İbrahim PAÇACI

 

- E -

 

Ecîr

 

Ecr

 

Edâ

 

Edille-i Şer’iyye

 

Ef’al-i Mükellefin

 

Ehl-i Hibre

 

Ehl-i Vukuf

 

Ehl-i Zimmet

 

Ehliyet

 

Ehlü’l-Hal ve’l-Akd

 

Ehven-i Şer

 

Eimme-i Erbaa

 

Eimme-i Selâse

 

Emân

 

Emanet

 

Emâre

 

Emir

 

Emîr

 

Emîr-i Hac

 

Emvâl Şirketi (Şirket-i Emval)

 

Emvâl-i Bâtına

 

Emvâl-i Zahire

 

Emvât

 

Ergenlik

 

Erş

 

Esîr

 

Eşhuru’l-Hurum

 

Evâmir

 

Evkaf

 

Evlâ

 

Evvabîn Namazı

 

Eyyâm-ı Bîd

 

Eyyâm-ı Nahr

 

Ezan

 

 

 

- E -

 

Ecîr

 

Bir fıkıh terimi olarak, kurulan bir iş akdine istinaden, ücret karşılığı belirli bir işi gören işçi anlamına gelir. Yapılan işin ölçüsüne göre ecîr-i hâs ve ecîr-i müşterek kısımlarına ayrılır.

 

Ecîr-i Hâs: Yapılan iş sözleşmesi işçinin belli bir süre işveren için çalışmasını konu alıyorsa, yani işçinin belli bir zaman diliminde emeğini işverenin emrine tahsis etmesi gerekiyorsa, bu işçiye ecîr-i hâs denir. Böyle bir işçi, emeğini tahsis ettiği zaman diliminde başka bir iş yapamaz. Günümüzdeki devlet memurları, sanayi ve tarım kesimi işçileri ile günlük işçiler bu kapsamda mütalaa edilir. Ecîr-i hâs, çalışmaya hazır bulunmakla ücrete hak kazanır. Bu nedenle, işverenden kaynaklanan sebeplerle işe başlayamazsa yine de ücreti hak eder.

 

Ecîr-i Müşterek: Yapılan sözleşme belli bir süre emeğini tahsis etmesini değil de, işçinin belli bir işi görmesini konu alıyorsa, o takdirde bu işçiye ecîr-i müşterek denir. Bu tür bir sözleşmede işçi, aynı anda birden fazla iş sözleşmesi yapabilir. Terzi, dişçi, doktor, tamirci gibi ücret karşılığı bir hizmet ifa eden esnaf ve sanatkarlar; ücret karşılığı iş takibinde bulunan vekil ecîr-i müşterek grubunda yer alır. İşi tamamlamakla ücrete hak kazanır.

 

Ecr

 

Sözlükte ücret, karşılık, mükafat, cehiz ve mehir anlamlarına gelen ecir, dini bir terim olarak, dünyevî ve uhrevî mükafat manalarına gelmektedir. Kur’an-ı Kerim’de yüzden fazla yerde, ecir kelimesi türevleriyle birlikte hem sözlük, hem de terim manasında geçmektedir.

 

Allâh Teâlâ, kendisine inanıp da salih amel işleyenlere bu dünyada yaptıklarının karşılığını ahirette verecektir. Bu karşılığa ise ecr denilmektedir. Kur’an’da, iyilik edenler ve sakınanlar (Al-i İmran 3/172), inananlar ve salih amel işleyenler (Maide 5/9), sabredenler (Hud 11/115), infak edenler (Hadid 57/7), ödünç para verenler (Hadid 57/18), namaz kılıp zekat verenler (Bakara 2/277) için ecr olduğu açıklanmaktadır.

 

Ecr kelimesi, mehir anlamına de gelmekte olup, Ku’an-ı Kerim’de de bu manada kullanılmıştır (Nisa 4/24-25). bk. Mehir.

 

Ayrıca bir fıkıh terimi olarak ecr, kiralama akdindeki ücret karşılığı olarak da kullanılmaktadır. İcare akdinde unsurlardan biri de ücrettir. Ücret işçinin çalışmasının karşılığı ve en temel hakkıdır. Ücretin ödenmesi, işverenin temel görevi olduğu gibi işçinin de en başta gelen hakkıdır. Hz. Peygamber, “işçiye teri kurumadan ücretini veriniz” buyurmaktadır (Mecmau’z-Zevâid, IV/97).

 

Ecr-i Misil: Kelime anlamıyla emsal ücret demek olan kavram, adil iki bilirkişi tarafından takdir edilen ücret manasına gelmektedir.

 

İslâm hukukunda emeğe ve haklı kazanca önem verilmiştir. Bu nedenle, iş akdinin herhangi bir sebeple fasit olması halinde, işçi çalıştığı miktar kadar emeğine karşılık olarak ecr-i misile hak kazanır. Bu durumda ecr-i misil, tarafsız bilirkişilerin işçinin fiilen harcadığı emeğe biçtikleri değerdir. Ayrıca zaruret ve ihtiyaç sebebiyle başkasının malını kullanan kimsenin, belli durumlarda bunun için makul bir ücret (ecr-i misil) ödemesi gerekir. Aynı şekilde kira süresi sona ermekle birlikte, haklı gerekçe ve ihtiyaç sebebiyle kiralanın şeyin kullanılması durumunda, makul bir müddet akdin uzatılması halinde, emsal ücret ödenmesi gerekir.

 

Edâ

 

Sözlükte bir şeyi yerine ulaştırma, bir borç veya görevi yerine getirme, ödeme ve ifa etme anlamına gelmektedir. Fıkıh terimi olarak ise, sözlük anlamına yakın bir manada, dinî veya hukukî bir görevin usulüne uygun bir şekilde zamanında yerine getirilmesini ifade etmek için kullanılmaktadır. Kur’an’da geçen “edâ” ve “edâ etme” ifadeleri de, genel olarak bu anlamdadır (Bakara 2/187, 283; Nisa 4/58).

 

Dinen veya hukuken aranan bütün şart ve vasıfları toplayıp toplamaması bakımından edâ; kâmil, kâsır ve kazâya benzeyen edâ şeklinde üçe ayrılır.

 

İbadetler edâ vakti itibariyle, herhangi bir vakit tayin edilmeyen mutlak ibadetler ve belirli bir zamanda yapılması gereken mukayyet ibadetler olmak üzere ikiye ayrılır. Mukayyet ibadetler de, geniş zamanlı ve dar zamanlı ibadet şeklinde ikiye ayrılır. İbadetin edası için belirlenen vakit, namazda olduğu gibi hem bu ibadete hem de aynı cinsten başka ibadete imkan veriyor ise, geniş zamanlı ibadet; oruçta olduğu gibi aynı cinsten başka ibadet yapılması mümkün değilse dar zamanlı ibadet söz konusudur. İster geniş ister dar zamanlı olsun, edası için belli vakit tayin edilen ibadetlerin bu vakit içinde yapılması gerekir; meşru bir mazeret bulunmadıkça vaktinden sonraya bırakılması caiz olmaz. Buna göre farz ve mükellefiyetlerin zamanında ifa edilmesi edâ, bu borcun daha sonra telafi edilmesine kazâ denir.

 

İslâm muhakeme hukukunda edâ kavramı, şahitliğin ifası için kullanılmaktadır. Şahidin duyu organları vasıtasıyla doğrudan muttali olduğu bilgi ve olayı, mahkeme huzurunda açıklamasına şahitliğin edâsı denilmektedir.

 

Şahıslar hukukunda edâ kavramı, kişinin bir fiil ve hukukî işlemi bizzat yapması anlamına gelmektedir. Bu bağlamda kullanılan edâ ehliyeti de, kişinin dinî ve hukukî hak ve borçları bizzat kullanmaya ehil oluşunu ifade etmektedir. (bk. Ehliyet).

 

Borçlar hukukunda ise, borcun konusunu teşkil eden edimin yerine getirilmesi manasına gelen ifâ kavramı ile eş anlamlı olarak kullanılmaktadır.

 

Edille-i Şer’iyye

 

Kelime anlamıyla şer’î deliller anlamına gelen edille-i şer’iyye, dinî hükümlerin dayandığı kaynaklar demektir. Fıkıh usulünde delil, şer’î ve amelî bir hükme götüren şey diye tarif edilebilir. Bunun için alimler, hem dinî hükmün çıkarıldığı aslı, hem de hükmü elde etmek için kullanılan yöntem ve genel prensipleri delil olarak adlandırmışlardır. Bu nedenle, hüküm çıkarılmakta asıl olan ayet ve hadisler ile hüküm çıkarma usulü olan icma, kıyas, sahabenin sözü, istihsan, istıslah, ıstıshab gibi metotlar şer’î delil olarak kabul edilmiştir. Ancak İslâm alimleri, bir bakıma bütün şer’î delilleri temsil eden ve hükümlerin kaynağını oluşturan bir konumda gördüklerinden, bunlardan dördü üzerinde ittifak etmişlerdir; bunlar Kitap yani Kur’an-ı Kerim, Sünnet, icma’ ve kıyastır. Bu delillere edille-i erbaa da denilmektedir.

 

Ef’al-i Mükellefin

 

Sözlük anlamıyla mükelleflerin fiilleri anlamında bir isim tamlaması olan kavram, dinen yükümlü sayılan insanların davranışları ve bunlarla ilgili hükümler manasına gelmektedir. Usulcülerin çoğunluğu teklifi hükümleri Şâriin hitabına nispetle, îcap*, nedb*, ibâha*, kerâhe* ve tahrîm* şeklinde beş kısma ayırırlar. Hanefiler ise mükellefin fiiline nispetle farz*, vacip*, mendup*, mubah*, tenzihen mekruh*, tahrimen mekruh* ve haram*olmak üzere yedi kısma ayırırlar. Bu kavramlar aynı zamanda ef’al-i mükellefin tabirinin de ana bölümlerini oluşturur. Bunlardan hareketle ef’al-i mükellefîn; farz, vacip, sünnet, müstehap, mubah, haram, mekruh ve müfsit şeklinde sıralanabilir.

 

Farz, Allâh ve Rasulünün açıkça ve kesin bir ifade ile emrettiği fiiller olup, Müslümanların öncelikli olarak yerine getirmekle mükellef oldukları, terk edilmesinin dünyevi ve uhrevi kınanmayı gerektirdiği emirlerdir. (bk. Farz). Vacip, amel bakımından farz gibi olan, fakat katî ve açık delillere dayanmayan emirlerdir. (bk. Vacip). Sünnet Hz. Peygamber’in söz, fiil ve onayı ile sabit olan tavsiyeleridir. (bk. Sünnet). Müstehap, Peygamber’in sünnetiyle, yapılması hoş karşılanan, daha uygun olan iyi işleri, ahlakî davranışları ifade eder. (bk. Müstehap). Mekruh, delil yönünden kesin olmamakla birlikte yapılmaması istenen şeylerdir. Tahrimen mekruh ve Tenzihen mekruh kısımlarına ayrılır. (bk. Mekruh). Haram, açık ve katî bir delille yapılmaması istenen fiile denir. (bk. Haram) Müfsit ise, başlanılan ameli bozan hal ve fiildir. (bk. Müfsit).

 

Buluğ çağına erişmiş akıllı bir Müslüman’ın, dininin kendisiyle alakalı hükümlerini, emir ve yasaklarını bilmesi, sorumluluklarını tanıması Müslümanlığının bir gereğidir.

 

Ehl-i Hibre

 

bk. Ehl-i Vukuf.

 

Ehl-i Vukuf

 

Günümüz Türkçe’sinde bilirkişi denilen ehl-i vukuf, hukukî uyuşmazlık ve ispat konusunun özel ve teknik bilgi gerektirmesi durumunda, uzmanlığına başvurulan üçüncü kişi anlamına gelmektedir.

 

Ehl-i vukuf, bir olayın tespitinde veya uyuşmazlığın giderilmesinde mahkemeye bilgi vermekteyse de, durumu şahitten farklıdır. Şahit geçmişte bizzat tanık olduğu olayı veya bilgiyi nakleder, fakat bu konuda görüş belirtmez. Ehl-i vukuf ise, bilgisine başvurulan olaya tanık olmamakla birlikte, kendisinden sadece konu hakkında özel bilgisine dayanarak inceleme yapması ve görüş bildirmesi istenir.

 

Ehl-i vukufun, görüşüne başvurulan konuda özel bilgi ve uzmanlık sahibi olması, tarafsız olması gerekir. Bir konuda iki veya daha fazla bilirkişi tayin edilebilir. Bu durumda aralarında analaşamamaları halinde hakim çoğunluğun görüşüne göre karar verir. Aralarında eşitlik varsa, hakim takdir hakkını kullanır.

 

Ehl-i Zimmet

 

bk. Zimmî.

 

Ehliyet

 

Sözlükte yetki; elverişli, lâyık ve yeterli olmak anlamlarına gelen ehliyet, fıkıh terimi olarak, kişinin dinî ve hukukî hükümlere muhatap olmaya elverişli oluşunu ifade etmektedir. Başka bir ifadeyle, insanların leh ve aleyhindeki hak ve sorumluluklara muhatap olabilmesi halidir.

 

İnsanın şer’î hitaba ehil ve muhatap oluşu, akıl denilen anlama, düşünme ve ona göre davranma kabiliyetine sahip bulunmasıyladır. İnsanın bu anlamdaki ehliyet ve sorumluluğuna ehliyetü’l-hitap denir.

 

Ehliyet kişinin haklardan faydalanmaya, bu hakları kullanmaya ve borçlanmaya elverişliliği demek olduğundan, cenin safhasından itibaren aklî ve bedenî gelişimine paralel olarak parça parça kazanılır ve rüşt ile tamamlanır. Kişinin aklî ve bedenî gelişimine uygun olarak, önce lehindeki haklara, sonra aleyhindeki haklara sahip olur, daha sonra bazı muamele ve tasarruflarının sahih olmasına; en son olarak da hukukî ve cezaî müeyyide ve mesuliyete ehil hale gelir.

 

Hukuk dilinde ehliyet iki ana gruba ayrılır: Vücup ehliyeti, edâ ehliyeti.

 

Vücup ehliyeti, haklara sahip olabilme ve borçlar altına girebilme ehliyetidir. Bu ehliyet, insanın var olmasıyla gerçekleşir ve ölünceye kadar devam eder. Bu ehliyete zimmet adı da verilmektedir. Vücup ehliyeti ceninde nakıs olarak mevcuttur; ana karnındaki cenin bu ehliyet ile sadece menfaatine olan ve kabule ihtiyaç duymayan miras, vasiyet, vakıfta lehtar olmak gibi bazı haklara sahip olur. Sağ olarak doğmasıyla bu ehliyete tamamen sahip olur. 

 

Edâ ehliyeti, muamelat ehliyeti demek olup, kişinin dinî ve hukukî hak ve borçları bizzat kullanmaya ehil oluşunu ifade etmektedir. Bu ehliyetin esasını akıl oluşturmaktadır. Akıl noksan olursa edâ ehliyeti noksan olur, akıl kemale ererse, ehliyet de kamil olur. Akıl bulunmadığı zaman edâ ehliyeti sabit olmaz. Buna göre edâ ehliyeti nakıs ve kamil olmak üzere ikiye ayrılır. Nakıs edâ ehliyeti mümeyyiz çocuk ve benzerinin sahip olduğu ehliyettir. Bununla zarar ve yararına olması muhtemel akitleri velisinin iznine bağlı olarak, sırf yararına olan akitleri ise müstakil olarak kurabilir. Ancak ibadetler ve tamamen kendisinin zararına olan akitler konusunda ehliyeti yoktur. Kamil edâ ehliyeti ise, akıllı olarak buluğ çağına erişen, başka bir deyişle reşit olan kişinin sahip olduğu ehliyettir. Bu ehliyete sahip kişi, bütün hukukî tasarruflara yetkilidir. Hukukî ve cezâî sorumluluğa sahip ve ibadetler gibi şer’î tekliflere de muhataptır.

 

Ehliyet Arızaları. Eda ehliyetini daraltan veya ortadan kaldıran sebeplere ehliyet arızaları denir. Vücup ehliyeti, insanın insan olarak mevcut olmasına bağlı bulunduğundan daralması veya ortadan kalkması mümkün değildir. Ehliyeti kaldıran veya daraltan arızalardan bir kısmı, kişinin irade ve isteği dışında meydana gelmekte olup, bunlara semâvî arızalar denir. Akıl hastalığı, bunama, bayılma, uyku, ölümle sonuçlanan hastalık, kölelik, küçüklük, unutma, ölüm ve kadınlara mahsus haller bu tür arızalardandır. Diğer bir kısmı ise, şahsın kendi irade ve isteğiyle meydana gelmekte veya oluşmasına kasten sebebiyet verdiği arızalardır ki, bunlara müktesep arızalar denilmektedir. Sarhoşluk, sefihlik, yolculuk, bilmemek, yanılmak, şaka gibi durumlar bu tür arızalardandır.

 

Ehlü’l-Hal ve’l-Akd

 

Devlet başkanını seçmek ve gerektiğinde azletmek yetkisine sahip olan heyet anlamına bir İslâm hukuku terimidir. Bu kavramın, Şîa ile Ehl-i Sünnet arasında imamet, halifenin iş başına getiriliş usulü ve meşruiyeti konularının tartışılmaya başlamasıyla literatüre girdiği söylenebilir.

 

Şîa imamın nas ile belirlendiğini, buna göre Hz. Peygamber’in kendisinden sonra Hz. Ali’yi halife olarak belirlediği görüşünü ileri sürmektedirler. Ehl-i Sünnet ise, halifenin ümmetin hakimiyetini temsil ettiğini ve ümmetin seçimiyle iş başına gelmesi gerektiğini kabul etmiş; devlet başkanın ehlü’l-hal ve’l-akd denilen bir heyet tarafından belirlenmesi gerektiğini ağırlıklı olarak işlemeye başlamışlardır.

 

Sünnî İslâm alimleri halifeyi belirleyen birinci yolun seçim olduğu konusunda hemen hemen görüş birliği içindedirler. Ancak ehlü’l-hal ve’l-akdin kimlerden oluşacağı, vasıflarının neler olacağı ve sayısı konusunda geniş tartışmalar ve görüş ayrılığı olmuştur.

 

Ehlü’l-hal ve’l-akdin gerek sayısı gerekse nitelikleri konusundaki görüş ayrılıkları, dört halife döneminin farklı şekillerde yorumlanmasından kaynaklanmaktadır. Bunun yanında görüş ayrılıklarında, alimlerin içinde bulunduğu siyasi ve sosyal şartlar ve mevcut siyasi yapıyı eleştirme veya meşru gösterme gayretleri de etkili olmuştur.

 

Hz. Peygamber’in “ümmetim delalette birleşmez” (İbn Mace, Fiten, 8) mealindeki hadisine göre ehlü’l-hal ve’l-akdin sınırlı sayıda seçici yerine çok sayıda kişiden oluşması daha uygundur. Bu heyeti oluşturacak kimselerin erkek olması şart değildir. Hz. Peygamber’in kadınlarla biat etmesi ve gerektiğinde onlarla istişare etmesi buna işaret etmektedir.

 

Ehlü’l-hal ve’l-akdin, halifeyi seçme yetkisinin yanında, gerektiğinde azletme yetkisi de kabul edilmiştir. Hukuka aykırı davranışta bulunduğunda halifenin azledilmesi, hukuk devletinin gerçekleşmesi yolunda önemli bir merhaledir.

 

Ehven-i Şer

 

Zararı ve kötülüğü daha az olan manasına bir isim tamlamasıdır. İki zararlı, kötü şeyden birini işlemek zorunda kalan kimsenin, bunlardan hafif olanını tercih edebileceğini ifade etmek için kullanılan bir tabirdir. Mecellenin 29. maddesinde, “ehven-i şerreyn ihtiyar olunur(iki kötülükten hafif olanı tercih olunur) denilmektedir. Ayrıca 26 – 28. maddeleri de bu konuyu düzenlemektedir: Umumî zararı defetmek için, hususi zararın tercih edileceği; şiddetli zararın daha hafif zarar ile giderileceği; iki fesat çeliştiğinde hafifi işlenmek suretiyle daha büyük olandan kurtulmanın çaresine bakılması gerektiği bu maddelerde işlenmiştir.

 

Eimme-i Erbaa

 

Dört imam anlamına gelen bu tamlama, dört büyük fıkıh mezhebinin kurucuları olan İmam-ı Azâm Ebû Hanîfe, İmam Malik b. Enes, İmam Muhammed b. İdris eş-Şafiî ve İmam Ahmet b. Hanbel için kullanılmaktadır. Bu tabirin ne zaman çıktığı bilinmemekle birlikte, terkibin yerleşmesinden sonra yazılan fıkıh kitaplarında, isimleri geçen imamlardan toplucu bahsederken eimme-i erbaa tabiri kullanılmıştır.

 

Eimme-i Selâse

 

Üç imam anlamına gelen bir terkiptir. Hanefi fıkıh kitaplarında, Ebû Hanife ile talebeleri Ebû Yusuf ve Muhammed için eimme-i selâse tabiri kullanılmaktadır. Ayrıca fıkıh kitaplarında, mezhep imamlarının görüşleri sıralanırken, dört fıkıh mezhebinin kurucularından üçünün görüş birliğinde olup birinin diğerlerinden farklı görüşte olması halinde, muhalefet edenin ismi açıkça zikredilmekte, diğerleri için de eimme-i selâse tabiri kullanılmaktadır.

 

Emân

 

Sözlükte güven, güvence, güvenlik, emniyette olmak, korkusuz olmak gibi anlamlara gelen emân; bir fıkıh terimi olarak, İslâm ülkesine girmek veya İslâm ordusuna teslim olmak isteyen gayrimüslim yabancıya, cam ve mal güvencesi sağlayan taahhüt ve akdi ifade etmektedir. Tanımda yer alan gayrimüslim yabancıdan, barış antlaşması bulunmayan yabancı devlet vatandaşı kastedilmektedir. Emân isteyen kimseye müste’min, amen verilene müste’men, emân veren kişiye de müemmin denir. Hadislerde emân kelimesi ile birlikte, ahd ve zimmet tabirleri de kullanılmaktadır.

 

Emân isteyen taraf kadın veya erkek, herhangi bir dine mensup tekbir kişi ya da bir topluluk olabilir. Bir erkeğe verilen emân, hem kendisinin hem de yanında bulunan aile fertlerinin can ve mallarını hukukî güvence altına alır. Emân isteyen kişide casusluk, sabotaj, kışkırtıcılık gibi zarar vermeye yönelik bir kastın olmaması şartı aranmaktadır.

 

İslâm hukuk literatüründe, belli bir şahsa veya sınırlı sayıdaki yabancıya verilen özel emânın (emânu’l-hâs) yanında, bir şehir, bölge, kale veya ülke halkı gibi geniş topluluklara tanınan genel emândan (emânu’l-âmm) bahsedilmektedir. Zaman ve mekan bakımından sınırlanabilir olan emân akdi, müste’menin kendisine emân verildiğini öğrenmesinden veya kabulünden sonra başlar ve ülkesine dönmesi veya sürenin dolmasıyla sona erer.

 

Günümüz toplumlarında milletlerarası örf ve adetlerin değişmesi sebebiyle emân ve emânnamelerin yerini tamamen devlet kontrolünde olan pasaport, vize, ikamet izni gibi uygulamalar almıştır.

 

Emanet

 

Güvenilir olmak, doğruluk, bir kimseye koruması için geçici olarak verdiği şey gibi anlamlara gelmektedir. Kur’an-ı Kerim’de emânet kelimesi iki yerde tekil ve dört yerde de çoğul olmak üzere, dini yükümlülükler (Ahzab 33/72), emanet (Bakara 2/283; Mü’minun 23/8; Mearic 70/32) ve Allâh’ın insanlara vermiş olduğu idarecilik, yöneticilik, malın idaresi gibi iş ve sorumluluklar (Nisa 4/58; Enfal 8/9) manalarında geçmektedir.

 

İslâm literatüründe emânet oldukça geniş kapsamlı bir kavramdır. Öyle ki, emânet kavramının, bir kimseye koruması için geçici olarak verilen malın yanında, ücret, kira, ortaklık hakkı, buluntu gibi maddi haklar ile iman, ibadet gibi dini yükümlülükleri; beden ve ruh sağlığı, servet, makam ve mevki gibi imkan ve kabiliyetleri; sözleşmeleri; mesken ve aile mahremiyetine saygı, nimet ve ikrama teşekkür, selama karşılık verme, sırların saklanması gibi dinî, ahlâkî, içtimâî ilke ve kuralları kapsamakta olduğu görülür.

 

Bir fıkıh terimi olarak emânet, bir kimseye koruması için bir malın geçici olarak tevdi edilmesi akdini ve bu şekilde bırakılan malı ifade etmektedir. Bu manada emanet terimi ile eşanlamlı olarak vedîa kavramı da kullanılmaktadır. İslâm hukukunda emanet, tarafların karşılıklı birbirine uygun karşılıklı irade beyanıyla kurulan ve bağlayıcı olmayan bir akittir. Emanet akdinin kurulabilmesi için tarafların edâ ehliyetine sahip olmaları ve emanet bırakılan malın akit konusu olmaya elverişli bulunması gerekir. Bunun dışında, sahibinin sarahaten veya delaleten iznine bağlı olarak elde bulundurulan şeyler de emanet hükmündedir.

 

Emanet bırakılan kimse kural olarak emin kimse sayılır ve iyi niyetli olduğu, emanet bırakılan malı korumada makul derecede titizlik gösterdiği sürece mala gelen zarardan sorumlu olmaz. Ancak kişi bilerek, ölçüsüz, aşırı ve kusurlu davranarak bu malın zarar görmesine sebep olmuşsa verdiği zarardan sorumlu tutulur. Emanet bırakılan şahıs malı koruması karşılığında ücret alıyorsa, sorumluluk artar. Bu takdirde, alınması gereken tedbirleri almadığı için veya kaçınılması mümkün bir sebepten dolayı mal zarar görmüşse tazmîni gerekir.

 

Emâre

 

bk. Karîne.

 

Emir

 

Sözlükte “bir işin yapılmasını kesin olarak istemek, buyurmak” ve “hal, durum, iş, olay, konum” gibi anlamlara gelmektedir. Kur’an-ı Kerim’de 180’den fazla yerde geçmekte olan emir kelimesi, genellikle ikinci manada kullanılmakla birlikte birinci manada da kullanılmaktadır (Araf 7/77, 150; Zariyat 51/44; Talak 65/8).

 

Emir fıkıh usulünün önemli konularından birini teşkil etmektedir. Emir fıkıh usulünde, genel olarak otoriter bir tarzda kesin olarak bir işin yapılmasının istenmesi için vazedilen söz şeklinde tarif edilebilir. Şâri’in bir fiili emretmesi değişik söz kalıpları ve ifade tarzlarıyla olabilir; “namaz kılın, zekat verin”; “... adaklarını yerine getirsinler, Eski Evi (Kabe’yi) tavaf etsinlerşeklinde sarih olabileceği gibi, “anneler çocuklarını emzirirler”; “yanlışlıkla bir mümini öldüren kimsenin, mü’min bir köle azat etmesi gerekir” şeklinde gayri sarih de olabilir.

 

Fakihlerin çoğunluğu, emrin kural olarak vücuba, yani kesin olarak işin yapılması gerektiğine delalet ettiği; ancak özel bir karine olması halinde nedb (bk. Mendup) veya ibahaya (bk. Mubah) delalet edeceği görüşündedirler.

 

Emir işin hemen yerine getirilmesinin şart olup olmadığına delalet etmez. Derhal veya bilahare yapılması birer kayıt olup ayrı delillerle sabit olur. Bununla birlikte, derhal yapılması daha iyidir. Aynı şekilde emir, talebin sadece yapılmasına delalet eder; tekrar edilmesine delalet etmediği gibi, bir defa yapılmasına da delalet etmez. Tekrar veya bir defa yapılması emirle ilgili birer kayıt olup, ayrı bir delille sabit olur. 

 

Emîr

 

İslâmî bir kavram olan emîr; halîfe, vâli, yönetici, komutan, emir ve komuta sahibi gibi anlamlara gelmektedir. Hadislerde ve ilk dönem fıkıh kitaplarında emîr kelimesi ile eşanlamlı olarak âmil kelimesi de kullanılmaktadır.

 

Kur’an-ı Kerim’de emîr kelimesi geçmemekte, yalnız bu manayı ifade eden ülü’l-emr tabiri kullanılmaktadır (Nisa 4/59,83). Hadislerde ise pek çok yerde emîr kelimesi geçmektedir.

 

Dört halife döneminde ordu komutanlarına ve ordunun bir kısmına kumanda edenlere ve fetihleri gerçekleştiren valilere emîr denilmiştir. Genellikle emîrler idârî ve malî bütün yetkilere sahip; kendi vilayetlerinde halifenin yetkilerini haizdiler. Emîr, orduyu düzenler; bizzat kendisi veya subayları aracılığıyla seferler düzenler; huzur ve asayişi sağlar; alt kademedeki posta ve istihbarat görevlileriyle bağlantıyı sağlayan ve devleti ilgilendiren konularda kendisine bilgi veren sahibu’l-berîd tayin ederdi. Namazlarda imamlık yapar, camiler inşa ettirir, dini tebliğ eder ve yerleşmesini sağlardı. Adlî işleri de kendisi yönetir; kadıları tayin ederdi. Daha sonra tarih içinde emirlerin statülerinde değişiklikler olmuştur.

 

Emîr-i Hac

 

Haccın kurallarına uygun bir şekilde ve emniyet içinde edâ edilmesini sağlamak üzere görevlendirilen kimse için kullanılan bir tabirdir. Hac emirliği Mekke’nin fethinden sonra ihdas edilmiş bir görevdir. Emîr-i haccın, hac kervanlarını güvenlik içinde götürüp getirmenin dışında cezaların uygulanmasına nezaret etmek gibi önemli görevleri vardır. Hz. Peygamber, Mekke’nin fetih yılında emîr-i hac  tayin etmemiş, ikinci senesinde ise Hz. Ebû Bekir’i Medîne’den hacca giden 300 kişinin başında emir-i hac olarak görevlendirmiştir. Hac emirliği kurumu, 1924 yılında Hicaz bölgesinin Suûd ailesinin yönetimine girmesi ve bu ailenin hac emirliğini yasaklamasıyla sona ermiştir. Bu tarihten itibaren her ülkenin ilgili bakanlık veya kurumu hac emîrinin görevini yerine getirmiştir.

 

Emvâl Şirketi (Şirket-i Emval)

 

Ortaklardan her birinin bir miktar sermaye koyup, bununla yapacakları ticaretten doğacak kârı paylaşmak üzere kurdukları şirkettir. (bk. Şirket).

 

Emvâl-i Bâtına

 

Kelime anlamıyla gizli mallar anlamına gelen kavram, bir fıkıh terimi olarak, nakit paralar ile evlerde, mağazalarda bulunan ticaret mallarını ifade etmektedir. Bu kavram zekat ile ilgili hükümler açıklanırken geçmektedir.

 

Zekatın kamu yararını ilgilendirmesi nedeniyle, ilk devirlerden itibaren zekat, âmil diye isimlendirilen zekat ve vergi toplayıcıları vasıtasıyla toplanmış ve devlet eliyle dağıtılmıştır. Bununla birlikte emvâl-i bâtınanın zekatlarının dağıtılması sahiplerinin diyanetine bırakılmıştır. Bunlar, gizli mallarının zekâtlarını diledikleri fakirlere, muhtaçlara bizzat verebilirler.

 

Bir malın zekâta tabi olması için öngörülen şartlardan birisi de, nisap miktarına ulaşmasıdır. Borçların nisabın gerçekleşmesine mani olup olmadığı konusu ise tartışılmıştır. Fakihlerin çoğunluğuna göre, emvâl-i bâtınada borç etkili olmaktadır. Borç miktarı düştükten sonra nisap miktarına ulaşmış ise zekat gerekli olur.

 

Emvâl-i Zahire

 

Kelime anlamıyla açık, aşikare mallar anlamına gelen kavram, bir fıkıh terimi olarak, saime denilen yılın çoğunluğunu otlakta geçiren hayvanlar ile bir kısım arazî mahsulleri, madenler, yer altındaki hazineler ve gümrüklere uğrayan ticaret malları ve nakit paraları ifade etmektedir. Bu kavram da zekat ile ilgili hükümler açıklanırken geçmektedir.

 

Fıkıh kitaplarında, zahirî malların zekatları ile belirlenmiş olan vergilerinin, âmil, sâî, âşir diye isimlendirilen zekat ve vergi toplayıcıları vasıtasıyla toplanıp, devlet eliyle sarf edileceği belirtilmektedir. Ancak ülkemizde, zekatlar Devlet eliyle toplanmadığından, mükellefler kendileri bu malların zekatlarını vermekle yükümlüdürler.

 

Fakihlerin çoğunluğuna göre, zahirî mallarda borçların nisabın gerçekleşmesine mani olmadığı kabul edilmiştir. Buna göre, borçlu olduğuna bakılmaksızın, toprak mahsulleri, hayvanlar ve madenler kendileri için belirlenen nisap miktarına ulaştığında zekatı verilir.

 

Emvât

 

Meyyit kelimesinin çoğulu olup, ölüler anlamına gelmektedir. bk. Ölüm.

 

Ergenlik

 

Bulûğ çağına erişmek anlamına gelir. bk. Bulûğ.

 

Erş

 

Sözlükte bedel, rüşvet, fesat, husumet gibi farklı anlamlara gelen erş; bir fıkıh terimi olarak, satılan malın kusurlu çıkması halinde satış bedelinden düşülen miktarı; bir mala zarar verilmesi durumunda meydana gelen noksanlığın maddi karşılığını; şahıs aleyhine işlenen suçlardan ölümle sonuçlanmayan yaralama ve sakatlamalarda mağdura ödenmesi gereken malî karşılığı ifade eder. Erş terim olarak genellikle bu son anlamda kullanılmaktadır. (bk. Diyet).

 

Esîr

 

Savaş tutsağı anlamına gelmektedir. Bunun yanında mahpus manasında kullanıldığı da görülür. Esir kelimesi Kur’an-ı Kerim’de bir yerde tekil (İnsan 76/8) ve üç yerde de çoğul olarak (Bakara 2/85; Enfal 8/67,70) geçmektedir.

 

Hz. Peygamber ve ardından gelen dört reşit halifenin uygulamaları ve talimatları doğrultusunda İslâm’a göre, savaşan erkekler dışında kalan kadın, çocuk, ve yaşlılar, ile sakatlar, din adamları ve savaşla ilgisi bulunmayan diğer kimseler, fiilen savaşmadıkça öldürülmezler. Bunların esir olarak tutulup tutulmayacağı fakihler arasında tartışmalıdır.

 

Savaş esnasında ele geçirilen esirlere nasıl muamele edileceği, düşmanın Müslüman esirlere yaptığı muameleye, hal ve şartlara göre devletin takdirine bırakılmıştır. Bu çerçeveden olarak, savaş esirlerinin öldürülmesi, köle ve câriye edilmesi, fidye karşılığı salıverilmesi, karşı tarafın aldığı Müslüman esirlerle mübadele edilmesi veya karşılıksız olarak salıverilmesi, durum ve şartlara göre devlet tarafından takdir edilebilecek alternatiflerdendir. Hz. Peygamber, Bedir’de esir almış olduğu müşrikleri fidye karşılığı serbest bırakmış, parası olmayanları da, on Müslüman’a okuma-yazma öğretmesi mukabilinde serbest bırakılacağını ilan etmiştir.

 

Esirlere işkence ve zulüm yapılması yasaklanmış, insanî muamelede bulunulması tavsiye edilmiştir. Ayrıca, güçlerinin üstünde iş gördürülmesi men edilmiş, nikah, akrabalık gibi bağlarını korumuştur. Cenevre Sözleşmesinde yer alan esirlerle ilgili hükümler incelendiğinde, kendilerine tanınan bütün temel insanî hakların, esasen İslâm'da garanti altına alındığı; ele alınmayan tarafların birçoğunun ise günümüz şart ve imkanlarının ortaya çıkardığı görülür. İslâm hukukunda incelenmeyen bu konuların, milletlerarası taahhüt ve antlaşmalar ile kabul edilmesinde dini yönden bir sakınca bulunmamaktadır.

 

Eşhuru’l-Hurum

 

Haram ayları manasına gelen bu terkip, kamerî aylardan Zi’l-Ka’de, Zi’l-Hicce, Muharrem ve Recep aylarını ifade etmek için kullanılmaktadır. Cahiliye döneminde de hürmet edilen bu aylar, muhterem kabul edilmiş ve bu aylarda savaşmak haram kılınmıştır. Ancak, düşman tarafından taarruz edilmesi halinde, müdafaa mahiyetinde savaşa müsaade edilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de haram ayları ile ilgili ayette şöyle buyurulmaktadır: “Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısına göre, Allah katında ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü (hürmetli) haram aylardır. İşte bu dosdoğru nizamdır. Öyleyse o aylar içinde (Allah'ın koyduğu yasağı çiğneyerek) kendinize zulmetmeyin; sizinle top yekun savaşan müşriklerle siz de top yekun savaşın. Ve bilin ki Allâh, sakınanlarla beraberdir.” (Tevbe 9/36).

 

Evâmir

 

Arapça emir kelimesinin çoğulu olup, emirler, buyruklar anlamına gelir. bk. Emir.

 

Evkaf

 

bk. Vakıf.

 

Evlâ

 

Daha iyi, daha uygun anlamına Arapça bir kelimedir. Tercih edilen delil veya eylemi göstermek için kullanılan bir terimdir.

 

Evvabîn Namazı

 

Evvabîn, tövbe eren sığınan anlamına gelen evvâb kelimesinin çoğuludur. Kur’an-ı Kerim’de beş yerde tekil ve bir yerde de çoğul olarak geçen bu kelime ile peygamberlerin ve salih kulların tövbe edip Allâh’a yöneldikleri anlatılır.

 

Evvâbîn namazı ise, tövbe eden ve Allâh’a sığınanların namazı demektir. Hz. Peygamber’in, akşam namazından sonra altı rekat namaz kıldığı ve bunu tavsiye ettiği rivayet edilmektedir (İbn Mace, İkâme, 185; Tirmizi, Salat, 202). Rasulullah akşam ile yatsı arasında kılınan bu namazı, Kur’an’da evvabîn diye nitelendirilen salih kulların namazı gibi sayılacağını belirtmek maksadıyla “evvabin namazı” olarak vasıflandırmaktadır. Bunun yanında kuşluk vaktinde kılınan namazın da hadislerde evvabîn namazı olarak vasıflandırıldığı görülmektedir (Müslim, Salâtu’l-Müsâfirîn, 19).

 

Altı rekatlı bir namaz olan evvâbîn namazı, altı rekatın sonunda selam verilmek suretiyle bir defada kılınabileceği gibi, dört veya iki rekatta bir selam da verilebilir. Ancak iki rekatta bir selam vermek daha iyidir.

 

Eyyâm-ı Bîd

 

Kamerî takvim hesabına göre, her ayın 13, 14 ve 15. günlerine eyyâm-ı bîd denir. Hz. Peygamber özellikle eyyam-ı bîdde olmak üzere her ay üç gün tutmayı tavsiye etmişlerdir (Müslim, Sıyam, 181-182). Bu nedenle eyyâm-ı bîdde oruç tutulması müstehap kabul edilmiştir.

 

Eyyâm-ı Nahr

 

Kurban kesim günleri anlamına gelen eyyam-ı nahr; Zilhicce ayının 10, 11 ve 12. günleridir. Allah’a yakınlaşmak ve O’nun uğrunda fedakarlıkta bulunarak rızasını kazanmak amacıyla, bu günlerde, belirli nitelikleri taşıyan hayvanın ibadet niyetiyle kesilmesi Hannefî mezhebinde tercih edilen görüşe göre vacip, fakihlerin çoğunluğuna göre ise müekked sünnettir.

 

Kurbanın sahih olması için, belirlenmiş vakit içinde kesilmesi gerekir. Kurban, kurban bayramının ilk üç günü, yanı Zilhicce ayının 10, 11 ve 12. günlerinde kesilir. Bu süre namazı kılınan yerlerde, bayram namazının kılınmasından başlayıp, 3. günü akşamına kadar devam eder. Bayram namazı kılınmayan yerlerde ise, sabah namazından itibaren kesilebilir.

 

Kurbanın bayramın 1. günü kesilmesi daha faziletli kabul edilmiştir. Kesimin gündüz yapılması tavsiye edilmektedir. Yeterli aydınlatma bulunup da, tehlike, hata ve benzeri zorluk bulunmaması halinde gece kesilmesinde de sakınca yoktur.

 

Ezan

 

Sözlükte bildirmek, duyurmak, çağrıda bulunmak, ilan etmek anlamlarına gelen ezan, dini bir terim olarak, farz namazlarının vaktinin girdiğini belli sözlerle ve özel bir şekilde ilan etmek, bildirmek demektir.

 

Namaz Mekke döneminde farz kılınmakla birlikte, ezan hicretten sonra uygulamaya konulmuştur. Medine’ye hicretten sonra, Mescid-i Nebevî’nin inşası tamamlanıp düzenli bir şekilde cemaatle namaz kılınmaya başlanınca, Hz. Peygamber vakitlerin girdiğini duyurmak için ne yapabileceğini arkadaşlarıyla görüşmeye başlamıştır. Bu esnada Hz. Peygamber’e vahiyle, ayrıca sayıları yirmiye kadar ulaşan sahabiye rüyalarında bugünkü ezanın şekli öğretilmiştir. Hz. Bilal tarafından sabah namazında, yüksekçe bir evin damında okunarak uygulamaya konulmuştur.

 

Ezan sünnet-i müekket olmakla birlikte, Müslümanlığın şiarı haline gelmiştir. Ezan aracılığıyla halka hem namaz vaktinin girdiği ilan edilmekte, hem de Allâh’ın büyüklüğü, Peygamberimizin O’nun kulu ve elçisi olduğu ve namazın kurtuluş yolu olduğu ilan edilmektedir.

 

Ezanın sözleri ve anlamı şöyledir:

 

Allahu ekber (4 kere)                         Allah uludur.

 

Eşhedü en lâ ilâhe illallah (2 kere)     Şüphesiz bilirim ve bildiririm ki Allâh’tan başka

 

ilah yoktur

 

Eşhedü enne Muhammeden              Şüphesiz bilirim ve bildiririm ki Muhammed

 

Rasulullah                   (2 kere)           Allâh’ın elçisidir.

 

Hayye ale’s-salâh       (2 kere)           Haydin namaza

 

Hayye ale’l-felâh        (2 kere)           Haydin felaha

 

Allahu ekber               (2 kere)           Tanrı uludur

 

Lâ ilâhe illallah           (1 kere)           Allâh’tan başka yoktur ilah.