İbrahim PAÇACI

 

- B -

 

Bâğî

 

Bâin Talâk

 

Bâliğ

 

Bâtıl

 

Bâyi

 

Bayram

 

Bayram Namazı

 

Bedel

 

Bedene

 

Belvâ:

 

Berâet

 

Bey’

 

Bey’at

 

Beynunet (Beynûnet-i Kübrâ, Beynûnet-i Suğra):

 

Beytülmal

 

Beyyine

 

Borç

 

Boşanma

 

Buğat:

 

Bulûğ:

 

Butlân

 

Buyû’:

 

 

 

- B -

 

Bâğî

 

Lügatte, haktan ayrılmak, zulmetmek, haddi aşmak anlamına gelir. Kur’an-ı Kerim’de, lügat manasının yanında, Allâh’a karşı gelme, dinin çizdiği sınırları aşma manasında dinî ve ahlâkî bir terim olarak da geçmektedir. (bk. En’am, 6/164; Nahl, 16/90; Kasas, 28/76; Şura, 42/27; Hucurat, 49/9). Istılahta ise, meşru devlet başkanına silahla karşı koymak, isyan etmek anlamına gelmektedir.

 

Halktan bir grubun, kendi kanaat ve görüşlerine göre devlet başkanının yanlış yolda olduğunu ileri sürerek baş kaldırmalarına; onu devirmek, düzeni değiştirmek veya ayrı bir devlet kurmak istemelerine bağy, bunu yapanlara ise bâğî denir. Kelimenin çoğulu buğâttır.

 

Devlete karşı isyanın oluşması için, isyanın meşru devlet başkanına veya düzene yapılmış olması, isyanın kuvvet kullanılarak yapılması gerekir; kuvvet kullanmadan devlet başkanına muhalefet etmek veya biattan kaçınmak bağy sayılmaz.

 

Kur’an’da bâğîlerleAllâh’ın buyruğuna dönünceye kadar savaşılması (Hucurat, 49/9) emredilmekte, fitne çıkarmak savaştan daha şiddetli ve büyük kabul edilmektedir (Bakara, 2/191,217). Bağy suçu sabit olan isyancılarla savaşmak gerektiği, savaş esnasında öldürülmelerinin caiz olduğu kabul edilmiştir. İsyan bastırıldıktan sonra, isyan sırasında işlenen suçlara uygun olarak, ayrıca isyandan dolayı cezalandırılırlar. Müçtehitlerin çoğunluğuna göre isyancılara ölüm dışında bir ceza verilir; İmam-ı Azam Ebu Hanife’ye göre ise, ölüm cezası da verilebilir.

 

Bâin Talâk

 

Boşama türlerinden birisi olup, nikahtan sonra zifaf olmadan meydana gelen; zifaftan sonra tarafların anlaşarak kadının eşine ödediği bir tazmînat karşılığında yapılan (muhalaa*) veya kocanın üçüncü boşama hakkını kullanarak yapmış olduğu boşamadır. Bunun dışında kinayeli sözlerle veya şiddet ifade eden lafızlarla yapılan boşama da Hanefilere göre bâin talâk kabul edilmiştir.

 

Bâin talâk ile meydana gelen ayrılığa beynûnet denilir. Bir veya iki bâin talak ile meydana gelen ayrılığa beynûnet-i suğrâ (küçük ayrılık) denilmekte olup, kocaya ancak yeni bir nikahla boşadığı kadın ile evlenmesine imkan verir. Bu boşama kocanın üçüncü boşaması ise, aralarında beynûnet-i kübrâ (büyük arılık) meydana gelmiştir; kadının bir başkasıyla geçerli bir evlilik yapmadan ilk eşiyle evlenmesi mümkün değildir.

 

Bâin talâk evliliğe derhal ve kesin olarak son verir. Bu nedenle, mehr-i müeccelin* vadesi gelmiş kabul edilir; eşler birbirlerine mirasçı olamazlar. Ancak bu boşama ölümcül hastalıkta, eşini mirastan mahrum etmek maksadıyla meydana gelmiş ise, kadın mirasçı olabilir (bk. Maraz-ı Mevt).

 

Bâliğ

 

Bulûğ çağına erişmiş kişi demektir. (bk. Bulûğ)

 

Bâtıl

 

Sözlükte “Boşa gitmek, temelsiz ve devamsız olmak” anlamlarına gelen butlan kökünden türetilen bâtıl, hak kelimesinin zıddıdır. Dinin yasakladığı, gerçekliği bulunmayan her şey; istenen hedefe ulaştırmayan her türlü faydasız iş, söz ve davranış; genellikle kabul edilen inançlara uygun olmayan hüküm ve tasavvurlardır, şeklinde tanımlanabilir.

 

Batıl Kur’an-ı Kerim’de; tevhit inancı dışındaki bütün inanç sistemleri (Lokman, 31/30; İsrâ, 17/81; Al-i İmran 3/71; Bakara, 2/42) için kullanılmıştır; ayrıca bu kavram, meşru olmayan, haksız, zulüm (Bakara, 2/188; Nisa, 4/29), yalan (Mü’min 40/78; Fussilet, 41/42), boşa çıkan amel (Bakara, 2/264), çirkin, faydasız ve gayesiz iş (Al-i İmran 3/191) anlamlarında kullanılmıştır.

 

Fıkıh ıstılahında ise, rükünleri ve şartları tamamen veya kısmen eksik olan ibadetler ile gerekli şartları taşımayan akitler batıl (yok, geçersiz) kabul edilmiştir. Batıl olan akit, herhangi bir hukuki sonuç doğurmaz. (bk. Butlan)

 

Bâyi

 

Arapça’da alışveriş anlamına gelen bey’ kökünden türetilen bâyi kelimesi, alışveriş yapan anlamına gelmekte olup, daha çok satan, satıcı anlamına kullanılmaktadır. bk. Bey’.

 

Bayram

 

Bayramlar, bir sevinç ve neşe kaynağı, acı ve mutlulukların paylaşıldığı, birlik ve dayanışma günleridir. Bayramların ferdî ve sosyal hayatımızdaki önemi ve etkilerini kelimelerle ifade etmek mümkün değildir. Millet olarak dinî ve millî bayramlarımız bulunmaktadır. Bu günler; sevgi, saygı, barış, hoşgörü, yardımlaşma, dayanışma, birlik, beraberlik gibi sağlıklı bir toplum için gerekli olan değerlerin hayata geçirilmesinde önemli fırsatlardır.

 

Dinimizin tavsiye ettiği; insanlara faydalı olmak, kendinden önce başkasını düşünme, kötülüğe karşı bile iyilikle karşılık verme, af, hoşgörü, merhamet, iyilikte yardımlaşma gibi güzel hasletlerin yaşandığı; kin, nefret, dargınlık, kırgınlık, kavga gibi kötü huy ve davranışların terk edildiği günlerdir bayramlar.

 

İslâm dininde Ramazan ve Kurban Bayramı olmak üzere iki bayram bulunmaktadır. Ramazan Bayramı; Ramazan ayının sonunda, Şevval ayının birinci, ikinci ve üçüncü günlerinde kutlanır. Kurban Bayramı ise, Zilhicce ayının on, on bir, on iki ve on üçüncü günleridir. Bu bayramın ilk üç gününde, zengin olan Müslümanların kurban kesmeleri vacip olduğundan Kurban Bayramı denilmiştir.

 

Bayram günlerinde, inananlar birbirlerini ziyaret ederler, dargınlar barışır, dostluklar pekişir. Bunun yanında, ölüler anılır, fakirler unutulmaz, yardımlar yapılır, çocuklar sevindirilir, hediyeler verilir.

 

Bayram Namazı

 

Bayram namazı biri Ramazan Bayramı ve diğeri Kurman Bayramında olmak üzere yılda iki defa kılınan iki rekatlık bir namazdır. Hanefî mezhebine göre bayram namazı vaciptir; Cuma namazı kılmak farz olan kimselerin bu namazı kılması vaciptir. Bayram namazının sıhhatinin şartları, hutbe hariç, Cuma namazının şartları gibidir. Hutbe ise, Cuma namazının şartı olmakla birlikte, bayram namazın sünnetidir.

 

Bayram namazı cemaatle kılınan namazlardan olup, tek başına kılınmaz. Bu namazın kılınışında diğer namazlardan farklı olarak, birinci rekatta iftitah tekbiri ve “sübhaneke” duasının okunmasından sonra, fatiha suresinin okunmasından önce üç ve ikinci rek’atte rükudan önce üç olmak üzere fazladan altı tekbir alınır. Bunlara zevâid tekbirleri denir. Namaz tamamlandıktan sonra hutbe okunur.

 

Bayram namazının vakti, kuşluk vaktidir. Bir mazeret sebebiyle birinci günü bayram namazı kılınamamış ise, Ramazan bayramında ikinci; kurban bayramında da ikinci ve üçüncü günler kılınabilir.

 

Bayram namazında imama birinci rekatta zait tekbirlerden sonra yetişen kişi, iftitah tekbirini aldıktan sonra peşinden zait tekbirleri de alır. Rükuda iken yetişir ise, ayakta tekbir alıp imama uyar ve rukua giderek burada tesbihlerin yerine kaldırmaksızın zait tekbirleri alır. İkinci rekatta yetişen kimse ise, imam selam verdikten sonra, ayağa kalkıp önce kıraatleri tamamlar sonra zait tekbirleri alır.

 

Bedel

 

Lügatte, karşılık, yok olan bir şeyin yerine geçen, birinin yerine geçen kimse, ıvaz, karşılık, denk, eşit anlamlarına gelir. Dini bir kavram olarak ise, alışverişte satılan mala karşılık ödenen para veya mal; bazı ibadet ve borçlarda aslî şekliyle ifa* edilememesi halinde yerini alan ifa şekli anlamlarına gelir.

 

Bedel, iki tarafa borç yükleyen akitlerde, akdin konusuna karşılık ödenen veya ödenecek olan şeye de denir. Bunun dışında, mevcut anlaşmazlığı kaldırmak maksadıyla karşılıklı rıza ile yapılan sulh akdinde, verilen veya verilmesi üstlenilen şeye bedel-i sulh*, kadının kocasını boşamaya razı etmek amacıyla vermiş olduğu şeye bedel-i hul’* denir. Ayrıca, asıl borcun ödenmesi imkansız olduğunda, yerine geçen ödemeye de bedel denilmiştir.

 

Dar anlamda ibadet, kulun Allâh’a karşı dini yükümlülükleri demek olup, şahsî ifa ve niyet şarttır. Bununla birlikte bazı ibadetlerde bedel ve niyabet yoluyla îfa caiz görülmüştür. Namaz, oruç gibi bedenî ibadetlerde, niyet ve şahsî îfa asıldır; bedel ve niyabet caiz değildir. Zekat, sadaka-i fıtır gibi mali ibadetlerde, eylemin ibadet mahiyeti kazanması için niyet şart olmakla birlikte, mükellefin bizzat yerine getirmesi gerekmez; bedel veya niyabet yoluyla ifa edilebilir. Hem mali, hem de bedeni yönü bulunan hac ibadetinde ise, asıl olarak mükellefin bizzat kendisinin ifa etmesi gerekir. Ancak, mükellefin bizzat ifadan aciz olması gibi acz ve zaruret halinde bedel yoluyla ifa edilebilir. Hz. Peygamber, hayvana binemeyecek kadar yaşlı olan babasının yerine (Buharî, Hac, 1; Müslim, Hac, 407-408) ve ölen annesinin yerine hac etmesine (Buharî, Cezâü’s-Sayd, 22) izin vermiştir.

 

Alimlerin çoğunluğuna göre, üzerine hac farz olduğu halde sürekli hastalık, yaşlılık, sakatlık gibi ömür boyu devam edebilecek bir özrü sebebiyle bizzat haccedemeyecek durumda bulunanlar yerlerine bedel gönderebilirler. Aynı şekilde, sağlığında hacca gidemeyen kimse, yerine bedel hac yapılmasını vasiyet etmesi halinde, bıraktığı malın 1/3 masraflarını karşıladığı takdirde, mirasçıların yerine bedel göndermeleri gerekir.

 

Bedene

 

Arapça’da, büyükbaş hayvan anlamında kullanılmakta olup, Mekke’de kurban olarak kesilen deve veya sığıra bedene denir. Istılahta ise, hac esnasında işlenen cinayetlerden* bazılarında keffâret olarak kesilen kurban anlamına gelir.

 

Hac esnasında işlenen bazı ihram yasaklarına keffâret olarak, bedene yani büyük baş hayvan kesilmesi gerekir. Kesilen kurbanın eti, fakirlere dağıtılır.

 

Bedene gerektiren cinayetler:

 

1) Arafat vakfesinden sonra, ihramdan çıkmadan cinsî münasebette bulunmak,

 

Arafat’ta vakfe yaptıktan sonra, ihramdan çıkmadan önce cinsi ilişkide bulunan kimsenin, Hanefîler dışındaki üç mezhebe göre, haccı bozulur; Hanefîlere göre ise, haccı bozulmayıp, bedene, yani deve veya sığır kurban etmesi gerekir.

 

2) Ziyaret tavafını cünüp olarak yapmak.

 

Kadınların hayız ve nifas halleri de cünüplük gibidir.

 

Cünüp olarak yapılan tavafın, abdestli olarak yeniden yapılması vacip olup, bu durumda ceza düşer.

 

Belvâ:

 

bk. Umumu Belvâ.

 

Berâet

 

Sözlükte, bir borçtan, ceza veya sorumluluktan kurtulma; temize çıkmak; uzak olmak; ilişkiyi kesmek gibi anlamlara gelmektedir.

 

Kur’an-ı Kerim’de, suçsuzluk, kurtuluş belgesi (Kamer, 54/43) ve müşriklerle her türlü ilişkiyi kesme, onlardan uzak durma (Tevbe, 9/1) anlamlarında iki yerde berâet kelimesi geçmektedir. Hadislerde ise genellikle, günahtan kurtulma, bir iş veya zümreden uzak durma anlamlarında kullanılmıştır.

 

Dinî bir kavram olarak berâet kelimesi ise; “berâet-i zimmet (berâet-i asliyye)”, “berâet gecesi” ve “berâet yemini” ile borçlar hukukunda kullanılan berâet olmak üzere dört anlamda kullanılmaktadır.

 

Berâet gecesi, Şaban ayının 15. gecesi için kullanılan bir tabir olup, halk arasında berat gecesi de denmektedir. Berâet gecesi, Müslümanlarca kutsal sayılan, rahmet ve mağfiret gecesi, mü’minlerin dualarının kabul, günahlarının af olduğu bir zaman dilimidir. Hz. Peygamber, “Allâh Teâlâ Şaban’ın 15. gecesi dünya semasında tecelli eder ve Kelb kabilesinin koyunlarının kıllarının sayısından daha fazla kişiyi bağışlar” buyurmuştur (İbn Mâce, İkame, 191). Başka bir hadislerinde de, “Şaban’ın ortasında gece ibadet ediniz, gündüz oruç tutunuz. Allâh o gece güneş batınca dünya semasına tecellî eder ve fecir doğana kadar, ‘Yok mu Benden af isteyen affedeyim; yok mu Benden rızk isteyen vereyim; yok mu bir musibete uğrayan ona afiyet vereyim, yok mu şöyle, yok mu böyle!’ der” buyurmuştur (İbn Mâce, İkâme, 191).

 

Bu geceye mahsus olmak üzere belirlinmiş ibadet yoktur. Hatta bazı alimler; belli ibadet ve kutlama şekilleri ihdas edip âdet haline getirmenin dinde yeri bulunmadığını söylemişlerdir. Ancak, Hz. Peygamber’in bu geceye önem vererek ihya etmesi göz önünde bulundurulduğunda, namaz kılmak, Kur’an okumak ve dua etmek suretiyle bu gecenin ihya edilmeye çalışılması, gündüzünde de oruç tutulması sevaba vesile olacaktır.

 

Berâet yemîni; sözünün doğruluğunu kuvvetlendirmek amacıyla,“eğer yalan söylemişsem İslâm'dan çıkayım” veya “şöyle yaparsam kâfir olayım” şeklinde yapılan yemindir. Hz. Peygamber, bu şekilde yapılan yemini yasaklamış; “bir kimse (eğer yalansa) İslâm'dan uzak olayım diye yemin eder de, söylediği yalan olursa, söylediği gibi İslâm'dan çıkmış olur; şayet doğru söylemiş ise, İslâm kendisine sağlam olarak geri dönmez” buyurmuştur (İbn Mâce, Keffârât, 3). Bu tarzda söylenen sözlerin yemin sayılması, yani bozulduğunda keffaret gerektirmesi için, bunun yemin niyetiyle, yani sözü kuvvetlendirmek maksadıyla söylenmiş olması gerekir (bk. Yemin).

 

Berâet-i Zimmet (Berâet-i Asliyye)ise, İslâm hukukunun genel prensiplerinden birisidir. Aksine bir hüküm veya delil bulunmadığı sürece, kişinin hukuki ve cezâî sorumluluğunun olmaması demektir. Bu prensibe göre, Şâri’in (kanun koyucunun, Allâh’ın) hükmü bulunmadan fert herhangi bir yükümlülükle mükellef tutulamaz; aynı şekilde aksine bir delil bulunmadıkça kişinin suçsuzluğu ve borçsuzluğu esastır. Mecelle’de, “berâet-i zimmet asıldır” şeklinde yer alan küllî kaide de bunu ifade etmektedir. Anayasamızda da, “suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kimse suçlu sayılamaz” (Medde 38) denilmektedir.

 

Borçlar hukukunda berâet-i zimmet, aksine bir delil bulununcaya kadar kişinin borçsuzluğunun esas olması anlamına gelir. Bunun dışında berâet kelimesi, kişinin, borçlu veya kefilinin ifası, alacaklının ibrası veya tazmîn sebebinin ortadan kalkması suretiyle, mevcut bir borçtan kurtulması anlamına gelir. Ayrıca alışverişte, satılan maldaki ayıptan dolayı satıcının sorumlu tutulmaması için akit esnasında ileri sürülen şarta da, berâet şartı denilmektedir.

 

Bey’

 

İki veya daha fazla taraflı akitlerden olan bey’, genel olarak ticarî muameleyi, özel olarak da satım akdini ifade etmekte olup, Türkçe’de alışveriş şeklinde ifade edilir. Çoğulu buyû’dur. Bey akdi, Arapça’da şirâ kelimesi ile de ifade edilmektedir.

 

Kur’an-ı Kerim’de bey teknik bir terim ve hukukî işlem olmaktan çok, bütün ticari işlemleri kapsayabilen genel bir anlama sahiptir. Kur’an, dünya hayatının geçici değerlerini, maddi ve ticari kazancı tek ölçü ve gaye edinen dar ve kısa görüşlü kimseleri uyarmak ve onlara gerçek kazancı göstermek için bey tabirini kullanmıştır. Bunun yanında, alışverişin dini ve ahlakî temellerini belirleyen, ahde vefa, sözde durma, adalet, akitlere bağlılık, ölçü ve tartıda hile yapmamak, haksızlık etmemek, Kur’an’da bir emir olarak yer almıştır.

 

Hz. Peygamber’in hadislerinde alışveriş, ayrıntılı bir şekilde yer almış olup, insanlığın ilk devirlerinden beri var olan ticari işlemleri, olması gereken asli tabiatına ve sağlıklı işleyişine kavuşturmak amacıyla, daha çok hukukî hükümler üzerine olmuştur. Hadislerde, aldatma, haksızlık ve sömürüye yol açan alışveriş çeşitleri tek tek yasaklanmış, alışveriş faizli işlemlerden arındırılmış, alışveriş için gerekli temel şart ve hükümler vaz edilmiştir.

 

Ticarî işlemlerin en yaygını olan bey’, mülkiyeti nakleden, bağlayıcı, iki taraflı, tam bir akittir. Tarafların rızalarına delalet eden irade beyanı ile kurulur. Bedelleri açısından alışveriş; satım akdi, sarf, mukâyaza (trampa) ve selem şeklinde dörde ayrılır. Mala karşılık para ödeme şeklinde yapılan alışverişe, satım akdi veya bey denir. Satılan malın bedeli peşin olarak ödenebileceği gibi, vadeli veya taksitli de olabilir. Ancak bu durumda, taksit şekillerinin ve vadenin taraflarca bilinmesi gerekir.

 

Satılan malın mevcut, teslimi mümkün, belirli ve bilinebilir olması, menkul ise kabzedilmiş olması gerekir. Bu nedenle, henüz olgunlaşmamış meyvenin dalında satılması, akit esnasında ortada bulunmayıp ileride meydana gelecek malların veya ileride meydana gelmesi muhtemel olan malların satışı caiz görülmemiştir.

 

Alışverişte taraflar, akdin gerçekleşmesini bazı şartlara bağlayabilir, belli bir süre muhayyerlik isteyebilirler. Satılan malda, değerini düşürecek ölçüde bir ayıbın olduğunun ortaya çıkması halinde, alıcının malı iade hakkı vardır. (bk. Muhayyerlik)

 

Bey’at

 

Bağlılık, itimat bildirmek anlamlarına gelir. Peygamber’e, halifelere, sultanlara ve tasavvuf büyüklerine, isyan etmeyeceği; emrinde olduğuna dair söz vermek demektir.

 

Bir devletin, bir hükümetin, bir reis tarafından idare edilen bir cemaatin temelinde, bir çeşit sözleşme bulunmaktadır ki, bu bey’at ile ifade edilebilir.

 

Hz. Peygamber, kendini tasdik edenlerden sadakat yemini almıştır. Ancak bu aslında, Hz. Peygamber’in şahsına değil, onun aracılığıyla Allâh’adır. Kur’an-ı Kerim’de, “Gerçekte sana bey’at edenler, Allâh’a bey’at etmiş olurlar” (Fetih 48/10) buyurulmaktadır.

 

Halife veya devlet başkanının seçim, tayin veya tespit yollarından biri bey’at usulüdür. Seçme ehliyetine sahip kişilerin, seçilme ehliyetini haiz bir kimseyi seçip ona sadakatlerini bildirmeleri şeklinde yapılır. Bilindiği gibi Hz. Peygamber bir halife tayin etmeden vefat etmiştir. Hz. Peygamber’in vefatından sonra Ashap, Benî Saide denilen yerde toplanarak devlet başkanlığı konusunda görüşmüşler ve Hz. Ömer’in teklifi ile Hz. Ebu Bekir’e bey’at etmişlerdir.

 

Kur’an ve hadislerde devlet başkanının seçimi konusunda açık bir hüküm bulunmamaktadır. Bu nedenle, seçim usulü ve şartları zamanın şartlarına göre düzenlenebilir.

 

Beynunet (Beynûnet-i Kübrâ, Beynûnet-i Suğra):

 

bk. Bâin Talak.

 

Beytülmal

 

Arapça beyt (ev) ve mal kelimelerinin birleşiminden meydana gelen beytülmal kelimesi, sözlükte “mal evi” anlamına gelir. Dini bir terim olarak ise, devlet hazinesi, devletin bütçe ve maliye işlerine bakan kurum anlamına gelmektedir.

 

Ana hatlarıyla beytülmalin gelir kaynaklarını;

 

- Müslümanlardan alınan zekat ve öşür gibi vergiler,

 

- Araziden alınan vergiler,

 

- İslâm devletinin tebaası olarak yaşayan gayrimüslimlerden alınan “cizye” vergisi,

 

- Savaştan elde edilen ganimet,

 

- Devletin zaman ve duruma göre tayin ve takdir edeceği vergiler oluşturmaktadır.

 

Beytülmal ile ilgili hususlar, devletin sosyal adaleti temin edip bütün vatandaşların refah ve saadetini sağlaması, toplumda hakça bölüşümün, külfet ve nimetlerin dengeli ve adaletli tarzda dağıtımının temini gayesine matuf olup, zaman ve şartlarla yakından ilgisi bulunmaktadır.

 

Beyyine

 

Sözlükte, apaçık delil, hüccet, kesin belge anlamına gelir. Bir şeyi ispata yarayan veya bir şeyi açıkça gösteren akli veya maddi kesin delile Arapça’da beyyine denir.

 

Beyyine ve beyyin kelimesi, çoğulu “beyyinat” kelimesi ile birlikte, Kur’an-ı Kerim’de 72 defa geçmekte olup, “aklî ve naklî delil”, “hüccet”, “açık belge”, “herkesçe bilinen tarihî olaylar”, “ibret verici hatıralar taşıyan tarihi belgeler”, “Kur’an-ı Kerim”, “nübüvvet”, “son peygamber Hz. Muhammed (sa)”, “hikmet”, “mucize” ve “ayetler” manalarında kullanılmaktadır. Hadislerde ise, lügat manalarından ziyade, bir hukuk terimi olarak kullanılmıştır.

 

Istılahta ise, kesinlik ifade eden ispat vasıtalarına verilen genel addır. Bir hakkın veya kendisine hukuki sonuç bağlanan bir olayın ispatını sağlayan katî delil anlamına gelmektedir. Bu da, genel olarak, şahitlik, yazılı delil ve kesin karîne şeklinde üç grupta toplanabilir.

 

İlk devirlerden beri şahitliğin en kuvvetli ispat vasıtası olması sebebiyle, klasik İslâm fıkıhçıları tarafından, beyyine ile kastedilenin şahitlik olduğu söylenmiştir. Bununla birlikte, beyyine başlığı altında hem şahitliği, hem de diğer katî delilleri incelemişlerdir. Buna mukabil bazı alimler beyyineyi, mahkeme önünde gerçeğin ortaya çıkarılmasını sağlayan her türlü kesin delil şeklinde tanımlamışlardır.

 

Bunun yanında, mahkemelerde beyyine dışında, bunun kadar kuvvetli olmayan, ikrar, yeminden nükûl gibi delillerde bulunmaktadır. (ayrıca bkz. Delil, Hüccet, İspat, Şahit)

 

Borç

 

Kişilerin birbirlerine karşı bir şey yapmak veya vermekle yükümlü kılan hukukî ilişki veya bu ilişkinin doğurduğu yükümlülük anlamında kullanılan hukuk terimidir. Borç tabiri, hukuk dilinde üç ayrı anlamda kullanılmaktadır:

 

En geniş anlamıyla borç, bir şahsın, diğerine karşı, bir şeyi yapmak veya yapmamak yükümlülüğünü ifade eden hukuki ilişkiye denir. Bu manada borç, alacaklı ile borçlu arasında bir veya daha fazla alacak hakkı ve asli yükümler, edim yükümleri ile inşaî hak ve defi hakkı gibi ikinci derecede, tali hakları ve bazı yan yükümleri içine almaktadır. Taraflardan sadece birinin edimde bulunmakla yükümlü olduğu borç ilişkisine tek taraflı borç ilişkisi, her iki tarafın da yükümlü olduğu borç ilişkisine de iki taraflı borç ilişkisi denir.

 

Daha dar manada borç, alacaklının borçludan istemeğe yetkili olduğu, borçlunun da yerine getirmek zorunda bulunduğu bir tek edimi içine alan hukuki ilişkiyi ifade etmektedir. Bu anlamdaki borç, taraflardan yalnız birinin diğerine karşı yerine getirmekle yükümlü olduğu ve geniş anlamdaki borç ilişkisinden doğan bir tek alacak hakkını ve dolayısıyla bir tek edim yükümünü ihtiva eder.

 

Üçüncü ve en dar manasıyla borç, yalnızca para mükellefiyetini ifade eder. Türkçe’de borç kelimesi daha çok bu anlamda kullanılmaktadır.

 

Borcun unsurları; borcun tarafları, konusu ve sebebi olmak üzere üç kısımdan oluşur.

 

Borcun tarafları, edimi yerine getirmekle yükümlü olan borçlu ile kendisine karşı bir edimde bulunulacak olan alacaklıdır. İki taraflı akitlerde borcun tarafları birbirlerine karşı hem alacaklı hem de borçludur. Taraflar tek kişi olabileceği gibi ortak borçlarda görüldüğü üzere birden fazla da olabilir.

 

Borcun konusu; borç ilişkisine dayanarak alacaklının borçludan talebe yetkili olduğu, borçlunun da yerine getirmek zorunda bulunduğu fiile, başka bir ifade ile edime, borcun konusu denir. Borcun konusu, para veya misli eşya borcunun ödenmesi şeklinde deyn edimi veya belirli bir malın teslimi şeklinde ayn edimi yahut da bir işin yapılması şeklinde iş edimi gibi olumlu olabileceği gibi belli bir işi yapmaktan kaçınma şeklinde olumsuz da olabilir.

 

Borcun sebebi ise, borcu doğuran hadiseden ibarettir ki buna borcun kaynağı da denmektedir. Bunlar da, tek taraflı hukuki işlem, akit*, haksız kazanç*, haksız fiil* ve kanun şeklinde sıralanabilir.

 

Boşanma

 

Karı – koca arasındaki evlilik bağının sona ermesi demek olan boşanma fıkıh literatüründe talâk şeklinde ifade edilmektedir. İslâm hukukunda talâk kelimesi hem tek taraflı irade bayanıyla yapılan boşama, hem tarafların anlaşarak evlilik birliğine son vermeleri, hem de mahkeme kararıyla meydana gelen boşama anlamlarına gelmekle birlikte, genellikle tek taraflı irade beyanı ile yapılan boşama kastedilmiştir.

 

Eşler arası geçimsizlik bazen ileri dereceye ulaşır ve boşanma tek çare olarak görülebilir. Ancak, boşanma en son başvurulması gereken bir çaredir. Zira Hz. Peygamber, “Allâh katında en sevimsiz helâl, boşanmadır” buyurmuşlardır (Ebû Dâvûd, Talâk, 3). Kur’an-ı Kerim’de de, boşanmadan önce evliliğin devam ettirilmesi için fedakarlıkta bulunulması, hoşnutsuzluk veya soğukluk halinde bile tarafların meselelerini konuşarak halletmeleri öğütlenmiş (Nisa, 4/19, 34, 128); aralarındaki anlaşmazlık daha ileri safhaya gittiğinde, kadının ve erkeğin ailelerinden seçilen hakemler vasıtasıyla eşler arasındaki anlaşmazlığın giderilmesi yolu tavsiye edilmiştir (Nisa, 4/35).

 

Bununla birlikte bütün anlaşma yolları kapanmış ve evlilik hayatının sürdürülmesi imkansız hale gelmişse, boşanma en makul bir yol olarak meşru görülmüştür. Kur’an’a göre, erkeğin karısını üç defa boşama hakkı vardır. Birinci ve ikinci boşamadan sonra tekrar birleşebilirler. Fakat üçüncü boşamadan sonra, birbirlerine dönüş yolu kapanmıştır. Ancak kadının başka bir erkek ile evlenip, ondan da ölüm veya normal bir yolla boşanma suretiyle ayrılması halinde önceki kocası ile evlenebilir. (Bakara, 2/228-230)

 

İslâm’a göre uygun olan boşama şekli, kadının âdet (hayız*) halinden çıktıktan sonra, temizlik müddeti içinde ilişkide bulunulmadan yapılmasıdır. Buna sünnî talâk ismi verilir. Buna karşılık temizlik dönemi içerisinde ilişkide bulunduktan sonra yapılan boşama veya kinâye lafızlarla ya da bir temizlik dönemi içerisinde birden fazla yapılan boşamalar ise, sünnete aykırı olduğundan bid’î talâk olarak adlandırılmıştır.

 

Boşanan kadınlar, başka bir erkekle evlenebilmeleri için belli bir süre (iddet*) beklemeleri gerekir. Boşamadan sonra erkek, boşadığı karısına vadeli olan mehrini (mehr-i müeccel*) ödemekle, bazı durumlarda da mut’a* vermekle yükümlüdür. Ayrıca erkeğin belli bir süre nafaka* borcu gibi bir takım hak ve sorumluluklar da bulunmaktadır.

 

Kur’an’da boşamada iki şahit bulundurulması tavsiye edilmiştir. Bu tavsiye fakihler tarafından mendub* olarak kabul edilmekle birlikte, emir olarak kabul edilmesi halinde birçok problemi çözeceği, beklenmedik ve ani boşamaları önleyeceği düşünülmektedir.

 

Boşamanın şekli ve kullanılan ifadelere göre, ric’î talâkve bâin talâkolmak üzere ikiye ayrılır. (bk. Ric’î Talak; Bâin Talak)

 

Buğat:

 

bk. Bâğî.

 

Bulûğ:

 

Sözlükte ulaşmak, vasıl olmak, yetişmek, iş gayesine varmak gibi anlamlara gelen bulûğ, bir fıkıh terimi olarak, bir kimsenin çocukluk dönemini bitirip, ergenlik çağına ulaşması demektir. Bulûğ çağına ulaşan kimseye bâliğ denir.

 

Ergenlik yaşı çocuğun vücut yapısına ve iklim şartlarına göre değişebilir. İslâm hukukçularınca bulûğ çağının alt sınırı, erkekler için 12, kızlar için 9 yaş olarak belirlenmiştir. Bu yaşa ulaştıktan sonra erkeğin ihtilam olması, baba olabilme devresine girmesi; kızın da adet görmesi, gebe kalabilme çağına ulaşması fiilî olarak bâliğ olmalarıdır. Ancak erkek ve kızlar 15 yaşlarına ulaştıklarında, kendilerinde bu erginlik alametleri görülmese de bâliğ olduklarına hükmedilir.

 

Buluğ, kişinin dinen mükellef sayılıp, yetişkin insan statüsünü kazandığı dönemdir. Bu çağa ulaşan ve akıllı olan kimse artık tam edâ ehliyeti kazanır. Böylece, ibâdet, helal ve haram gibi dinî hükümlere muhatap; cezâî, malî ve hukukî yükümlülüklere ehil olur.

 

Butlân

 

Butlan, boşa gitme, heder ve heba olma anlamına gelmektedir. Hukuk ıstılahında ise, akdin unsurlarının bulunmaması veya kurulma şartlarının eksik olması nedeniyle, akdin hükümsüz olmasına denir. Bu durumda akit sanki hiç doğmamış, keenlem yekundür. Butlan, akit serbestisinin sınırlarının aşılmasının en şiddetli müeyyidesidir.

 

Butlan Müeyyidesine duçar olan akide batıl* akit denir.

 

Batıl akit şeklen mevcut olmakla beraber hukuken yoktur ve herhangi bir hukuki sonuç doğurmaz.Mesela, ölü hayvan satışı batıl bir akittir. Batıl akide istinaden, taraflar rızalarıyla bir edada bulunmuşlarsa, bu hükümsüz olup geri almaları gerekir. Bir hukuki işlemin butlanı, ona dahil olan veya ona istinaden yapılan şeylerin de batıl olmasını gerektirir. Mesela; alışverişin butlanı halinde, akitte ileri sürülen şartlar, ödeme, kabız, bu sebeple yapılan ikrar ve ibra da geçersiz olur.

 

Batıl akitler, hukuki açıdan mevcut olmadıklarından hukuki bir sonuç doğurmasalar da, icra edilmiş işlemlerde fiili bir durum olarak bazı istisnai sonuçların doğduğu kabul edilmiştir.

 

Bu istisnalardan biri nikahta kendini gösterir. Batıl nikah akdinde, zifaf meydana gelmişse, nikah şüphesiyle birleşme olduğundan dolayı zina cezası uygulanmaz, bu birleşmeden doğan çocuğun nesebinin sabit olur, kadın iddet bekler ve mehre hak kazanır.

 

Batıl akdin ikinci istisnası ise, batıl satış akdinde, mal teslim alındıktan sonra zayi olması halinde mislini veya kıymetini tazmîn etmesi gerekir.

 

Buyû’:

 

bk. Bey’.