bir konuda yemin eder de yerine getirmezse, yeminini bozmuş olur. Şayet yemini Allâh üzerin yapmış ise, keffâret ödemesi gerekir. Bu keffâret, Allâh’a karşı işlenen bir hatanın ve mahcubiyetin, ibadet cinsinden bir davranışla örtülmeye, affedilmeye çalışılmasıdır. Kur’an-ı Kerim’de yemin keffâretinin on fakiri yedirmek veya giydirmek ya da köle azat etmek olduğu, bunları bulamayan kimsenin üç gün artarda oruç tutması gerektiği belirtilmektedir (Maide 5/89).

 

Fakat yemin Allâh şahit tutularak değil de, köle azat etmek veya boşamaya bağlamak suretiyle yapılmış ise, kişi yeminini bozduğu zaman kölesi hür olur veya hanımı boş olur. Örneğin “şu işi yaparsam kölem hür olsun” şeklinde veya “eşim hür olsun” şeklinde yemin eder de o işi yaparsa, kölesi hür olur ya da eşiyle boşanmış olur.

 

Haraç

 

Sözlükte toprağın geliri anlamına gelen haraç İslâm hukukunda toprak vergisi demektir. Haraç aslen, savaşta fethedilip gayrimüslimlerin elinde bırakılan araziden alınan vergidir. Bununla birlikte sulh yoluyla alınıp da bir ücret karşılığında sahibinde bırakılan  topraklar için de haraç tabiri kullanılmıştır.

 

Sulh yoluyla elde edilen topraklar ikiye ayrılmaktadır: Birincisi mülkiyeti Müslümanların ortak malı olmakla birlikte, bir haraç karşılığında gayrimüslim ahalisine bırakılan topraklar; diğeri ise, yapılan anlaşma ile bir haraç karşılığında, mülkiyeti ile birlikte gayrimüslim ahaliye terk edilen topraklar. Birincisinde, araziden alınan haraç ücret hükmündedir, halkı Müslüman olmakla bu vergi düşmez.

 

Bu şekilde barış yoluyla haraç vergisine bağlanan veya savaşla fethedildiği halde gazilere dağıtılmayıp yerli gayrimüslim ahaliye bırakılan yerlere arazî-i haraciyye* (haraç arazisi) denir. Bu tür arazi, mülk arazî olup, sahibi üzerinde istediği gibi tasarruf yetkisine sahiptir. Ancak bu arazîden, haraç isimli bir vergi alınır. Bu vergi de, harâc-ı mukaseme ve harâc-ı muvazzaf olmak üzere ikiye ayrılır. Harâc-ı mukaseme, yerin durumuna göre, arazînin mahsulünden 1/10’dan 1/2’ye kadar alınan vergidir. Harâc-ı muvazzaf  ise, arazi için kesim usulü ile belirlenmiş olan belirli miktar akçedir. Bu tür arazinin sahibi Müslüman da olsa aynı statüsünü korur ve haraç düşmez.

 

Haram

 

Sözlükte yasak, memnu anlamına gelen haram, dini bir terim olarak, kesin bir delille, açık bir şekilde yapılmaması istenen fiildir. Hanefîlere göre bir fiilin haram olması için, ayet, mütevatir veya meşhur sünnet gibi kesin bir nasla sabit olması ve açık bir şekilde haramlığa delalet etmesi gerekir. Bu nedenle, açık bir şekilde delalet etmeyen veya ahad yolla sabit olan hadisle haramlık sabit olmaz.

 

Haramlar, li-aynihi haram ve li-gayrihi haram olmak üzere ikiye ayrılır. Kendisinde bulunan kötülük sebebiyle, baştan itibaren haram kılınan fiillere li-aynihî haram denir. Zina, hırsızlık, adam öldürme bu türden haramlardandır. Aslında haram olmamakla birlikte, başka bir şeyden dolayı haram kılınan filler de, li-gayrihî haramdır. Bayram günü oruç tutma, Cuma vaktinde alışveriş, avret mahallinin açılması böyle yasaklardandır.

 

Haram dini bir kavram olup, bunu tespit ve tayin yetkisi sadece Allâh’a aittir. Bu konuda insanların yetkisi yoktur. Hz. Peygamber’in bu konudaki hadisleri, Allâh’ın koymuş olduğu hükmü açıklamaktan ibarettir. Bu nedenle İslâm alimleri, hakkında nass bulunmayan konularda ihtiyatlı davranarak haram tabirini kullanmaktan kaçınmışlardır.

 

Haramı işleme ve harama ulaşma konusunda iyi niyet, dolaylı yollar ve vasıtalar haramı helal kılmaz.

 

Haram Ayları

 

Kamerî aylardan Zi’l-Ka’de, Zi’l-Hicce, Muharrem ve Recep aylarını ifade etmek için kullanılan bir terkip olup, aynı manada eşhuru’l-hurum tabiri de kullanılmaktadır. (bk. Eşhuru’l-Hurum)

 

Harbî

 

Sözlükte muharip, düşman anlamına gelen harbî, bir fıkıh terimi olarak gayrimüslim devletin vatandaşı demektir. Klasik İslâm hukukçuları ülkeleri, idare ve hakimiyet faktörünü göz önünde bulundurarak, genelde dâru’l-İslâm ve dâru’l-harp şeklinde ikili bir tasnife tabi tutmuşlardır. İslâm devletinin hakimiyeti altındaki topraklara Dâru’l-İslâm; bu hakimiyetin dışında kalanlara da dâru’l-harp adını vermişlerdir. Harbî de, dâru’l-harp diye isimlendirilen gayrimüslim ülke vatandaşı anlamına gelmektedir. İlk bakışta dâru’l-harp ve harbî kavramlarından hareketle, Müslümanların gayrimüslimlerle ilişkilerinde barışın değil, savaş halinin esas olduğu ve ayırımın da bundan kaynaklandığı ileri sürülebilir. Ancak bu iddia gerçeği yansıtmamaktadır. İslâm'a göre devletlerarası ilişkilerde normal ve devamlı hal, sulh halidir; harp ancak belirli sebeplerle yapılabilir. (bk. Dâr Kavramı).

 

Harem

 

Sözlükte korunan yer, korunan şey, yasak bölge, dokunulmazlığı olan şeyler, çiğnenmeyen kurallar gibi anlamlara gelen harem, dini bir terim olarak Mekke ve Medine şehirleriyle çevrelerindeki belirli bölgeler için kullanılmaktadır. Mekke ve Medine’ye harem denilmesinin sebebi, zararlılar dışında canlılarının öldürülmesi ve bitki örtüsüne zarar verilmesinin haram kılınmış olmasındandır. Daha dar anlamda Mecid-i Haram da denilen Kabe’nin etrafındaki mescit ile Mescid-i Nebevî için kullanılmaktadır.

 

Harem kelimesi Kur’an-ı Kerim’de iki defa geçmekte olup, Mekke’nin güvenli ve dokunulmaz bir belde olduğuna işaret etmektedir. Mekke, Kabe’nin inşasından itibaren harem kabul edilmiş ve cahiliye döneminde dahi bu özelliğini korumuştur. Hz. Peygamber Mekke’nin fethedildiği gün yaptığı bir konuşmasında, Allâh’ın bu beldeyi yerleri ve göğü yarattığı gün haram kıldığını ve kıyamete kadar da haram kalacağını belirtmiştir (Buhari, Sayd, 10; Müslim, Hac, 445-446).

 

Mekke ile etrafında, bitkileri koparılmamak ve av hayvanlarına zarar verilmemek üzere belirli sınırlar içindeki emniyetli bölgeye harem veya harem bölgesi denir. Harem bölgelerinin sınırlarını Cibrîl’in rehberliğiyle Hz. İbrahim belirlemiş, sınırları gösteren işaretler daha sonra Hz. Peygamber tarafından yenilenmiştir. Bu sınırlar, Medine yönündü Ten’îm, Taif yönündü Ci’râne, Cidde cihetinde Aşâir, Irak yolu üzerinde Seniyyetü’l-cebel, Yemen tarafında Edâdü Libn ve Arafat sınırında Batn-ı Nemîre’dir.

 

Haremde bulunan kimseye, ihramlı olsun ihramsız olsun, zararlılar dışındaki av hayvanlarını öldürmek, kendiliğinden biten bitki ve ağaçları kesmek veya sökmek, Müslümanlara saldırmadıkça düşmanlarla savaşmak haram kılınmıştır.

 

Medine ise, Hz. Peygamber tarafından, bu şehre hicret etmesinden sonra harem sayılmıştır. Rasulullah; “Her peygamberin haremi vardır. Benim haremim de Medine’dir” demiştir (Müsned, I/312). Mekke için geçerli olan yasaklar Medine için de geçerlidir (Müslim, Hac, 457; Ebû Davud, Menasik, 96). 

 

Haremeyn

 

İki Harem anlamına gelen kelime, Mekke ve Medine şehirlerini birlikte ifade etmektedir. (bk. Harem)

 

Harîm

 

Sözlükte yasaklanan, korunan, dokunulmayan, mukaddes olan, saygı duyulan anlamına gelen harîm, terim olarak, ihya edilen araziden, bu arazide yapılan tesisten ve kamu mallarından hak sahiplerinin gerektiği şekilde faydalanabilmesi için, bunların çevresinde oluşturulan ve hukukî korumaya alınan bölge ve müştemilat manasına gelmektedir.

 

İhya edilen arazide açılan kuyunun, akarsuyun, kanalın, dikilen ağacın, inşa edilen evin veya tarıma elverişli hale getirilen arazinin çevresinde bunlardan tam olarak faydalanmaya imkan veren bir alanın bulunması zarureti ortaya çıkmış ve bu amaçla çevredeki belli bir alan, sahibinin mülkü gibi telakki edilerek başkalarının müdahale ve kullanımına kapatılmıştır. Aynı şekilde nehir, köy, yol gibi kamuya ait malların çevresindeki belli bir alan da mevat arazî statüsünden çıkarılarak başkalarının tasarrufuna karşı hukuken koruma altına alınmış ve umumun istifadesine açık tutulmak istenmiştir. Günümüzde, su yatağına bina yapılmasının yasaklanması, yol kenarlarında bir alanın ayrılması, orman alanları harim kapsamında incelenebilir.

 

Hâss

 

Sözlükte özel, hususî gibi anlamlara gelen hâss, fıkıh usulünde, tek bir manaya delalet eden kelimelere denir. Bu kelime hayvan sözcüğü gibi cins, insan gibi tür ifade eden bir kelime olabileceği gibi Ahmet, Mehmet gibi şahıs isimleri de olabilir. Aynı şekilde, muhtevasında çokluk bulunmakla birlikte bu çokluk sınırlı ise, lafız yine hâsstır.

 

Alimler, hâss lafzın delaletinin kat’î olduğunda ittifak etmişlerdir. Buradaki kesinlikten maksat, delilden doğan ihtimalin bulunmamasıdır. Bu kesinlik başka bir ifadeyle şöyle izah edilebilir; başka bir manaya çeken bir delil bulunmadıkça, vaz’ olunduğu manaya delaleti kat’îdir. Delil bulunması halinde ise, bu delilin gerektirdiği manada anlaşılabilir.

 

Hata

 

Sözlükte doğrunun zıttı, düşünürken, konuşurken veya bir iş yaparken meydana gelen yanlışlık, hedefleneni veya doğruyu tutturamama gibi anlamlara gelen hata, hukukta, mükellefiyeti tamamen veya kısmen kaldıran ehliyet arızalarından biri olup, fiil veya sözün, fail veya söylenenin iradesine aykırı olarak vuku bulması şeklinde tanımlanabilir. Ayrıca hata isyan kastedilmeksizin düşülen yanlışlık, küçük günah gibi anlamlara da gelmektedir.

 

Kur’an-ı Kerim’de, hata kelimesinin türevlerinden hıt’e, bilerek günah işlemek (İsra 17/31); hâtı’ bilerek günah işleyen (Yusuf 12/29, 97; Hâkka 69/37); hâtıe büyük günah (Hâkka 69/9); hatîe suç (Bakara 2/81; Nisa 4/112) anlamlarında kullanılmıştır. Bunun dışında, ehliyet arızalarından olan hata manasında da geçmiştir (Bakara 2/286; Nisa 4/91).

 

Hz. Peygamber, “ümmetimden hatâ, nisyan (unutma) ve ikrah yoluyla yaptıkları şeyler kaldırılmıştır” buyurmuştur (İbn Mâce, Talak, 16). Bu hadise göre hata, bir özür olup, ehliyet arızalarındandır. Bu nedenle hata ile yapılan davranıştan dolayı uhrevî sorumluluk bulunmamaktadır. Yani hata ile işlenen fiillerin günahları kaldırılmıştır. Dünyevi hükümler bakımından ise, hata ile işlenen suçlarda cezaî sorumluluk tamamen veya kısmen kalkmakla birlikte, malî mesuliyet düşmez. Akitlerin kuruluşunda yapılan açık hatalar ise, akdi iptal eder. Buna mukabil, ikinci derecedeki hatalar, karşı tarafa fesih hakkı veren bir muhayyerlik doğurur.

 

Havaic-i Asliyye

 

Havâic kelimesi sözlükte, kendisine ihtiyaç duyulan şeyler anlamına gelmektedir. Havâic-i asliyye ise,  temel ihtiyaçlar demektir. Bir fıkıh terimi olarak zekata tabi olmayan temel ihtiyaç maddeleri manasına gelmektedir.

 

İslâm’da diğer bedenî ve malî yükümlülüklerde olduğu gibi, zekatta da mükellefin durumu göz önünde bulundurularak, makul ve taşınabilir sorumluluk yüklenmiştir. Bu nedenle fakihler, zekat ve sadaka-i fıtr ile yükümlü olmak için, kişinin temel ihtiyaçlarından fazla olarak nisap miktarı mala sahip olma şartını aramışlardır. Zira temel ihtiyaç miktarı ile refah ve zenginlik meydana gelmez. Temel ihtiyaç miktarı mal, kişinin yaşaması için zarurî olan miktardır.

 

Allâh Teâlâ Kur’an’da “Neyi infak edeceklerini sana soruyorlar, de ki, fazlayı, artanı...” buyurmuştur (Bakara 2/219).  Hz. Peygamber’e bir adam gelerek bir dinarım var ne yapayım, dedi. Kendine harca buyurdu. Bir dinarım daha var dedi, ailene harca buyurdu. Bir dinarım daha var dedi, çocuklarına harca , buyurdu. Adam bir dinarım daha var deyince, sen daha iyi bilirsin, buyurdu (İbn Kesir, Tefsîru’l-Kebir, I/256).

 

Asli ihtiyaç mevzuunda teknik bir tarif yapan Hanefi alimleri şöyle demişlerdir: Asli ihtiyaçlar gerçek olarak nafaka, oturmağa mahsus ev, harp alet ve edevatı, ihtiyaç duyulan elbise, borç karşılığı mal, sanat ve mesleğe ait alet ve makineler, ev eşyası, binek hayvanları, ilim için edinilen kitaplar gibi eşyadır. Temel ihtiyaç maddeleri insanın hayat ve hürriyetini korumak için muhtaç olduğu şeylerdir.

 

Esasen asli ihtiyaçlar, zaman, muhit ve durumun değişmesiyle değişir ve gelişir. Bu mevzuda uygun olan, meselenin her zaman ilim adamları ve idarecilere bırakılmasıdır. Burada muteber olan, zekat mükellefinin temel ihtiyaçlarıdır. Kendi şahsi ihtiyaçları yanında kanunen bakmağa mecbur bulunduğu diğer şahısların ihtiyaçları da buna dahildir.

 

Havale

 

Sözlükte bir şeyi bir yerden başka bir yere nakletme, gönderme, yönünü değiştirme, intikal anlamlarına gelen havale, bir fıkıh terimi olarak, borcun bir kimsenin zimmetinden başka bir kimsenin zimmetine nakledilmesi demektir.

 

Havale işleminin kurulabilmesi ve sıhhatli olabilmesi için, ilgili tarafların razı olmaları ve ehliyetli olmaları gerekir. Bunun yanında havalenin konusu borcun, zimmette sabit olabilen cinsten, belli, meşru ve bağlayıcı olması şarttır.

 

Havale akdi ile, borç eski borçlunun zimmetinden yeni borçlunun zimmetine geçer. Havale işlemi sonucunda birinci borçlu ve ona bağlı fer’î borçlular borçtan kurtulmuş olur. Ancak, havale edilen yeni borçlunun borca batık olarak ölmesi veya hakimin iflasına hükmetmesi, havale edilenin havâleyi inkar etmesi ve alacaklının elinde delil bulunmaması gibi sınırlı durumlarda alacaklının borcu tahsil edememesi halinde, alacaklının eski borçluya rücû hakkı vardır. Günümüzde yaygın olan poliçe ve çek gibi kıymetli evrak yoluyla borcun havalesi, ilk devirlerden beri Müslüman toplumlarda uygulanmaktadır. Bunun yanında günlük ticari ihtiyaçları karşılamak amacıyla çağın ve teknolojinin getirdiği yeni imkanlar da, dinin belirlediği temel ilkelere aykırı olmamak şartıyla caizdir ve mümkündür.

 

Havelân-i Havl

 

Sözlükte havelân kelimesi dönmek, dolaşmak ve değişmek; havl kelimesi de, yıl anlamına gelmektedir. Buna göre havelâ-i havl, bir senenin geçmesi demektir. Bu kavram, fıkıhta zekatın şartları arasında yer almaktadır. Zekatı verilecek bir malın üzerinden bir kamerî yılın geçmesi gerekir. Toprak mahsullerinin zekatı ile hazine ve define vergisi dışında kalan zekata tabi malların, zekatının verilmesinin farz olması için üzerinden bir yıl geçmesi gerekir. Başka bir ifadeyle nisap miktarından fazla namî malın üzerinden bir yıl geçmesi halinde zekatı verilmesi gerekir. Yılın geçmesinde, senenin başı ve sonu dikkate alınır; yılın ortasındaki artma ve eksilmeler dikkate alınmazlar. Üzerinden bir yıl geçtikten sonra aynı cinsten mala sahip olması halinde, bu sonradan gelen mal için bir sene geçme şartı aranmaz; daha önceki mal ile birlikte zekatının verilmesi gerekir.

 

Hayız

 

Sözlükte suyun akıp taşması, kanın akması anlamlarına gelen hayız, bir fıkıh terimi olarak, ergenlik çağına giren sağlıklı kadının döl yolundan düzenli aralıklarla belirli sürelerle gelen kanı ifade eder. Kadınların ergenlik dönemine girdiklerinden menapoz dönemine kadar görülen fizyolojik bir olaydır. Kadının döl yatağının iç yüzünü kaplayan zarın, yumurtanın döllenmeyip ölmesi ve yumurtalık hormon salgısının kesilmesi üzerine parçalanarak kanla birlikte dışarı atılmasından ibarettir. Türkçe’de bu olaya, hayız hali denildiği gibi, adet hali, adet görme, adet kanaması, aybaşı hali de denilmektedir.

 

Fıkhî yönden kadının cinsel organından üç türlü kan gelir. Birincisi doğumdan sonra gelen loğusalık kanı (bk. Nifas); ikincisi belirli çağda ve belirli periyotlarla gelen hayız kanı; üçüncüsü ise, bu ikisi dışında kalan ve bir hastalıktan kaynaklanan özür kanıdır (bk. İstihaza).

 

Hayız ile kadın ergenlik çağına ulaşır ve dinî ve hukukî hükümlerle mükellef olur. Hanefî mezhebine göre ay halinin en az süresi 3 gün; en çok da 10 gündür; 3 günden az ve 10 günden çoğu hayız değildir.

 

Hayız, cünüplük gibi manevî kirlilik olarak kabul edildiğinden, namaz kılmak, Kur’an-ı Kerim okumak, Kur’an’a dokunmak, Kabe’yi tavaf etmek ve mescitlere girmek caiz değildir. Ancak dua niyetiyle ayet okuyabilir. Adet hali sona erdikten sonra yıkanması, bunun mümkün olmaması halinde teyemmüm etmesi gerekir. Hayız nedeniyle namazını kılamayan kadının bu namazları daha sonra kaza etmez. Ancak tutamadığı oruçları daha sonra kaza eder. Hac ibadetini ifa ederken hayız gören bir kadın, Kabe’yi tavaf dışında hacla ilgili bütün işlem ve ibadetleri yapabilir. Bununla birlikte, hayızlı kadının temizlenmeyi bekleyememesi halinde, bu haliyle tavaf yapabileceği görüşü de bulunmaktadır. Ancak günümüzde adet halini geciktirecek ilaçlar bulunduğundan, bundan yararlanılması daha uygun olur. Bu yasaklara ek olarak, hayızlı kadınla cinsi münasebette bulunmak da haram kılınmıştır (Bakara 2/222). Böyle bir ilişkide bulunan kimsenin tövbe etmesi, ayrıca keffâret olarak belli bir miktar sadaka vermesi gerekir.

 

Hayızlı kadının ibadet edememesi, Kur’an okuyamaması dinin kendisine tanıdığı bir muafiyettir. Bu ibadetleri yapamadığı için dini bir sıkıntı, eksiklik ve sorumluluk duyması yersizdir.

 

Hazır ve İbâha

 

Hazır kelimesi haram, yasak; ibâha kelimesi de helal kılma, mubah anlamına gelmektedir. (bk. Haram; Mubah). Hazır ve ibâha kelime bir terkip olarak, fıkıh ve hadis kitaplarında, dinen yasaklanan ve helal kılınan şeylerin işlendiği bölüme verilen isimdir. Bazı fıkıh kitaplarında, bu terkibin yerine kerâhiyye veya istihsan tabirleri de kullanılmaktadır. Bu bölümde, yiyecek, içecek, giyim ve kazanç konusunda helal ve haramlar, avret mahalli, ihtikar, kumar oyunları, süs aletleri ve benzere pek çok konu ele alınmaktadır.

 

Hedy

 

Sözlükte hediye etmek, göndermek, yol göstermek, izinden gitmek anlamlarına gelen hedy, bir fıkıh terimi olarak, hac ve umre sırasında Harem’de kesilen kurbanlık hayvanları ifade etmektedir. Hedy, Kâbe’ye ve Harem bölgesinde hediye olmak üzere kesilen kurban demektir. Kur’an-ı Kerim’de beş yerde geçen hedy kelimesi ıstılah manasında kullanılmıştır (Bakara 2/196; Maide 5/2, 95, 97; Fetih 48/25).

 

Hedy kurbanları, vacip ve nafile olmak üzere ikiye ayrılır. Kıran veya Temettu’ haccı yapanların hedy kesmeleri vaciptir. Aynı şekilde, ceza kurbanları, ihsar kurbanı ve harem bölgesinde kesilmesi adanan kurbanlar da vaciptir. Hac veya umre yapılırken, bir yükümlülük bulunmadığı halde kesilen kurbanlar ise nafiledir.

 

Hedy kurbanları, ister vacip olsun, isterse nafile olsun, Harem bölgesi içinde kesilir. Harem bölgesinde kesilmez ise, nafile olarak kesilenlerin yeniden kesilmesi gerekmez. Ancak  vacip olanların Harem bölgesinde yeniden kesilmesi gerekir.

 

Helâl

 

Dinen yapılması veya yenip içilmesi yasaklanmayan, serbest bırakılan şey demektir. Allâh ve Rasulü’nün bir şeyin helal olduğunu belirtmesi veya işlenmesinde günah olmadığını bildirmesi o fiilin helal olduğunu gösterdiği gibi, o fiil veya şeyin yasaklandığına dair bir delil bulunmaması da helal olduğunu gösterir. Zira eşyada aslolan helal oluşudur. Buna göre bir şey, dinin açık bir hükmüne, yasağına ve ilkesine aykırı olmadıkça helaldir, meşrudur. Helâl kavramının, meşru, caiz, mubah tabirleri ile yakın ilişkisi vardır. Çoğu zaman da eş anlamlı olarak kullanılmıştır.

 

Yüce Allâh, iyi, temiz ve insan sağlığına yararlı olan şeyleri helal; kötü, pis ve zararı olan şeyleri de haram kılmıştır (Maide 5/4). Haram kılma yetkisi ise sadece Allâh’a aittir. Kur’an-ı Kerim’de; “De ki: Allah'ın kulları için yarattığı süsü ve temiz rızıkları kim haram kıldı? De ki: Onlar, dünya hayatında, özellikle kıyamet gününde müminlerindir. İşte bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklıyoruz.” buyurulmuştur (Araf 7/36). Bu nedenle, Allâh’ın helal kıldığına haram; haram kıldığına helal demek büyük günahtır.

 

Hervele

 

Kısa adımlarla koşarak, canlı ve çalımlı yürümek anlamına gelen hervele, sa’yin sünnetlerindendir. Safa ile Merve tepeleri arasında sa’y yaparken erkeklerin, yeşil ışıkla aydınlatılmış sütunlar arasında hervele yapması sünnettir. Kadınlar ise hervele yapmazlar.

 

Hezl

 

Sözlükte şaka yapmak, eylenmek, ciddiyetsizlik, zayıflık, cılızlık gibi anlamlara gelen hezl, bir fıkıh kavramı olarak, iç irade ile beyan arasında kasıtlı uygunsuzluk durumu doğuran ciddiyetsizlik demektir. “Sözü sırf oyun, eğlence ve şaka olarak söylemek” veya “sözün hakiki veya mecazi anlamına delaletini kastetmeyip sahih olmayan bir şeyi kastetmek” ya da “hiçbir şey kastetmemek” şeklinde tanımlanabilir.

 

Prensip olarak gayr-i ciddî yapılan hukukî işlemler sahih ve bağlayıcı değildir. Ancak, Hz. Peygamber’in “üç şeyin şakası da ciddidir, ciddisi de...: Nikah, talâk ve ıtk” (İbn Mâce, Talak, 13; Ebû Davûd, Talak, 9) hadisinden hareketle bu gibi tasarruflarda hezlin etkili olmayacağı, tasarrufun geçerli olduğu kabul edilmiştir. Hezlin etkisi bakımından tasarruflar öncelikle ikiye ayrılmıştır; fesih ihtimali bulunan tasarruflar, fesih ihtimali bulunmayan tasarruflar. Alım-satım, icâre gibi fesih ihtimali bulunan malî tasarruflarda hezl, kural olarak akdi fasit yapacağı kabul edilmiştir. Ancak fesih ihtimali bulunmayan talak, köle azadı, yemin gibi tasarruflarda hezl geçerli kabul edilmeyip, tasarruf geçerli sayılmıştır. Meselâ şaka ile kölesini azat ettiğini söyleyen kişinin, bu kölesi azat olur. İhbar kabilinden olan tasarruflarda, başka bir ifadeyle ikrarda hezl ikrarı iptal eder.

 

Hıdâne

 

Sözlükte göğüs, kanat; çocuğu kucağına almak, beslemek; bir şeyi yanına almak anlamlarına gelen hıdâne, bir fıkıh terimi olarak, küçük çocukları yanında bulundurma, bakım, gözetim ve tarbiye etme hak ve vazifesi demektir.

 

Kur’an-ı Kerim’de çocukların bakım, gözetim ve terbiyesi ile ilgili genel hükümlerler bulunmakla birlikte, hıdane konusunda özel bir hüküm bulunmamaktadır. Hz. Peygamber’in hadisleri ve uygulamalarında da sınırlı açıklamalar getirilmiştir. Bu nedenle fıkıh kitaplarınada yer alan hıdane ile ilgili görüşler, fakihlerin bu sınırlı açıklamalardan hareketle, şahsi müşahade ve tercihleri ile dönemlerindeki tecrübe birikimlerini yansıtmaktadır.

 

İslâm hukukundu çocuk üzerinde, şahıs, mal ve terbiye bakımından üç çeşit hak ve sorumluluk söz konusudur. Bu hak ve sorumluluklar, çocuğun maddeten ve manen geliştirilmesi, korunması amacına matuftur. Bu nedenle, çocuğun bakım ve terbiyesini üstlenecek kişinin en azından akıllı, buluğ çağına ulaşmış, güvenilir ve güç yetirebilir olması şarttır. Bunun yanında, çocuğun hayat, sıhhat ve ahlâkını koruyacak, dinî eğitimini sağlayacak durum ve kıvamda olması gerekir. Erkeğin Müslüman olması aranırken, annede bu şart koşulmamıştır. Fakihler evliliğin sona ermesi halinde önceliğin kadına ait olduğu, bulunmaması halinde babaya ait olduğunu belirtmişlerdir. Ancak hakim, görevini hakkıyla ifa etmeyen veya bundan kaçınan kişiden çocuğu alarak başka hak sahibine verebilir. Çocuğun, bakıma ihtiyacı kalmayıp kendi işlerini görebildiği çağa gelince, babasına verileceği genel olarak kabul edilmiştir.

 

Hıyar

 

bk. Muhayyerlik.

 

Hibe

 

Sözlükte bağışlamak, lutfetmek, karşılıksız vermek anlamına gelen hibe, ıstılahta, bir malın bedelsiz olarak bir başkasına temlik edilmesini ifade etmektedir. Karşılık şart koşulmaksızın bir malın hayatta iken başkasına temlik edilmesi şeklinde tanımlanabilir. İslâm hukukunda hibe, iki taraflı bir akit olup, tarafların irade beyanı ile kurulur, hibe edilen malın teslim-tesellümü ile tamamlanır. Hibe için de, diğer akitlerde aranan genel şart ve kurallar aranır. Buna göre, hibenin geçerli olması için, bağışlama anında akit konusu malın mevcut olması, malum ve belirli bulunması, bağışlayana ait olması, tarafların rızalarının bulunması ve bağışlayanın eda ehliyetine sahip olması gerekir. Ancak bağışlanan kimsede tam edâ ehliyeti aranmaz; eksik edâ ehliyeti bulunan mümeyyiz çocuk ve bunağın hibeyi kabul etmeleri geçerlidir.

 

Usulüne uygun olarak yapılan ve kabz ile tamamlanan hibe akdinden dönmek kural olarak caiz değildir. Hz. Peygamber bunu kınamıştır (bk. Buhârî, Hibe, 14; Müslim, Hibât, 1,2,6-8). Ancak Hanefîler bağışlanan rızası veya hakim kararı ile hibeden dönülebileceği görüşündedirler. Bununla birlikte, hibenin kan hısımları ve sıhrî hısımlar arasında yapılması, bir karşılır veya şarta bağlanması, bağışlanan malda ayrılmaz bir fazlalık meydana gelmesi, malın bağışlananın mülkiyetinden çıkması, helak olması, taraflardan birinin ölümü, hibenin sevap amacıyla yapılması ve hibenin borcun ibrası şeklinde yapılması durumlarında rücu hakkı bulunmamaktadır. Şartlı bağışlarda ise, şartın yerine getirilmemesi halinde hibe edenin rücu hakkı saklıdır.

 

Hilâf (İlmi)

 

Sözlükte hilaf, karşı gelmek, aykırı davranmak, muhalefet etmek, zıtlaşmak gibi anlamlara gelmekterdir. Hilâf ilmi veya hilafiyat ise, bazı dinî ilimlere, özellikle fıkıh konularına uyarlanmış cedel tekniği, fıkıh mezhepleri arasındaki ihtilafları konu edinen ilim dalını ifade etmek için kullanılmaktadır.

 

Hilâf ilmi, kendine has bir konusu, ilkeleri ve amacı bulunan bir ilmin veya tekniğin adı olarak kullanılmakla birlikte, fakihler arasında ortaya çıkan görüş farklılıklarını anlatmak için de kullanılmıştır. Buna göre, başlangıçtan itibaren fakihler arsında ortaya çıkan farkil görüşlerle ilgilenme ve onları bilme işinin hilafiyat ve mevcut farklı görüşleri derleyen eserlerin de hilafiyat literatürü olarak anılması mümkündür.

 

Hilâfet

 

Sözlükte birinin yerine geçmek, bir kimseden sonra gelip onun yerini almak, vekalet etmek, temsil etmek gibi anlamlara gelen hilafet, bir kavram olarak, Hz. Peygamber’den sonraki devlet başkanlığı kurumunu ifade eder. Devlet başkanlığının bir adı da imâmettir.

 

Kur’an-ı Kerim’de hilâfet kelimesi geçmemekle birlikte, hadislerde devlet başkanı, yönetici, lider anlamında hilafet kelimesi ve halife, imam, emîr kelimeleri geçmektedir.

 

Müslüman toplumlarda devlet başkanlığına, halifenin Hz. Peygamber’in yerine geçerek, risalet görevi hariç onun dünyevî otoritesini temsil etmesi, yeryüzünde dinin hükümlerini uygulamak, dünya işlerini düzene sokmak üzere Allâh’ın yeryüzündeki hakimiyetini veya bütün müminlere ait olan hilafet ve yetkiyi temsil etmesi sebebiyle hilafet denmiştir.

 

İslâm hukukçuları, halifelik ve devlet başkanlığı ile ilgili olarak, toplumlarının daha adil ve dengeli yönetilmesi için, devirlerinin şart ve anlayışlarının da tesiriyle bir takım şartlar ileri sürmüşlerdir. Diğer taraftan, halife veya devlet başkanının seçim, tayin veya tespit yollarından en başta gelenini bey’at usulü olarak kabul etmişlerdir. Beyat, seçme ehliyetine sahip kişilerin, seçilme ehliyetini haiz bir kimseyi seçip ona sadakatlerini bildirmeleri şeklinde yapılır. Bilindiği gibi Hz. Peygamber’in vefatından sonra Ashap, Benî Saide denilen yerde toplanarak devlet başkanlığı konusunda görüşmüşler ve Hz. Ömer’in teklifi ile Hz. Ebu Bekir’e bey’at etmişlerdir.

 

Halife ve hilafet konusunda klasik literatürde yer alan görüşlerde, o güne kadarki geleneğin ve o günün hilafet ve saltanat sisteminin olumlu veya olumsuz tesirleri bulunmaktadır. Kur’an ve hadislerde devlet başkanının seçimi konusunda açık bir hüküm bulunmamaktadır. Bu nedenle, seçim usulü ve şartları zamanın şartlarına göre düzenlenebilir.

 

Hilallemek

 

Abdest alırken, el ve ayak parmakları ile sakalın arasına parmakları sokarak hareket ettirmek suretiyle suyu ulaştırmaya hilallemek denir. Abdestte el ve ayaklar yıkanırken parmakların arasını hilallemek abdestin sünnetlerindendir. Eller yıkanırken parmaklar birbirine geçirmek suretiyle, ayaklar yıkanırken de el parmaklarından birinin ayak parmaklarının arasına sokulmasıyla hilallenir. Ayak yıkanırken, sol elin küçük parmağıyla, sağ ayağın küçük parmağından başlayarak sırasıyla ayak parmaklarının aralanması müstehaptır.

 

Hîle

 

Sözlükte çare, maharet, kurnazlık, aldatmak, düzenbazlık gibi anlamlara gelen hîle, hukuk literatüründe, bir kimseyi istenen yönde irade beyanında bulundurmak için yanlış bir kanaat uyandırarak veya mevcut bulunan hatalı fikrin devamını sağlayarak yanıltmayı ifade eder. Klasik fıkıh kitaplarında, bir akit veya hukuki işlem yapmak isteyen kimsenin iradesine yönelik yapılan hile, tağrîr, tedlîs veya aldatma anlamına gelen hud’a, hılâbe, gibi kelimelerle ifade edilmiştir. Bu manadaki hilenin, gabn ve garar kavramlarıyla yakından ilişkisi vardır. Doğruluk ve dürüstlüğü temel ilke olarak benimseyen İslâm’da Müslüman’ın özüne ve sözüne güvenilir dosdoğru olması, elinden ve dilinden herkesin emin olması istenmiştir. Hz. Peygamber, sattığı buğdayın ıslağını yığının altına gizleyen bir sahabîye, “bizi aldatan bizden değildir” (Buharî, İman, 164) buyurmuş, hileye başvuranın ateşte olduğunu bildirmiştir (Buharî, Buyu, 60).

 

İslâm hukukunda, karşı tarafın zarara uğramasına yol açan hilenin akdi feshetmek için yeterli gerekçe olduğu kabul edilerek, kayda değer ölçüde zarar gören tarafa akdi feshetme ve uğradığı zararın tazmînini talep hakkı verilmiştir. Ayrıca hile yapan, bu eylemiyle emanet ve adalet vasfını yitirir. Bunun yanında hile, şartlara ve ihtiyaca göre belirlenen uygun bir ceza ile tecziye de edilebilir.

 

Hile-i Şer’iyye

 

Kelime anlamı itibariyle meşru çare, hukukî çözüm yolu demektir. Aynı anlamda, mahreç ve hile kelimesinin çoğulu olan hiyel de kullanılmaktadır. Dinî bir kavram olarak, yasaklanmış bir sonucu elde etmek amacıyla, şekil bakımından kurallara uygun bir işlemi vasıta etmek; fiil ve işlemleri dış görünüş ve şekil itibariyle kurallara uygun hale getirmek şeklinde tanımlanabilir.

 

Dinî ve hukukî kurallar, toplumsal hayatı düzenlemek amacıyla, bireylerin davranış ve hareketlerine bir takım kısıtlamalar getirmiş; bazı yükümlülükler koymuştur. Ancak fert çeşitli düşüncelerle bu hükümlerden kaçmak isteyebilir. Bu ihlalin doğrudan meydana gelmesi dinî ve kanunî müeyyideyi de gerektirdiğinden, fert hem isteğine ulaşmak ve hem de müeyyideye çarptırılmamak için kanuna karşı hileyi çıkar yol olarak görür.

 

 Kurallara karşı hile, genel olarak meşru vasıtaları kullanarak gayrimeşru sonuçlara ulaşmak ve meşru vasıtalarla meşru sonuçlara ulaşmak şeklinde olabilir. Hanefîlere göre, bir hakkı veya dinî bir hükmü iptal etmeyen, meşru yollarla meşru neticelere ve helallere ulaştıran, günaha düşmekten kurtaran hileler caiz kabul edilmiştir. Meselâ, “şunu yaparsam eşim üç talakla boş olsun” diye yemin eden bir kişinin yemin ettiği bu şeyi yapması zarûrî olursa, bir talakla eşini boşayıp bu eylemi yaptıktan sonra tekrar eşine dönmesi böyle bir hiledir. Üç talakla boşanması halinde tekrar geri dönmesi mümkün olmadığından, bir talakla boşanmak suretiyle iki hakkını muhafaza etmek amacıyla yapılan bu hile caizdir. Zira, yapılan bu hilede hem ulaşılan sonuç, hem de vasıta helaldir. Ancak meşru vasıtalar kullanılarak gayrimeşru neticelere ulaşma kastıyla yapılan hile caiz değildir. Bu tür hilelerle ilgili olarak İmam Azam, insanlara hile öğreten müftünün hacr altına alınıp bir daha fetva vermesine mani olunması gerektiğini, talebeleri Ebû Yusuf, zekatı iptal etmek amacıyla hileye başvurmanın helal olmadığını, Muhammed de, hakkı iptale götüren hilelerle Allâh’ın hükümlerinden kaçmanın müminin ahlâkından olmadığını söylemişlerdir.

 

Hill Bölgesi

 

Dışarıdan Mekke’ye gelen kişilerin ihrama girmek zorunda oldukları sınırlar içinde (mîkat*) olduğu halde, harem bölgesi dışında kalan yerlere verilen isimdir (bk. Harem). Hill bölgesinin Mekke’ye en yakın olan yeri, Ten’îm’dir. Harem bölgesi içerisinde yapılması yasaklanan bitkilerin koparılması, av hayvanlarına zarar verilmesi gibi şeyler burada helal olduğu için hill ismi verilmiştir. Bu bölgede yaşayanlara hillî veya mîkâtî denir.

 

Hill bölgesinde yaşayanların, hac ve umre kastı olmadan harem bölgesine ihramsız olarak girmeleri caizdir. Buralarda ikamet edenler hac ve umre için bulundukları yerden ihrama girerler. Mekke’de ikamet edenler, hac için Mekke’de ihrama girerler, umre için ise, hill bölgesine çıkarak burada ihrama girerler. Mekkeli olmayıp dışarıdan gelen kişiler, umre yapıp ihramdan çıktıktan sonra, umre için yeniden ihrama girmek istediklerinde, aynı şekilde harem dışına çıkarak ihrama girerler.

 

Hisbe

 

Sözlükte hesap etmek, zannetmek, saymak, yeterli olmak, sevabını Allah’tan beklemek gibi anlamlara gelen hisbe, bir kavram olarak genel ahlâkı ve kamu düzenini koruma faaliyetleri ile bu faaliyetleri yürüten ve denetleyen teşkilatı ifade eder. Bu işle görevli memura muhtesib denir.

 

Dinî-örfî ilkeler ışığında ve dengeli bir şekilde fert, toplum, devlet hakları ile kamu ahlâk ve düzeninin korunması demek olan hisbe, İslâm dininde farz-ı kifaye olarak kabul edilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de ve hadislerdi iyiliği tavsiye ve kötülüğü yasaklama önemli bir yer tutmaktadır (bk. Âl-i İmran 3/104, 110, 114; Tevbe 9/71, 112; Hac 22/41; Buhârî, İsti’zan, 2, Mezâlim, 22; Müslim, İmân, 83, 85, Libas, 114; Ebû Dâvûd, Edeb, 12; Tirmizî, Birr, 15.).

 

 Ayet ve hadislerde geçen emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker (iyiliği emr etmek ve kötülüğü yasaklamak) prensibine dayanan hisbe, Hz. Ömer zamanında teşkilatlanarak bir kurum haline gelmiştir. Osmanlı devletinde muhtesipler kadı (hakim) yardımcısı olarak görev yapmıştır.

 

Hisbe faaliyetleri, kişi, toplum ve devlet hakları ihlallerini oluşturan fiillere yöneliktir. Hisbeye konu olacak fiilin, hakkında ihtilaf bulunmayan bir münker olması, kişilerin özel hayatlarını araştırmayı gerektirmeyecek kadar alenî yapılması ve halihazırda gerçekleşmiş olması gerekir. Hisbeye konusu üç grupta toplanabilir: a) dinî hayatla ilgili olanlar, b) adaletle ilgili olanlar, c) ekonomik ve sosyal hayatla ilgili olanlar.

 

Günümüzde hisbe faaliyetlerini zabıta teşkilatı ve güvenlik kuvvetleri ifa etmektedir.

 

Hukne

 

Şırınga, enjeksiyon, tenkıye ve lavman edevatı gibi anlamlara gelmektedir. Şırınga yaptırmaya de ihtikan denilmektedir. Bu kavrama, fıkıh ve ilmihal kitaplarının oruç bölümünde karşılaşılır.

 

İmam-ı Azam’a göre, iğne yaptırmak orucu bozup kazayı gerektirmekle birlikte, Hanefîlerden Ebû Yûsuf ve Muhammed’e göre orucu bozmaz. İmâm-ı Azam, hen ne şekilde olursa olsun vücuda giren şeyin orucu bozacağı görüşündedir. İmâmeyn ise, orucu ancak normal yollardan giren şeylerin bozacağı görüşündedir. Bu nedenle, enjeksiyon orucu bozmaz. Ancak enjeksiyonun orucu bozmayacağı düşüncesiyle, açlık, susuzluk ve sıkıntı hissetmeden oruç tutmak amacıyla, gıda için iğne vurulmak veya serum yaptırmak caiz değildir.

 

Sonuç olarak, dinimiz hasta olup da tedavi gören kimselerin oruç tutmayıp sonra kaza etmelerine müsaade etmiştir. Bu bakımdan ilaç kullanmak veya iğne yaptırmak zorunda olan kimseler, tedavîlere tamamlanıncaya kadar oruç tutmayabilirler. Bununla birlikte, Ramazan ayında herkesle birlikte oruç tutmayı isterlerse, ihtiyatlı hareket ederek iğnelerini mümkünse iftardan sonra yaptırmaları iyi olur. Bunun mümkün olmaması halinde İmam Ebû Yûsuf ve Muhammed’in görüşlerini esas alarak gündüz iğnelerini yaptırırlar ve daha sonra kaza etmeleri de gerekmez.

 

Hukuk

 

Sözlükte gerçek, doğru, sabit, varlığı kesin olan şey, gerekmek, bir şeyi gerçekleştirmek, bir şeye yakînen muttali olmak gibi anlamlara gelen hak kelimesinin çoğulu olan hukuk, bir kavram olarak, iki anlamda kullanılmaktadır: Birincisi, insanların birbirleriyle veya meydana getirdikleri topluluklarla ve yine insan topluluklarının diğer topluluklarla olan ilişkilerini düzenleyen, kamu gücü ile desteklenmiş zorlayıcı özellikteki kurallar bütünüdür. Bu anlamdaki hukuk kelimesi, tekil gibi işlem görmektedir. Hukukun ikinci manası ise, dinin, aklın ve hukuk düzeninin tanıdığı yetki, güç ve imtiyazlar demektir.

 

Birinci anlamdaki hukukun, düzeni ve adaleti sağlama, fertlerin hak ve sorumlulukları arasında denge kurma fonksiyonu bulunmaktadır. Bu nedenle, hukuk kaideleri, bir yandan bireyler,  diğer  yandan  bireylerle  toplum arasındaki ilişkileri düzenlemek, insanların özel ve genel çıkarlarını korumak, aralarında adaleti gerçekleştirip düşmanlıklara mani olmak amacıyla konulmuş emir ve yasaklardan oluşur. Bu emir ve yasaklara uygun hareket etmek, fertlerin hem ahlakî hem de hukukî vazifeleridir. Ancak, insanlar her zaman hukuk kurallarına uygun hareket etmemektedirler. Bu sebeple, mükelleflerin hukuk kurallarına uymalarını temin etmek amacıyla hukukun aslî kaideleri yanı sıra, insanları hukukun emir ve yasaklarına uymaya zorlayan bir takım tedbirler de tesis edilmiştir ki bunlara hukukun müeyyideleri denilmektedir.

 

Bir kurum olan hukukun konusunu teşkil eden ve haklar anlamına gelen hukuk kavramı, hakkın konusu, mahiyeti gibi çeşitli yönlerden tasnife tabi tutulmuştur. Bu çerçeveden olarak, şahsa bağlı haklara şahsî hak, eşyaya bağlı haklara ise aynî hak; kişiyi sadece vicdanen, uhrevî hayat itibarıyla ilgilendiren haklara dinî haklar, dinen mevcut olsun olmasın mahkemede ispat edilebilen haklara kazâî haklar; siyasî hak ve hürriyetler, fikrî haklar gibi müşahhas bir mahalde yerleşik olmayan haklara mücerret haklar, mülkiyet ve irtifak hakkı gibi mütekarrir haklar denilmiştir.

 

Dini literatürde en çok rastlanan hak taksimi ise, Allâh hakkı ve kul hakkı ayrımıdır. Haklar temelde Allâh hakkı (hukukullah) ve kul hakkı (hukuk-i ibâd) olarak ikiye ayrılmakla birlikte, bir kısım fiiller hem kul hem de Allâh hakkını ilgilendirdiğinden müşterek haklar şeklinde üçüncü bir haktan da söz edilebilir. Hakların Allâh hakkı ve kul hakkı şeklindeki ayrımı, hakkın mahiyeti ve sağladığı yararın özel veya genel oluşu ölçü alınarak yapılmış bir ayrımdır. Bir kısım hakların Allâh’a, bir kısım hakların da insanlara izafe edilmesi, daha çok fiillerin dünyevî hükümleri, ibadet anlamı taşıması, kamu yararı ve hukuk düzeninin yakından ilgilendirmesi, hakların fertler tarafından düşürülebilir veya değiştirilebilir olması bakımından yapılan bir ayrımdır.

 

Hukukullah; öncelikle iman ve ibadet gibi sadece Allâh’a yöneltilebilen, sadece onun layık olduğu haklar ile belirli bir kişi veya zümreyi değil kamu yarar ve düzenini ilgilendiren haklardır. Allâh hakları bu yönüyle, günümüz hukukundaki kamu hukuku kavramı ile paralellik arz eder. Bu haklar, af, sulh gibi yollarla ıskat edilemeyeceği gibi değiştirilemesi de caiz değildir. Bu hakları toplumda bütün fertlerin ve onları temsilen savcı gibi kamu otoritesine sahip kişilerin koruma, kollama ve kovuşturma hak ve sorumlulukları vardır.

 

Hukuk-i İbâd ise, sonuçta kamu yararını ilgilendirse bile, ilk planda ferde ait bir menfaatin korunmasını hedef alan ve ferdin söz hakkının bulunduğu haklardır. Bu haklar da, genel ve özel olmak üzere ikiye ayrılır. Genel kul hakları, toplumda herkesi ilgilendiren ve fertlerin ortaklaşa sahip bulundukları menfaat ve imkanlardır. Bu hakların yetki veya kamu hukuku alanıyla sınırlı bir hak ve özgürlük olarak algılanması gerekir. Allâh haklarından farklı olarak, kamu otoritesini elinde bulunduranlar bu hakları, kamu yararı gerekçesiyle sınırlandırabilir veya ıskat edebilirlir. Özel kul hakları ise, kamuya açık olmayıp ferdin şahsına ait olan, esasında kişilerin özel yararlarını korumayı hedef alan haklardır. Kişi bu haklarda, kötüye kullanmamak kaydıyla dilediği gibi tasarrufta bulunabilir.

 

Hul’

 

Sözlükte çekip çıkarmak, soymak, soyunmak gibi anlamlara gelen hul’ ve muhâla’a*kelimesi, İslâm hukukunda, kadının kocasına bedel ödeyerek boşanması demektir. Klasik İslâm hukukunda kocaya tek taraflı boşama hakkı verilmiştir. Dinî kayıt ve sınırlamalar hariç tutulursa, koca neredeyse bu konuda mutlak nitelikte bir hak ve yetki tanınmıştır; bu hakkını, hakimin veya karşı tarafın huzur veya rızasına bağlı olmaksızın tek taraflı kallanabilir. Kadın ise, belirli bazı durumlarda boşanma için mahkemeye başvurma hakkına sahiptir. Ancak kocasının boşama hakkını kendisine vermesi halinde boşanma hakkına sahiptir (tefvîz-i talak*).

 

Bunun dışında kadın, kocası ile anlaşarak evliliği sona erdirmesi de mümkündür; kadın bir bedel vermek veya birikmiş nafaka, mehir, iddet nafakası gibi alacaklarından vaz geçmek suretiyle kocasını boşanmaya razı eder. İşte bu tür ayrılığa muhâla’a veya hul’ denir.

 

Kur’an-ı Kerim’de hul’ ile ilgili olarak; “Kadınlara verdiklerinizden (boşanma esnasında) bir şey almanız size helal olmaz. Ancak erkek ve kadın Allah'ın yasalarını koruyamamaktan korkarlarsa bu durum müstesna. Şayet karı ile kocanın, Allah'ın çizdiği sınırlarını hakkıyla muhafaza edemeyeceklerinden korkarsanız, kadının (erkeğe) fidye vermesinde her iki taraf için de günah yoktur.” buyurulmuştur (Bakara 2/229).

 

Muhâla’anın geçerli olabilmesi için, kadının reşit olması, kocanın da boşama ehliyetini haiz olması gerekir. Muhâla’ada bedel iki tarafın karşılıklı anlaşmalarıyla belirlenir. Ancak ayette de belirtildiği gibi kocanın vermiş olduğu mehri geri almak amacıyla huzursuzluk çıkarması helal değildir. Geçimsizliğe kadının sebep olması halinde ise, erkeğin kadına verdiği mehirden fazlasını alması hoş karşılanmamıştır.

 

Muhâla’a bir bâin talak sayılır, her ikisinin de tekrar evlenmeyi istemeleri halinde, şahitler huzurunda yeni bir mehirle, yeniden evlenmeleri gerekir.

 

Humus

 

Sözlükte beşte bir manasına gelen humus, İslâm hukukunda elde edilen ganimetlerden 1/5’inin kamu yararına kullanılmak üzere hazineye alınmasını ifade etmektedir. Kur’an-ı Kerim’de, “Bilin ki, Allah'a ve kulumuza indirdiğimize inanmışsanız, iki ordunun birbiri ile karşılaştığı hak ile bâtılın ayrıldığı gün (Bedir savaşında) ganimet olarak aldığınız bir şeyin beşte biri Allah'a, Resûlüne, onun akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yolcuya aittir. Allah her şeye hakkıyla kadirdir.” buyurulmaktadır (Enfal 8/45).

 

Ganimetler ve ganimet hükmündeki define gibi şeylerden, devlet tarafından beşte bir oranında vergi tahsil edilir. Alının bu vergi ayette belirtildiği üzere, yetimlere, miskinlere ve yolda kalmışlara dağıtılır. Ayrıca kamu yararına, bütün Müslümanların yararına sarf edilir. Zira ayette, humusta hak sahibi olanlar sıralanırken öncelikle Allâh ve Rasulü zikredilmektedir. Bu da kamu yararına harcanmasına işaret eder. Hz. Peygamber’in uygulaması da bu yöndedir. Rasul-i Ekrem bu yetkiye dayanarak, ilk zamanlarda humusu öncelikle toplumun karşılaştığı sıkıntılara harcamış, arta kalanı ayette geçen kişilere dağıtmıştır.

 

Hurmet

 

Haramlık haram kılma anlamına gelmektedir. Delalet ve sübut yönünden kesin bir delille, Şâri’in yapılmamasını kesin ve bağlayıcı bir ifade ile yasakladığı fiile haram*; yasaklama işine tahrîm; yasaklanan şeye muharrem, harâm; bu yöndeki hüküm ve vasfa da hurmet denir. (bk. Haram).

 

Hurmet-i Musahare:Evlilik sebebiyle meydana gelen hısımlıktan dolayı doğan haramlığı ifade eder. İslâm dininde, evlilikten doğan hısımlık sebebiyle kendileriyle evlenilmesi yasak olanlar iki ana grupta incelenebilir. Birincisi devamlı evlenilmesi yasak olanlar, ikincisi ise, geçici olarak yasak olanlar.

 

Üvey anne ve üvey ninelerle, gelinlerle, kayınvalideyle, eşin nineleriyle, üvey kızlarla ve eşin torunlarıyla evlenmek ebediyyen yasaklanmıştır. Ancak, üvey kızlarla ve torunlarla evliliğin haram olması için, anneleriyle sadece nikahlanmak yeterli olmayıp, zifafın da gerçekleşmesi gerekir. Bu haramlığın doğması için nikah kıyılması şart değildir; zina sebebiyle de bu yasaklık meydana gelir.

 

Eşlerin kardeşleri, teyze, hala ve yeğenleriyle evlenmek ise, geçici olarak yasaklanmıştır. Eşinden ayrılmadıkça veya eşi vefat etmedikçe bunlarla evlenemez. Ayrılık veya ölüm sebebiyle nikah sona ermiş ise, eski eşin bu sayılan akrabaları ile evlenmek caizdir.

 

Hüsûf Namazı

 

Hüsûf kelimesi Arapça’da ay tutulması anlamına gelmektedir. Hüsûf namazı ise, ay tutulduğu zaman kılınan iki veya dört rek’atlik bir namazdır. Hz. Peygamber’in oğlu İbrahim’in öldüğü gün güneş tutulması üzerine, halk İbrahim’in vefatı sebebiyle güneşin tutulduğunu söyler. Bunun üzerine Rasulullah; “Güneş ve ay kimsenin ölümünden veya doğmasından dolayı tutulmaz. Bunu gördüğünüzde namaz kılın, dua edin.” buyururlar (Buhârî, Küsûf, 1; Müslim, Küsûf, 5). Ay tutulduğunda namaz kılmak müstehaptır. Ancak bu genelde gece meydana geldiğinden, güneş tutulmasında olduğu gibi cemaatle değil, ferdî olarak kılınır.

 

Fırtına, deprem, salgın hastalık gibi korkutucu olaylarda da ay tutulmasında olduğu gibi namaz kılmak müstehaptır.

 

Husumet

 

Sözlükte çekişme, cedel, birisiyle niza edip kavgasında kazanma gibi anlamlara gelen husumet, İslâm hukukunda, davacı ve davalının mahkemedeki hukukî konumları ve davaya taraf olma sıfat ve ehliyetini ifade etmektedir.

 

İslâm hukukunda vücup ehliyetine sahip herkes mahkeme huzurunda davaya taraf olabilir. Ancak tam eda ehliyetine sahip olmayan kimseler, mahkemede velî, vasî gibi kanunî temsilcileri tarafından temsil edilir. Tüzel şahıslar ise, yetkilileri veya vekillerince mahkemede temsil edilebilir. Prensip olarak davalarda, şahısların kendilerinin mahkemeye katılmaları kabul edilmekle birlikte, hastalık, yolculuk gibi mazeretler sebebiyle vekil yoluyla temsili de caiz görülmüştür.

 

Şahsi hakları ilgilendiren davalarda, sadece ilgili şahıs davacı olabilir. Buna karşılık kamu düzeninin ilgilendiren hususlardaki kanun ihlallerinde, kamu yetkisini elinde bulunduranların yanı sıra, zarar görüp görmediğine bakılmaksızın toplumun her ferdi davacı olabilir.

 

Hutbe

 

Sözlükte bir topluluk karşısında yapılan konuşma anlamına gelen hutbe, dinî bir kavram olarak, Cuma ve bayram namazlarında, genel olarak, Allâh’a hamd, Rasûlüne salât ve Müslümanlar’a nasihatten oluşan konuşmayı ifade eder.

 

Hutbe Cuma namazının sıhhat şartlarındandır. Bayram namazlarında ise sünnettir. Hutbe, Cuma namazından önce, bayram namazlarında ise, namazdan sonra okunur. İki hutbeden oluşur. Hanefîlere göre hutbenin rüknü, Allâh’ı zikirden ibarettir. Allâh’ı hamd, tesbih veya tekbir getirmekle hutbenin farzı yerine getirilmiş olur; ancak sünnet terkedildiğinden mekruhtur.

 

Hutbe, bir mekanda toplanmış müminlerin, başta dini konular olmak üzere, onların hayatlarını kolaylaştıracak, ilişkilerini uyumlu ve düzenli bir hale getirecek her konuda aydınlatılması için bir vesiledir. Hz. Peygamber’in uygulamaları da bu yöndedir.

 

Cuma hutbenin sahih olması için, Cuma vaktinde, namazdan önce okunması, hutbe niyetiyle okunması, hutbenin cemaat huzurunda irat edilmesi, hutbe ile namazın yemek, içmek gibi namaz ile bağdaşmayan bir işle ayrılmaması gerekir. Hutbenin cemaat huzurunda okunması şartının gerçekleşmesi için, Hanefî mezhebine göre, kendisiyle Cuma sahih olan en az bir kişinin bulunması yeterlidir.

 

Hüccet

 

Sözlükte delil, burhan senet anlamına gelen hüccet, ıstılahta bir hükmün doğruluğunu kanıtlamak ve muarıza karşı galip gelmek amacıyla ileri sürülen delil; mahkemede düzenlenen hukukî belge demektir.

 

Hüccet kelimesi türevleriyle birlikte Kur’an-ı Kerim’de, tartışma, muhaseme, çekişme (Bakara 2/139, 258; Âl-i İmrân 3/20, 61, 65, 66; En’am 6/80; Mü’min 40/47; Şûra 42/15); delil ve delil getirmek anlamlarında kullanılmıştır. Herhangi bir sıfat bulunmaksızın yalın halinde geçtiği ayetlerde, doğru ve kesin delil için kullanıldığı gibi batıl ve zannî delil için de kullanılmıştır (Bakara 2/76, 150; Âl-i İmran 3/73; Nisâ 4/165; En’am 6/83; Câsiye 45/25; Şûrâ 42/16). Hedefe ulaşan, sonucu götüren kesin delilin Allâh’a mahsus olduğunu belirten ayette (En’am 6/149), kesinliği belirtmek için bâliğa sıfatı ile birlikte geçmiştir.

 

Hüccet kavramı özellikle kelâm literatüründe, delil ile aynı anlamda kullanılmış, hak olusun, batıl olsun herhangi bir görüşü kanıtlamak için getirilen delile hüccet denilmiştir. Hatta, tartışmalarda kullanılan şiir, safsata dahi hüccet olarak adlandırılmıştır.

 

İslâm hukukunda, özellikle Osmanlı hukuk sisteminde ise, şahitlik, yemin, yeminden nükul gibi bir davayı ispata yarayan delil ve bir hüküm ihtiva etmeyen mahkeme tarafından düzenlenen bir nevi tutanak manalarına gelmektedir. Mahkemede kadının huzurunda, taraflardan birinin ikrarını, diğerinin de tasdikini içeren ve bir hüküm ihtiva etmeyen belgelerdir. Belgelerin üst tarafı kadı tarafından imzalanarak mühürlenir.

 

Hadis terimi olarak hüccet, güvenilir olarak kabul edilip rivayet ettikleri hadisleri delil sayılan ravîye denir. Hüccet olan bir ravinin rivayet etmiş olduğu hadisler ve râviler hakkındaki değerlendirmeleri, dinî ve ilmî yönden güvenilir olması sebebiyle, başka bir desteğe ihtiyaç duyulmaksızın delil olarak kabul edilir.

 

Hüküm

 

Sözlükte iyileştirmek amacıyla menetmek, düzeltmek; karar vermek; ilim, derin anlayış; siyâsî anlayış gibi anlamlara gelen hüküm, dini kavram olarak farklı şekillerde kullanılmıştır.

 

Kelam ilminde hükümlere genel olarak dinî hükümler ve aklî hükümler olarak ikiye ayrılmıştır. Dinî hükümler, ayet ve hadislerden çıkarılan sonuçları ifade etmekte olup, genelde itikadî hükümler, amelî hükümler ve ahlâki hükümler şeklinde tasnif olmuştur. İtikadî hükümler, temelde imanın şartlarından oluşturmaktadır. Bunlar dinî hükümlerin temelini teşkil ettiğinden, aslî hükümler de denir. Amelî hükümler, dinin uygulamaları ve ayrıntılarıyla ilgili hükümlerdir. Bireylerin dış dünyaya yansıyan davranışlarına bağlanacak sonuçları ve bunlarla ilgili kuralları konu edinir. Bu hükümler, itikâdî hükümlere nispeten ikinci derecede olduklarından, fer’î hükümler de denir. Genel olarak ibâdet ve muamelât olmak üzere ikiye ayrılır. Ahlâkî hükümler, insanı kötü huylardan arındırıp, güzel huylarla donatmak amacıyla, nefsin eğitilmesine yönelik, insanın diğer varlıklarla ilişkilerini düzenleyen kurallardır. Dinî hükümlerin hepsinin, birbirleriyle yakın ilişkisi vardır. Aklî hükümler ise, aklın varlıklar ve kavramlar hakkındaki değerlendirmelerini ifade eder.

 

Hüküm kelimesi, bir fıkıh terimi olarak, hakimin muhakeme sonucunda vermiş olduğu kesin ve bağlayıcı kararı ifade ettiği gibi, siyasi otorite, devlet idaresi, yönetim anlamlarına da gelmektedir.

 

Fıkıh usulünde ise, Şâri’in, yanı Allâh ve Rasulünün, mükelleflerin fiillerine ilişkin hitabına hüküm denir. Usulcülere göre hüküm teklîfî hüküm ve vaz’î hüküm olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Teklîfî hüküm, bir işin yapılması veya yapılmamasını talep etmeyi ya da ikisi arasında serbest bırakmayı ifade eder. Namaz ve oruç yapılması istenen, içki içmek yapılmaması istenen, yeyip içmek de serbest bırakılan hükümlerdendir. Teklîfî hükümler, Farz*, Vacip*, Mendub*, Mubah*, Tenzihen Mekruh*, Tahrimen Mekruh*ve Haram* olmak üzere yediye ayrılır. Vaz’î hüküm ise, bir şeyin başka bir şey için sebep, şart veya mânî teşkil etmesi hususunda Şâri’in iradesidir. Örnek verilecek olursa, namazın farz olması için vakit sebep, namaz kılmak için abdest almak şarttır. Kâtilin murisini öldürmesi, mirastan pay almasına manidir.

 

Hükümet-i Adl

 

Şahıs aleyhine işlenen suçlardan ölümle sonuçlanmayan yaralama ve sakatlamalarda mağdura ödenmesi gereken ve miktarı belirlenmiş olan bedele erş, erşin dışında kalan ve miktarı belirlenmeyip yetkili mercilerce takdir edilecek olan diyete de hükûmet-i adl denir. (bk. Diyet)

 

Ayrıca ihramlı iken veya harem bölgesinde avlanan av hayvanı ile kesilen kendiliğinden yetişen bitki ve ağaçların değerinin takdir edilmesine de hükümet-i adl denir. İhramlı kişinin harem bölgesi içinde veya dışında av hayvanını avlaması yasaklanmıştır. Aynı şekilde, harem bölgesinde yaşayan av hayvanlarının avlanması ve burada kendiliğinden biten ve kurumuş olmayan bitki ve ağaçların kesilmesi veya koparılması, ihramlı ihramsız herkes için haramdır.

 

İhramlı iken harem bölgesinin dışında av hayvanı avlarsa, o bölgeden iki adaletli kişi tarafından kıymeti takdir edilir. Fail dilerse belirlenen bu meblağ ile harem bölgesinde hedy keser, dilerse her birine bir sadaka-i fıtır miktarı olmak üzere fakirlere dağıtır ya da her bir sadaka-i fıtır miktarı için bir gün oruç tutar.

 

Harem bölgesinde avlanması veya bitki ve ağaçları kesmesi-koparması halinde kıymeti takdir edilerek tasadduk edilir. Bunun yerine oruç tutulması caiz değildir.

 

Hülle

 

Arapça’da helal kılma anlamına gelen halle fiilinden türetilen hülle kavramı, üç talakla boşanan bir kadının ayrıldığı kocasına dönebilmesi amacıyla bir başka erkekle evlenmesi anlamına gelmektedir. Bu işlem tahlîl veya tahlîl-i şer’î tabirleriyle de ifade edilmektedir.

 

Cahiliye döneminde, boşama konusunda bir sınırlama bulunmayıp, erkeklere sınırsız boşama hakkı tanındığından, birkaç kadınla evli olabilen erkek, bu boşama hakkını istismar ederek kadınları cezalandırmak için kullanırlardı. Sınırsız sayıda boşama hakkı bulunduğu için, boşayıp tekrar geri dönmek suretiyle, hem evliliği devam ettirmemekte, hem de kadının başkasıyla evlenmesine engel olmaktaydı. İslâm dini böyle bir istismarı yasaklamış, ayrıca buna yol açan sonsuz sayıdaki boşama hakkını da sınırlandırmıştır. Kur’an-ı Kerim’de; “Boşama iki defadır. Bundan sonrası ya iyilikle tutmak ya da güzellikle salıvermektir. (...) Eğer tekrar (üçüncü defa) boşarsa, ondan sonra kadın bir başka erkekle evlenmedikçe onunla evlenmesi kendisine helal olmaz. Eğer bu kişi de onu boşarsa ve her ikisi de Allah'ın sınırlarını muhafaza edeceklerine inandıkları takdirde, yeniden evlenmelerinde sakınca yoktur. Bunlar Allah'ın sınırlardır. Allah bunları bilmek, öğrenmek isteyenler için açıklar.” buyurulmaktadır (Bakara 2/229,230).

 

Kur’an-ı Kerim’de belirtilen, eski eşiyle evlenebilmesi için başka birisiyle evlenmesi şartının yerine gelmesi için, ikinci evliliğin hilesiz, muvazaasız, sahih bir şekilde ve evlilik amacına uygun olarak yapılması ve zifafın  gerçekleşmesi gerekir. Hz. Peygamber, ikinci eşiyle zifaf olmadan birinci eşiyle evlenmesinin helal olmadığını belirtmiştir (Buhârî, Talâk, 4; Ebû Dâvûd, Talâk, 49).

 

İslâm toplumlarında, değişik bölgelerde ve eski dönemlerden beri hülle uygulamasına rastlanmaktadır. Bunun temelinde, toplumda eğitim seviyesinin düşüklüğü, hak ve sorumlulukların istismarı, çeşitli mülahazalarla bir defada üç talakın geçerli sayılması, talak üzerine yemin edilerek teminat için nikahın kullanılması adetinin yaygınlaşması gibi sebepler yatmaktadır. Bu suretle kocasından üç talakla ayrılaran kadının, tekrar eski kocasıyla evlenmesini sağlamak amacıyla hülle adı verilen, anlaşmalı ve göstermelik bir evlilik formülü getirilmiş, dine karşı bir hile üretilmiştir.

 

Halbuki ilk eş ile evlenmeyi helal kılmak şartıyla yapılan bu hile, hülle nikahı, İslâm ilkelerine ters düşmekte, kadının hakkını ve itibarını korumak amacıyla boşamanın üç ile sınırlandırılmasının, tam ters yönde kadının onurunu kırıcı bir şekilde istismar edilmesidir. Bu yüzden Hz. Peygamber, hülle yapan ve yaptıran erkeği Allâh’ın lânetine uğramış kişiler olarak ilan etmiş (Ebû Dâvûd, Nikah, 15; İbn Mâce, Nikah, 33), hülle yapan erkeği kiralık teke olarak aşağılamıştır (İbn Mâce, Nikah, 33). Ashab-ı kiram da hüllenin helal olmadığını belirtmiştir. İslâm mezhepleri, hülle şartıyla yapılan evliliğin haram olduğunu kabul etmişler; Hanefîlerden İmam Ebû Yusuf ve Muhammed ile İmam Şafiî bu nikahın ilk koca ile evlenmeyi helal kılmayacağını, İmam Malik ve Ahmed b. Hanbel de, hülle şartıyla yapılan evliliğin fasit olduğunu söylemişlerdir.

 

Ancak, üç talak ile eşinden ayrılan kadın, hilesiz, muvazaasız, sahih bir şekilde ve evlilik amacına uygun olarak başka bir eşle evlenir ve ölüm veya geçimsizlik nedeniyle ayrılık meydana gelirse, ilk eşle evlenmeleri helal olur.

 

Hünsâ

 

Hünsâ, erkek veya kadın olduğu belli olmayan kimseye veya kendisinde hem erkeklik, hem de dişilik organları bulunan kimseye verilen addır. Böyle bir kimse, bu uzuvlardan birisinin galebe çalıp da tercihte bulunma imkanı bulunmaması halinde hünsâ-i müşkil denir. Ancak organların işlevleri bakımından biri diğerine tercih edilebilir ise veya buluğ çağına erip de ihtilam olur ya da adet görür ise, buna göre erkek veya kadın olarak kabul edilir.

 

Hünsâ-i müşkil olduğuna hükmedilmesi halinde, dinî konularda ihtiyatlı davranılır. Cemaatle namaz kıldığında, erkeklerin en arkasında, kadınların önünde yer alır, kadınların arasında kılması halinde namazını iade eder. Namazda başını örter. İpek ve altın giyinmez. Mirastan, kadın ve erkek hissesinden az olanı verilir. Öldüğünde, kadın veya erkek olduğu bilinmediğinden, yıkanmaz, teyemmüm ettirilerek kefenlenir.

 

 Ancak günümüzde, teknolojik gelişmeler ve tıbbî imkanlar sayesinde, cinsiyetinin tespiti mümkün olabilecektir. Bu nedenle kararı tabiplere bırakmak yerinde olacaktır.

 

Hürre

 

Hür bayan anlamına gelen Arapça bir kelimedir.