İbrahim PAÇACI

 

- T -

 

Ta’dîl-i Erkân

 

Taharet

 

Tâhir

 

Tahiyyetü’l-Mescid

 

Tahlil

 

Tahrîm

 

Tahrime

 

Tahrimen Mekruh

 

Tahsîs

 

Taklîd

 

Talak

 

Tarafeyn

 

Tasadduk

 

Tasarruf

 

Tatavvu’

 

Tatlîk

 

Tavaf

 

Tavaf Namazı

 

Tavaddu

 

Ta’zîr

 

Tazmînât

 

Teaddüd-i Zevcât

 

Teammüden

 

Teâmül

 

Teâtî

 

Teberru’

 

Techîz

 

Teheccüd Namazı

 

Tekfîn

 

Teklîfî Hüküm

 

Telbiye

 

Telfîk

 

Telkîn

 

Temettû’ Haccı

 

Temkin Vakti

 

Temlik

 

Temyiz

 

Teneşir

 

Tenzihen Mekruh

 

Terâvih

 

Tercih Ehli

 

Terike

 

Terviye Günü

 

Tesbîh Namazı

 

Tesettür

 

Teşehhüd

 

Teşmît

 

Teşrî’

 

Teşyî’

 

Tevâ

 

Tevkîl

 

Tevliye

 

Teyemmüm

 

Tezvîc

 

Tilâvet Secdesi

 

Tuma’nîn

 

 

 

- T -

 

Ta’dîl-i Erkân

 

Kelime anlamı itibariyle rükünlerin düzeltilmesi, düzgün, yerli yerinde ve doğru yapılması anlamına gelen ta’dîl-i erkân, dinî bir kavram olarak, namazın rükünlerinin düzgün ve kıvamında yerine getirilmesini ifade etmekte olup, namazın vaciplerindendir. Bu anlamda ta’dîl-i erkân, ayakta iken dosdoğru durmak, rükûda dümdüz olmak ve uzuvlar sakinleşinceye kadar rükûda beklemek, rükûdan kalkınca iyice doğrulmak, secdede uzuvlar sakinleşinceye kadar beklemek, iki secde arasında tam olarak oturmayı ifade etmektedir.

 

Taharet

 

Taharet temizlenme, temizlik anlamına gelmektedir. Dinî literatürde taharet, maddî ve manevî pisliklerden temizlenmek demektir. Fıkık kitaplarında, maddî pisliklerden temizlik, necasetten taharet; manevî pisliklerden temizlik ise, günah kirinden kurtulmak manasında tevbe ve abdestsizlik kirinden kurtulmak anlamında hadesten taharet başlıkları altında işlenmiştir. Temiz olan şeye tâhir, temizleyici olan şeye tahûr ve mutahhir, temizlemeye de tathîr denir. (bk. Hadesten Taharet, Necasetten Taharet, İstincâ, Tevbe)

 

Tâhir

 

Temiz, temiz ve pâk olan, ayıplardan ârî demektir.

 

Tahiyyetü’l-Mescid

 

Kelime anlamı bakımından mescidin selamlanması, saygı gösterilmesi demektir. Dinî bir kavram olarak, camiye giren kimsenin, mescidlerin sahibi olan Allâh’a saygı ve ta’zîm amacıyla iki rek’at namaz kılmak anlamına gelir. Hz. Peygamber, “Biriniz mescide girdiğinde, oturmadan önce iki rek’at namaz kılsın” buyurmuştur (Müslim, Salatü’l-Müsâfirîn, 11).

 

Namaz kılınması mekruh olan bir vakitlerin dışında mescitlere giren kimsenin, oturmadan önce tahiyyetü’l-mescid kılması menduptur. Normal vakitlerde mescide girdiği halde tahiyyetü’l-mescid kılamayan kimsenin, bunun yerine dört defa “sübhanallahi ve’l-hamdü lillahi velâ ilâhe illallahu vallahu ekber” demesi menduptur.

 

Camiye herhangi bir namazı kılmak için veya farz kılmak ve imama uymak niyetiyle girmek ve oturmadan o namaza başlamak da tahiyyetü’l-mescid yerine geçer.

 

Tahlil

 

bk. Hülle.

 

Tahrîm

 

Sözlükte haram kılmak, yasaklamak, men etmek anlamına gelen tahrim, dinî bir kavram olarak, bir fiilin kesin bir delille, açık bir şekilde yapılmamasının istenmesi demektir. Yapılmaması istenen fiile ise haram denir. (bk. Haram)

 

Tahrime

 

Namaza başlama tekbirine (iftitah tekbiri), tahrîme denir. Bu tekbirle namaza girilip, namazı bozan şeyler yasaklanmış olduğundan bu isim verilmiştir. (bk. İftitah Tekbîri)

 

Tahrimen Mekruh

 

bk. Mekruh.

 

Tahsîs

 

Sözlükte bir kimseyi diğerlerinden üstün tutup tercih etmek, husûsîleştirme, özelleştirme anlamlarına gelen tahsîs, fıkıh usulünde, umum ifade eden bir lafzın, bu genel anlamından çıkarılıp kapsamına giren bazı fertlerine hasredilmesini ifade eder. Tahsis eden delile muhassıs denir. Meselâ “İman edenler! Mümin kadınları nikahlayıp da, kendilerine dokunmadan boşarsanız, artık sizin için onları bekleteceğiniz bir iddet yoktur” ayeti (Ahzab 33/49), “boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç hayız süresi iddet beklerler” ayetindeki (Bakara 2/228) “boşanmış kadınlar” lafzını umum manasından çıkararak sadece zifafa giren kadınlara has kılmıştır; yani tahsis etmiştir.

 

Fakihlerin çoğunluğu, umum ifade eden lafzı tahsis eden delil için bir şart koşmamıştır. Hanefîlere göre ise, muhassısın müstakil olması, zaman bakımından umum ifade eden lafızla aynı olması, kat’îlik ve zannîlik bakımından âmm ile aynı derecede veya daha kuvvetli olması gerekir. Buna göre, müstakil olmayıp da aynı söz içerisindeki sınırlandırma, tahsis değil hasrdır. Zaman bakımından muhassısın âmmdan sonra olması halinde, tahsis değil, nesh söz konusudur. Ayrıca Hanefîlere göre umum ifade eden lafız, delâlet bakımından bütün fertlerine kat’î olarak delâlet ettiği için, ilk defa tahsis eden muhassısın da kat’î delil olması gerekir. Ancak bir defa tahsis edildikten sonra delâleti zannî olduğu için, zannî delil ile de tahsis edilebilir.

 

Muhassıs akıl, örf – âdet ve zaman bakımından âmm ile aynı olan müstakil nass olabilir. Akıl ve örfün, nassları tahsis eden birer delil olarak kabul edilmesi, İslâm'da akla verilen önemi göstermesinin yanısıra, dinî hükümlerin zamanın şartlarına ve ihtiyaçlarına uygun şekilde yorumlanmasına imkan sağlar.

 

Taklîd

 

Taklîd, lügatte bir şeyi (gerdanlığı) boynuna takmak, (kılıcı) omzuna asmak anlamına gelmektedir. Fıkıh Usulünde ise, “hüccetsiz ve delilsiz olarak başkasının sözünü kabul etmek.”, “sözü hüccet olmayanın sözüne göre, delilsiz olarak amel etmek” demektir. Taklîd edene mukallid denir.

 

Buna göre, Kitap, sünnet, icmâ’dan dayandığı delili bilinmeksizin, bir müçtehit veya mukallidin sözünü alıp onunla amel etmekle taklit meydana gelmiş olur. Mukallit, delile değil, hükmü çıkaran alime itimat etmektedir. Buna karşılık, görüşünü aldığı müçtehidin deliline bakarak içtihadına iştirak etmek suretiyle reyini benimsemeye ise, ittiba’ denir.

 

İslâm dininde asıl olan, taklidin yerilmesidir. Çünkü taklit, delilsiz olarak başkasına uymak ve tâbi olmaktır. Her mükelleften istenen Allâh ve Rasûlü’ne itaat etmesidir. Bu da, Kur’an ve sünnette belirtilen hükümlere uymakla olur. Bir meseleyle ilgili Kur’an ve sünnete müracaat edilip de orada açık hüküm bulunduğunda onunla amel edilir. Mükellef bu naslarda sarih olarak hükmü bulamazsa, usulünce içtihatta bulunur. Eğer mükellef içtihat yoluyla hükümleri anlamaktan âciz kalırsa, hükmünü bilmek ve anlamak istediği meseleyi, ilim ehlinden, alimlerden sorar ve delillerine bakarak aldığı cevaba göre amel eder.

 

Önceki devirlerde halk, dini problemlerini istediği müçtehide sorar ve aldığı cevaba göre amel ederdi; devamlı olarak bir müçtehide bağlanmazdı. Alimler de, mezhep hükümlerine, imamın görüşlerine göre değil, Kitap ve sünnet delillerine göre hüküm verirlerdi. Mezheplerin teşekkülünden bir müddet sonra, içtihat terbiye ve kültürünün değişip zayıflaması, hazır hükümlerin çoğalması, siyasî baskı gibi çeşitli nedenlerle mezhep taassubu meydana gelmiştir. (bk. Mezhep)

 

Talak

 

bk. Boşanma.

 

Tarafeyn

 

Sözlükte iki taraf anlamına gelen tarafeyn, bir fıkıh kavramı olarak, Hanefî mezhebinın kurucusu İmâm-ı Azam Ebû Hanîfe ile talebelerinden İmam Muhammed’e verilen unvandır. Herhangi bir meselede bu ikisinin görüşlerinin ittifak etmesi halinde, ikisinin görüşünü ifade etmek için tarafeyn tabiri kullanılmıştır.

 

Tasadduk

 

Tasadduk sadaka vermek anlamına gelmektedir. Allâh Teâlâ’nın rızasını kazanmak amacıyla ihtiyacı olana para, mal veya duruma göre herhangi bir şeyi vermek, yardımda bulunmak demektir. Tasadduk kavram olarak sadakanın her çeşidini kapsamakla birlikte, daha çok nafile sadakalar için kullanılmaktadır. (bk. Sadaka)

 

Tasarruf

 

Sözlükte bir işin içine girip idare etmek, halden hale sokmak, çalışıp kazanmak manalarına gelen tasarruf, bir fıkıh kavramı olarak, kişiden iradesiyle sadır olan ve üzerine hukuki netice baðlanan her şeyi ifade etmektedir. Buna göre tasarruf, hukuki  netice baðlanması ve iradeyle ortaya çıkması kaydıyla, hukuka uygun ve hukuka aykırı her türlü fiil ve sözleri kapsamaktadır.

 

İslam Hukukunda tasarruf, genel olarak, kavli tasarruf ve fi'li tasarruf olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Fiilî tasarruf; kişiden sadır olan,  sözlü  olmayan  maddi fiiller şeklinde tarif edilebilir. Fiilî  tasarruflara misal olarak; mubah malları ihraz etmek, başkasının malını telef etmek, satın alınan malı teslim almak, alacaðı kabzetmek gibi fiiller zikredilebilir. Kavlî tasarruf ise, akitler, tek taraflı irade beyanları ve kendisine hukuki neticeler baðlanmış sözlerden oluşan tasarruflardır.

 

Kavlî tasarruflar da kendi arasında, akdi tasarruflar ve akdi olmayan tasarruflar şeklinde ikiye ayrılır. Akdi tasarruflar, alışveriş, kira sözleşmesi gibi iki tarafın iradesinin uyuşmasıyla meydana gelen tasarruflardır. Akdi olmayan tasarruflar ise; bir hak doðuran veya mevcut bir hakkı düşüren tek taraflı irade beyanları ile dava, ikrar, inkar gibi sözlerden oluşmaktadır.

 

Ayrıca kavli tasarruflar baðlayıcı  olması  bakımından,  baðlayıcı tasarruflar, baðlayıcı olmayan tasarruflar; tasarrufu yapan taraflar bakımından, tek taraflı tasarruflar, çok taraflı tasarruflar; ivazlı olmaları bakımından, başlangıç ve netice itibarıyla ivazlı tasarruflar, başlangıç itibarıyla teberru, netice itibarıyle ivazlı tasarruflar, başlangıç ve netice itibarıyle teberru tasarrufları şeklinde deðişik tasniflere tabi tutulabilir.

 

Tatavvu’

 

Sözlükte teberru anlamına gelen tatavvu’, dinî bir kavram olarak, farz ve vacip olmayan ibadetleri ifade etmektedir. Hanefîlere göre tatavvu’, farz ve vaciplerin dışında meşru kılınan ibadet ve taatlardır. Nafile, mendûb, müstehab tatavvu’un kapsamına girmektedir.

 

Tatlîk

 

Sözlükte serbest bırakmak, terk etmek anlamına gelen tatlîk, bir fıkıh kavramı olarak, boşamak demektir. (bk. Boşanma)

 

Tavaf

 

Sözlükte dolaşmak, bir şeyin çevresini dolaşmak, dönmek gibi anlamlara gelen tavaf, dinî bir kavram olarak, Hacer-i Esved’in hizasından başlayarak Kabe’yi sola almak suretiyle, yedi defa Kâbe etrafında dönmek demektir. Her dönüşe “şavt” denir. Tavaf, yedi şavttan oluşur. Tavafın Hatimin dışından dolaşılarak yapılması gerekir. Hatîmin içinden yapılması halinde iadesi gerekir. Hacer-i Esved’in hizasına her gelişte, istilam edilir.

 

Hacla ilgili olarak “kudüm tavafı”, “ziyaret tavafı” ve “veda tavafı” olmak üzere 3 tavaf vardır: Kudüm Tavafı,Mekke’nin dışından gelenlerin yaptığı ilk tavaf olup, yapılması sünnettir. Ziyaret Tavafı, haccın iki rüknünden biri olup, yapılması farzdır. Arafat vakfesinden sonra yapılan bu tavafa, ifada tavafı da denir. Zamanı Kurban Bayramının ilk günü başlar. Bayramın ilk üç günü içerisinde yapılması daha iyidir. Veda Tavafı,Mekkeli olmayan ve Mekkeli hükmünde sayılmayan, uzak bölgelerden gelmiş hacıların, Mekke’den ayrılmadan yapmaları gereken en son tavaftır. Yapılması vaciptir.

 

Umrede yapılan tavafa, umre tavafı denir.

 

Hac ve umre ile ilgili olmayan diğer tavaflar ise;

 

Nezir Tavafı,tavaf etmeyi adayan kişinin, nezrini yerine getirmesi vaciptir. Tavaf için, zaman belirlenmişse, bu zamanda, belirlenmemişse, uygun bir zamanda adanan tavaf yerine getirilir.

 

Nafile olarak yapılan tavafa tatavvu tavafıdenir. Mekke dışından gelenlerin, nafile namaz kılmak yerine tavaf yapması daha iyidir. Mescide girildiğinde kılınması sünnet olan tahiyyetü’l-mescid yerine Mescid-i Haram’a girince yapılan nafile tavafa da tahiyyetü’l-mescid tavafı,denir.

 

Tavaf Namazı

 

Tavafın hangi çeşidi olursa olsun, tavaftan sonra iki rekat tavaf namazı kılmak vaciptir. Tavaf namazı vacip olmakla birlikte, haccın veya tavafın vacibi sayılmadığından, terk edilmesi hac cinayeti sayılmaz ve bir ceza gerekmez. Bununla birlikte, arada tavaf namazı kılmadan peş peşe tavaf yapmak mekruhtur.

 

Tavaf namazının ilk rekatında Kafirûn, ikinci rekatında da İhlas surelerinin okunması müstehaptır.

 

Tavaf için kerahet vakti olmadığı halde, tavaf namazı mekruh olan vakitlerde kılınmaz. Kerahet vakti değilse, tavafın hemen peşinden bu namazı kılmak müstehaptır. Ancak, çeşitli sebeplerle tavafın hemen arkasından kılmayıp da, daha sonra kılınsa yerine getirilmiş olur.

 

Tavaf namazının Makam-ı İbrahim’in arkasında kılınması müstehaptır. Burada yer bulunmaması halinde, Mescidin içinde uygun olan başka bir yerde kılınır. Özellikle dünyanın çeşitli bölgelerinden kalabalık toplulukların hac etmek üzere toplandığı günümüzde, tavaf alanının kalabalık olması sebebiyle, burada namaz kılmak için ısrar edip de, tavafa mani olmamak daha uygundur. Bu namazın Harem bölgesinin dışında kılması ise mekruhtur.

 

Tavaddu

 

bk. Abdest.

 

Ta’zîr

 

Sözlükte azarlamak, kınamak, terbiye etmek, birine yardım etmek gibi anlamlara gelen ta’zîr, bir fıkıh kavramı olarak, kısas-diyet ve had cezaları dışında kalan cezaların genel adıdır.

 

İslâm hukukunda bazı suçlar ve bunlara tatbik edilecek cezalar nasslarla belirlenmiştir. Bunlara had cezaları denir. Adam öldürme ve müessir fiillerde ise, fiilin şekline veya mağdurun ya da velisinin tavrına göre kısas veya diyet ceza olarak kabul edilmiştir. Bunların dışında kalan suçların ve bunlara uygulanacak cezaların belirlenmesi, kanun koyucunun takdirine bırakılmıştır. Daha kapsamlı ve çeşitli ta’zîr suçları ve cezaları, zamana ve şartlara göre değişebilen bir karakter arz ederler.

 

Cezaî müeyyide olan ta’zîrlerin nitelik ve ilkeleri, kanûnî ve şahsî olması; genel ve sürekli olması; yetkili kişiler tarafından uygulanması; caydırıcı olması ve uygulanabilir olması; suç-ceza dengesinin gözetilmesi ve cezalandırmada adalet ve hakkaniyet ölçülerine riayet edilmesi şeklinde sıralanabilir.

 

Tazmînât

 

Sözlükte ödetmek, tazmîn ettirmek, boynuna yükletmek anlamlarına gelen tazmînat, bir fıkıh terimi olarak, hukuka veya akde aykırı davranışıyla başkasına zarar veren kimseye meydana getirmiş olduğu zararı ödetmeyi ifade eder. Mesela, gerekli özeni göstermemesi sebebiyle emanetin helak olmasına sebebiyet veren emanetçiye, helak olan mal tazmîn ettirilir.

 

Hadis-i Şerifte de belirtildiği gibi, haksız olarak ve doğrudan doğruya zarar yasak olduğu gibi, zarara zararla mukabele etmek de yasaktır (Muvatta’, Kitabu’l-Akdiye, No: 1426, s.529). Zarara misli ile  veya başka bir şekilde zarar vererek mukabele etmek, intikam almak caiz değildir; ancak zarara uğrayan hakime başvurarak tazmînat talep ederek, zarar giderilebilir, telafi edilebilir.

 

Verilen zararla, eşyanın tam olarak itlaf edilmesi halinde, eşya misli mallardan ise, bunun mislini vermek gerekir. tazmîni gereken mal kıyemî, yani çarşıda, pazarda emsali bulunman bir malsa veya misli olduğu halde emsali bulunamamış ise değeri nakit olarak ödenir. Fukahanın çoğuna göre, bazı hallerde zarar verilen eşyanın tamir edilerek eski haline getirilmesi de tazmîn mahiyetinde kabul edilmiştir.

 

Zarar verilen eşya tamamen işe yaramaz kullanılmaz hale gelmeyip de, sakatlanmış veya değeri azalmış ise verilen zararın miktarı önem kazanmaktadır. Şayet, verilen zarar az ise, meydana gelen eksik ödenir. Buna göre; mal bir kere sağlam durumda, bir kere de zarar gördükten sonra değerlendirilir ve zarar veren aradaki farkı tazmîn eder. Fakat zarar fazla veya önemli ise, bu takdirde tercih edilen içtihada göre, zarara uğrayan, eksilen değeri tazmîn ettirmek ile malı olduğu gibi zarar verene bırakıp bedelini almak arasında muhayyerdir. Verilen zararın önemi, eşyanın yapılma ve edinilme maksadına göre tespit edilir.

 

Teaddüd-i Zevcât

 

Teaddüd-i zevcât, Arapça sayısı çoğalmak anlamına gelen teaddüd ile eşler anlamına gelen zevcât kelimeleriyle yapılan bir terkip olup, birden fazla hanımı nikahı altında bulundurma, çok eşlilik, poligami manasına gelmektedir.

 

İslâm'dan önce Arap Yarımadasında sınırsız olarak çok kadınla evlilik kabul edilmekteydi. İslâm'ın indiği dönemlerden çok önceleri mevcut ve yaygın olan bu olgu hakkında, Hicretten bir müddet sonra nazil olan Nisa suresinde bazı düzenlemeler getirilmiştir. Bu surenin 3. ayetinde Yüce Allah; “Eğer yetimlerin haklarına riayet edememekten korkarsanız size helal olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder alın. Haksızlık yapmaktan korkarsanız bir tane alın; yahut da sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır.” buyurmaktadır. Bu ayetle daha önce sınırsız olan çok eşle evlilik, adalet şartına bağlı olarak dört sayısıyla sınırlandırılmış; ayrıca tek evlilik teşvik edilmiştir. Çok evlilik İslâm’ın emrettiği bir husus değil, bilakis zorunlu hallerde adalet şartına bağlı olarak müsaade ettiği bir husustur. Asıl olan ve dinen tavsiye edilen tek evliliktir.

 

Diğer yönden, evlenen taraflar nikah esnasında tek evliliği şart koşabilecekleri gibi idareciler de sınırlandırma getirebilirler. Zira İslâm hukukunda, caiz ve mubah kapsamına giren hükümlerde idarecilerin belli gerekçelerle sınırlandırma yapabileceği kabul edilmektedir. Hz. Peygamber’in, kızı Fatıma’yı Hz. Ali’ye nikahlarken üzerine evlenmemesini şart koşması ve Hz. Ömer’in ehl-i kitapla evlenmeyi yasaklaması bu konuda açık bir örnektir. Öte yandan evlilik kişiyi haramdan koruması ve nesli muhafaza bakımından ibadet manası olmakla birlikte, hukukî sonuçlar doğuran bir akittir. Bu nedenle, çok evliliğin meşru sayılmadığı hukuk düzenlerinde, çocuklarının nesebi, miras gibi konularda haksızlıklar söz konusu olduğunda ikinci evlilik caiz değildir.

 

Teammüden

 

bk. Amden.

 

Teâmül

 

Sözlükte birbiriyle iş, alışveriş gibi hukukî işlemler yapmak anlamına gelen teâmül, bir fıkıh kavramı olarak insanların alışkanlık haline getirdiği işleri, amelî örfü ifade etmektedir. (bk. Örf)

 

Teâtî

 

Sözlükte bir şeyi almak, bağış hususunda yarışmak anlamlarına gelen teâtî, bir fıkıh kavramı olarak, alışverişte sözlü icap ve kabul bulunmaksızın malın alınıp bedelin verilmesini ifade etmektedir. Teâtî yoluyla alışveriş dinen caizdir. Çünkü icap ve kabûlün meşru kılınmasının gerekçesi, tarafların rızalarını ortaya koymaları, açıklamalardır. Teâtî de, fiilî olarak alışverişe rızanın olduğunu göstermektedir. Günümüzdeki mağaza ve marketlerde yapılan alışverişlerin çoğunlu teâtî şeklinde yapılmaktadır. Şöyle ki, satılan eşyanın fiyatları üzerlerine yazılmakta, alıcı da istediği şeyi alarak bedelini kasaya ödemektedir. Bu esnada herhangi bir sözlü icap veya kabul olmamaktadır.

 

Teberru’

 

Sözlükte istemeden gönülden koparak vermek, karşılıksız vermek anlamlarına gelen teberru’, bir fıkıh kavramı olarak, iyilik ve ibadet maksadıyla kişinin karşılıksız olarak bir mal veya menfaati peşin veya ileriye dönük başkasına vermesini ifade eder. Bu manada, vasıyet, hibe, vakıf, âriyet birer teberru’ akdidir. (bk. Vasıyet, hibe, vakıf, âriyet)

 

Techîz

 

Sözlükte hazırlamak, donatmak, geline çeyiz hazırlamak anlamlarına gelen techîz, bir dinî kavram olarak, vefat eden kişinin yıkanmasından kabre defnedilinceye kadar yapılması gereken şeylerin tamamını ifade etmektedir. Bu çerçeveden olmak üzere, ölünün yıkanması (gasil), kefenlenmesi (tekfîn), tabuta konulup musallâya ve cenaze namazından sonra da kabristana taşınması (teşyî’) ve kabre konması (defin) techîz içerisinde yer almaktadır.

 

Teheccüd Namazı

 

Arapça bir kelime olan teheccüd, hem uyumak, hem de uyanmak manalarına gelmektedir. Dinî bir kavram olarak teheccüd namazı ise, gece kılınan namaz anlamına gelmektedir. Yatsı namazından sonra, terâvîh ve vitir namazının dışında, uyumadan veya bir süre uyuduktan sonra kalkılıp kılınan gece namazlarının tamamı için teheccüd ifadesi kullanılmaktadır.

 

Hz. Peygamber’in sürekli olarak devam ettiği teheccüd namazı, sevabı çok bir ibadet olup müminler için menduptur. Kur’an-ı Kerim’de, “Gecenin bir kısmında uyanarak, sana mahsus bir nafile olmak üzere namaz kıl. (Böylece) Rabbinin, seni, övgüye değer bir makama göndereceğini umabilirsin.” buyurulmaktadır (İsrâ 17/79). Hz. Peygamber de, “kim gece uyanır, hanımını da uyandırır ve iki rek’at namaz kılarsa, Allâh’ı çok zikreden erkekler ve kadınlardan yazılır” buyurmuştur (Ebû Dâvûd, Salât, 307).

 

Teheccüd namazı dört veya sekiz rekat kılınabileceği gibi, iki rek’at da kılınır. İki rek’atta bir selam verileler kılınması daha faziletlidir.

 

Tekfîn

 

Cenâzeye karşı yapılan görevlerden birisi olan tekfîn, ölünün kefenlenmesi anlamına gelmektedir. Savaşta düşman tarafından şehit edilen kimseler yıkanmaz, kanlı elbiseleri ile defnedilirler. Bunun dışında ölen erkek veya kadınların bedenleri örtülecek şekilde kefenlenmesi farz-ı kifâyedir. Kefen cenazenin yıkanıp kurulanmasından sonra sarıldığı bez demektir. Sünnet olan kefen, erkek için üç, kadın için beş parça bezden meydana gelir. (bk. Kefen)

 

Cenaze kefenlenmeden önce, kefen birkaç defa güzel kokularla tütsülenir. Tabut içine veya cenazenen kefenleneceği hasır, kilim gibi bir şey üzerine önce lifâfe yayılır, onun üzerine izâr serilir, ölü kamîs denilen parçanın içerisinde buraya konur. Şayet ölü erkek ise, izâr önce soluna, sonra sağına getirerek sarılır, sonra lifâfe de aynı şekilde sarılır. Kefenin açılmaması için kefen bir kuşak ile ve iki ucundan bağlanır. Bu bağlar kabre konulduğunda çıkarılır. Cenaze kadın ise, saçları ikiye ayrılarak kamîs üzerinden göğsü üzerine konur, bunun üzerine başını yüzüyle beraber örten başörtüsü konur, daha sonra da izâr sarılır. Îzârın üzerinden göğüs örtüsü bağlanır, daha sonra da lifâfe sarılır. Göğüs örtüsü lifâfeden sonra da bağlanabilir.

 

Teklîfî Hüküm

 

Teklîfî hüküm, fıkıh usulü kitaplarında, Şâri’in iktizâ ve tahyir bakımından mükelleflerin fiillerine ilişkin hitabıdır şeklinde tanımlanmaktadır. Buna göre bir işin yapılmasını veya yapılmamasının talep edilmesi ya da yapılıp yapılmama arasında serbest bırakılması teklîfî hüküm içinde mütalaa edilmektedir. Namaz ve oruç yapılması istenen, içki içmek yapılmaması istenen, yeyip içmek de serbest bırakılan teklîfî hükümlerdendir.

 

Teklîfî hükümler, Farz, Vacip, Mendub, Mubah, Tenzihen Mekruh, Tahrimen Mekruh ve Haram olmak üzere yediye ayrılır. Farz, açık ve katî bir delille yapılması istenen fiiller olup, Müslümanların öncelikli olarak yerine getirmekle mükellef oldukları, terk edilmesinin dünyevi ve uhrevi kınanmayı gerektirdiği emirlerdir. (bk. Farz). Vacip, amel bakımından farz gibi olan, fakat katî ve açık delillere dayanmayan emirlerdir. (bk. Vacip). Mendûb ise, kesin olmayan bir tarzla yapılması istenen davranışlardır. (bk. Mendûb). Tenzîhen mekruh, kesin olmayan bir tarzla yapılmaması istenen davranışlardır. Tahrîmen mekruh, delil yönünden kat’î olmamakla birlikte, kesin olarak yapılmaması istenen şeylerdir. Bunlar amel bakımından haram gibi olan, fakat kat’î ve açık delillere dayanmayan yasaklardır. (bk. Mekruh). Haram ise, açık ve katî bir delille yapılmaması istenen fiile denir. (bk. Haram)

 

Telbiye

 

Sözlükte birine, buyur, emrine amadeyim diye cevap vermek anlamına gelen telbiye, dinî bir kavram olarak, ihramın iki rüknünden biri olup, ihrama girerken “Lebbeyk, Allahümme lebbeyk, lebbeyke lâ şerîke leke lebbeyk. İnne’l-hamde ve’n-ni’mete leke ve’l-mülk lâ şerîke lek (Allâh’ım, davetine isteyerek uydum, emrine amadeyim. Senin eşin ve ortağın yoktur. Sana yöneldim, hamd senin, nimet senin, mülk de senindir. Eşin ve ortağın yoktur)” demektir. İhrama girerken bir defa telbiye söylemek farzdır. Bunun dışında erkeklerin ihramda bulunduğu müddetçe yüksek sesle telbiye okumaları sünnettir. Kadınlar ise telbiyede seslerini fazla yükseltmezler.

 

Telfîk

 

Sözlükte bir işi talep edip ulaşamamak, kumaşın iki yanını yan yana getirip dikmek, sözü batılla karşıtırıp süsleyip püslemek gibi anlamlara gelen telfîk, bir fıkıh kavramı olarak, bir mesele veya amelde birkaç müçtehidin görüşlerini birleştirerek taklid etmek demektir.

 

Telfîk en geniş anlamıyla, değişik mezheplerin görüşlerinden yararlanmayı ifade eder. Dar anlamda ise, bir meselede birden fazla mezhep veya müçtehidin görüşünü birleştirerek, bu görüş sahiplerinin hiçbirinin benimsemeyeceği mürekkep bir durum meydana getirmeyi ifade etmektedir. Mesela namaz kılacak bir kimsenin, abdest aldıktan sonra bir yeri kanayınca Şafiîlere göre abdest bozulmaz demesi, sonra kadına dokunup Hanefîlere göre abdest bozulmaz diyerek bu abdestle namaz kılması böyle bir telfîktir. Her iki mezhebe göre abdesti olmadığı halde namaz kılmış olur. Telfîk denildiğinde daha çok bu anlam akla gelmektedir.

 

ِrdüncü asra kadar bir kimsenin, dinî hayatında bir mezhebe bağlanmasının gerekli olduğu söylenmemiştir. Tatbikatta, müçtehit olmayanlar, herhangi bir müçtehitten karşılaştığı problemini sorar, aldığı fetvaya uyabilirdi; fakat artık bütün meselelerini aynı müçtehide sormaya mecbur olduğunu aklına bile getirmezdi. Ancak mezhep taassubu başladıktan sonra, bir mezhebe bağlılığın gerekliliği de gündeme gelmiştir.

 

Müteahhirûndan olan mutaassıp mezhep mukallitleri, her mükellefin dört mezhepten birine bağlanmasının vâcip olduğunu ve mezhebini terk edene ta’zir tatbik edilmesi gerektiğini iddia etmişlerdir. Buna mukabil çoğunluk diyebileceğimiz başka bir grup usulcüler ise, belirli bir mezhebe bağlanmanın şart olmadığını; kişilerin dilediği müçtehidi taklit edebileceğini söylemişlerdir. Hatta bu konuda icma’ meydana geldiği söylenebilir.

 

Halkın bir mezhebi iltizam etmesinin ilmî ve dinî hiçbir değeri yoktur. Delillerine bakarak tercihte bulunan alim için bir mezhep veya görüşe ittiba etmenin belki bir anlamı olabilir. Bu sebeple, “avamın mezhebi yoktur; onun mezhebi kendisine fetva veren müftinin mezhebidir.” denilmiştir.

 

Mezheplerin ancak üçüncü asırdan sonra teşekkül etmesi, müçtehit imamların taklitle ilgili görüşleri ve sahabe ve tabiûn devri uygulamaları göstermektedir ki, bir imam veya mezhebe bağlanmak, onun görüşlerinden ayrılmamak gerektiği iddiası yerinde değildir.

 

Diğer yandan herhangi bir mezhebe bağlılığın gerekliliğini savunmak ne kadar hatalı ve yanlış ise, “içtihat edemeyen kişinin karşılaştığı bütün meselelerde belirli bir imamı taklit etmesi vacip değildir; dilediği müçtehidi taklit edebilir. Zira ümmetin ihtilafı rahmettir.” demek de doğru değildir.

 

Zira bir mesele hakkında doğru olan hüküm sadece bir tanedir. Birbirine zıt iki görüşün çatışması halinde her ikisinin de belki yanlış olması muhtemel olmakla birlikte, her ikisinin de doğru olduğunu söylemek mümkün değildir. Bütün müçtehitler bu doğruya ulaşmak, onu bulmak için gayret sarf etmişlerdir. Eğer doğruya ulaşabilmişlerse iki ecir, hata etmişlerse bir ecir kazanmışlardır. Müçtehitlerin doğruyu bulmaya çalıştıkları gibi, fetvâ soran kişinin de, doğruya ulaşmak için gayret sarf etmeleri gerekir. Hz. Peygamber, “Pek çok  müftü fetva verse de, kalbine danış.” derken (Süyûtî, Câmi’u’s-Sağîr, c.1, s.40.) buna işaret etmektedir. Bu nedenle vicdanen doğru olduğuna inanmadan bir fetvaya uymak veya telfîk caiz değildir.

 

Telkîn

 

Sözlükte birine bir sözü söyleyip anlatmak, öğretmek, dikte ettirmek gibi anlamlara gelen telkîn, dinî bir kavram olarak, son nefesine yaklaşmış, ölmek üzere olan kişinin yanında kelime-i tevhîd ve kelime-i şehâdet okumayı ifade etmektedir. Bunun yanında cenâze defnedildikten sonra, kabirde sorulması muhtemel soruları ve cevapları ölüye hatırlatma konuşmasına da telkîn denir.

 

Ölmek üzere olan kişinin, sağ tarafına çevrilerek yüzünü kıbleye gelecek şekilde yatırmak müstehaptır. Bu durumda olan kişinin yanında, hatırlatmak amacıyla kelime-i tevhîd ve kelime-i şehâdet okunur. Hz. Peygamber, “ölülerinize (ölüme yaklaşanlara) lâ ilâhe illallah demeyi telkin ediniz” buyurmuştur (Müslim, Cenâiz 1, 2; Tirmizî, Cenâiz 7). Telkin yapılırken, “lâ ilâhe illallah” de, kelime-i şahedet, kelime-i tevhîd getir şeklinde bir yaklaşımda bulunulmamalı, yanında bunları söylemekle yetinilmelidir. Bunun yanında ölmek üzere olan kişinin yanında Kur’an-ı Kerim, özellikle Yâ-sîn suresi okunur.

 

Cenâze kabre konduktan ve başında Kur’an okuma tamamlandıktan sonra, kalabalık orayı terkedince, orada kalan bir kimsenin kabrin başında yüksek sesle ve ölüye hitaben iman esaslarının hatırlatılmasına da telkîn denir. Hanefîlerden bazı alimlere göre, defnedildikten sonra telkînin meşrû olmadığını söylemişlerdir. Buna mukabil bir kısmı ise, tavsiye edilmediği gibi yasaklanmadığını, bu nedenle mükellef olduktan sonra vefat eden kimsenin mezarının başında telkin verilebileceğini söylemişlerdir.

 

Temettû’ Haccı

 

Temettu’ kelimesi, yararlanmak, istifade etmek anlamına gelmektedir. Temettu’ haccı ise, bir hac mevsimi içerisinde ayrı niyet ve ihramlarla umre ile hac yapılmasına denir. Hanefîlere göre temettu’ haccı ifrat haccından; kıran ise her ikisinden daha faziletlidir.

 

Temettu’ haccı yapmak isteyen kişi hac mevsimi içinde umre yapmaya niyet ederek ihrama girer. Kabe’yi tavaf eder, sa’y yapar ve traş olarak ihramdan çıkar. Daha sonra aynı hac mevsimi içinde, terviye günü hac için ihrama girer. Bundan önce ihrama girmesi daha faziletlidir. Zilhiccenin 8. günü Arafat’a gider ve daha sonra hac vazifelerini yerine getirir. Arafat ve Müzdelife vakfesinden sonra, bayram günü Akabe cemresini taşlar, kurban keser ve tıraş olarak ihramdan çıkar.

 

Temkin Vakti

 

Temkin vakti, güneşin doğuş, batış vakti ile namaz vakitlerinin hesaplanmasında, vakitlere eklenen veya çıkarılan zamanı ifade etmektedir. Bu vakitlerin hesaplanmasında bulunulan yerin dağlık veya tepelerle kaplı olması, düz ova veya deniz seviyesi olması etkili olmaktadır. Bunun yanında yerleşim yerinin en doğusu ile batısı arasındakı zaman farkı, saatlerin yanlış olma ihtimali de göz önünde bulundurularak, imsak ve güneşte bir miktar zaman çıkarılır; öğle, ikindi, akşam ve yatsı vakitlerinde de bir miktar eklenir.

 

Temlik

 

Sözlükte bir şeyi birine mülk olarak vermek, birini kral, melik yapmak anlamlarına gelen temlîk, fıkıhta sözlük anlamına uygun olarak, malın birine mülk olarak verilmesini ifade etmektedir. Bu anlamdaki temlik, zekat olarak verilecek malda şart koşulmuştur. Bu nedenle alacağın ıskatı bir temlik olmadığı için zekat vermek olarak kabul edilmemiştir.

 

Temlik ıvazlı ve ıvazsız olmak üzere ikiye ayrılır. Ivazlı temlik, alışverişte olduğu gibi bir bedel karşılığı verilen maldır. Ivazsız temlik ise, zekat, sadaka, hibe gibi tasarruflardır. Bunun dışında, temlik kavramı mecaz olarak, erkeğin boşama hakkını eşine vermesi için de kullanılmaktadır.

 

Temyiz

 

Sözlükte ayırmak, bir kimseyi diğerlerinden üstün tutmak, hükmü temyiz mahkemesine göndermek, aralarındaki farkı anlayıp idrak etmek gibi anlamlara gelen temyîz, bir fıkıh kavramı olarak, kişinin derinliğine olmasa da, iyi ile kötüyü, faydalı ile zararlıyı ayırt ve idrak edebilmesini ifade eder. Bu idrak ve ayırt etme gücüne sahip olan kimseye mümeyyiz denir. (bk. Ehliyet, Mümeyyiz)

 

Teneşir

 

Teneşir, cenâzenin yıkandığı masa şeklindeki uzun serîre denir.

 

Tenzihen Mekruh

 

bk. Mekruh.

 

Terâvih

 

Sözlükte rahatlatmak, dinlendirmek anlamlarına gelen tervîha kelimesinin çoğulu olan terâvih, dinî bir kavram olarak, Ramazan ayında, yatsı namazı ile vitir namazı arasında kılınan nafile namaza verilen isimdir. Namazın her dört rek’atinin sonunda bir miktar oturulup dinlenmek müstehap olup buna tervîha denilmiştir. Sonra bu kelimenin çoğulu olan terâvih kılınan bu namaza isim olmuştur.

 

Terâvih namazı yirmi rek’at olup, erkek ve kadınlar için sünnet-i müekkededir. Hz. Peygamber, “Kim inanarak ve sevabını Allâh’tan bekleyerek Ramazan namazını kılarsa, onun geçmiş günahları bağışlanır” buyurmuştur (Buhârî, Salâtü’t-Terâvih, 1; Müslim, Müsâfirîn, 174). Nafile namazların münferid olarak kılınması daha faziletli olduğu halde, terâvih namazının cemaatle kılınması sünnettir. Hz. Peygamber terâvih namazını iki defa cemaatle ashaba kıldırmış, ancak daha sonra farz olur düşüncesiyle cemaatle kıldırmamıştır (Buhârî, Salâtü’t-Terâvih, 1; Müslim, Müsâfirîn, 177). Terâvih namazını iki rek’atte bir selam vererek ve dört rek’atin sonunda biraz dinlenerek kılınması müstehabdır. Bu dinlenmelerde tehlîl (lâ ilâhe illallâh demek) ve salavât ile meşgul olunur.

 

Terâvih namazını kıldıran imamın, okuyuşu uzatarak cemaati bıktırıp dağıtmamalı; çabuk kıldırarak namaza noksanlık getirmemelidir. Namazda kıraatin gereği gibi yapılmasına ve ta’dil-i erkana riayet edilmesine özen gösterilmelidir.

 

Tercih Ehli

 

Tercih ehli, fıkıh usulcülerinin, müçtehitlerin tabakalarıyla ilgili yapmış oldukları tasnifte, dördüncü tabakayı oluşturan müçtehitlere verilen addır. Dördüncü tabakayı teşkil eden bu müçtehitler, üçüncü tabakada bulunan müçtehitlerin (mezhepte müçtehit) tespit etmiş olduğu tercih esaslarına dayanarak mezhep imamlarından rivayet edilen görüşler arasında tercihte bulunurlar. Bunlar, kendileri yeni bir görüş beyan etmeyip, rivayet edilen bazı görüşleri, dayandığı delil kuvvetli olduğundan ya da tatbik edilmesi mevcut şartlara daha uygun olduğu için tercih etmişlerdir. (bk. Müçtehit)

 

Terike

 

Terike, ölünün geride bırakmış olduğu ve hak sahipleri arasında taksime konu olan maddî değere denir. Ölenin geride bıraktığı mal ve haklardan, techiz ve tekfîn masrafları çıktıktan, borçları ödendikten ve vasiyeti de terikenin 1/3’ini geçmemek kaydıyla yerine getirildikten sonra geriye kalan mirasçılarına intikal eder. (bk. Ferâiz)

 

Terviye Günü

 

Terviye kelimesi sözlükte bir işi aceleye getirmeyip enine boyuna düşünmek, sulamak, suya kandırmak, rivayet ettirmek gibi anlamlara gelmektedir. Terviye günü ise, Zilhicce ayının 8. günü, yani Kurban Bayramı arafesinden bir önceki gündür.

 

Terviye gününde hacı adaylarının Arafat’a gitmek üzere Mekke’den Mina’ya doğru hareket ederler. Hacı adayları sıcak bir iklimde susuz bir sahayı katedeceklerinden, genelde hazırlık olmak üzere hayvanlarını iyice sulayıp kandırdıkları için bu isim verilmiştir

 

Tesbîh Namazı

 

Tesbîh namazı, her rek’atinde yetmiş beş olmak üzere toplam üçyüz defa tesbîh okunan dört rek’atli ve ömürde bir defa da olsa kılınması tavsiye edilen mendûb bir namazdır. Hz. Peygamber, tesbîh namazı kılınmasını tavsiye etmiş, bu namazın pek çok günahın affına sebep olacağını haber vermiş; her gün kılınmasının zorluğu sebebiyle, haftada bir, ayda bir, yılda bir veya ömürde bir defa kılınmasının yeterli olacağını belirtmiştir. (Ebû Dâvûd, Salât, 303; Tirmizî, Salât, 350)

 

Tesbîn namazının kılınışı şöyledir: Namaz kılmaya niyet edilerek iftitah tekbîri ile namaza başlanır. Sübhâneke duasını okuduktan sonra 15 defa “Sübhanallâhi ve’l-hamdü lillâhi velâ ilâhe illallâhu vallâhu ekber” denir. Sonra eûzu besmele çekilerek Fâtiha ve zammu sure okunduktan sonra 10 defa daha bu tesbîh okunur. Daha sonra rukûa eğilip ve üç defa sübhâne rabbiye’l-azîm dedikten sonra 10 defa aynı tesbîh okunur. Rükudan doğrulunca 10 defa, secdede 10, iki secde arasında 10 ve ikinci secde de 10 defa aynı şekilde tesbih okunur. Böylece bir rek’atte 75 defa tesbîh tamamlanmış olur. İkinci rek’ate kalkınca 15 defa tesbîhle başlar ve kalanını birinci rek’atte olduğu gibi kılar. Bu şekilde 4 rek’at namaz kılınır. Tesbîh namazı nafile bir namaz olduğundan, terâvih dışındaki diğer nafilelerde olduğu gibi tek başına kılınması gerekir.

 

Tesettür

 

Sözlükte bir şeyin içinde veya arkasında gizlenmek anlamına gelen tesettür, dinî bir kavram olarak, kişinin bir zarûret olmaksızın açılması ve bakılması helal olmayan uzuvlarını örtmesi demektir. Bu kavramdan daha çok kadınların, yabancı erkeklere karşı, eli ve yüzü dışındaki uzuvlarının örtünmesi anlaşılmaktadır.

 

Kur’an-ı Kerîm’de kadınların örtünmeleri ile ilgili olarak Ahzâb suresinde, “Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mümin kadınlara (dışarı çıktıkları zaman) örtülerini üstlerine salmalarını söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.” buyurulmuştur (Ahzâb 33/59). Bu ayetten daha sonra inen Nûr suresinin 31. ayetinde ise; “Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) sakınsınlar; ırzlarını korusunlar. Kendiliğinden görünen kısmı hariç, zinetlerini açmasınlar. Baş örtülerini, yakalarının üzerine salsınlar. Süslerini kocaları, babaları, kayınpederleri, oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, mümin kadınlar, ellerinin altında bulunan köleleri, erkekliği kalmamış hizmetçiler yahut henüz kadınların mahrem yerlerini henüz anlamayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizlemekte oldukları zinetleri bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler! Hep birden Allah'a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.” buyurulmuştur. Kur’an’daki bu hükümlerin yanında Hz. Peygamber de, vücut hatlarını belli edecek tarzda giyinmeyi, karşı cinsi tahrik edecek şekilde, dar ve şeffaf giyinmeyi yasaklamıştır. Bu ayetler ve Hz. Peygamber’in hadislerinden, avret mahallinin namazda olduğu gibi namaz dışında örtülmesinin de farz olduğu, bu uzuvların açılmasının yasaklandığı anlaşılmaktadır. Bir kısım kimseler, bu ayetlerde geçenin emir ifade etmediğini, tavsiye olduğunu iddia etmektedirler. Halbuki ayetlere bakan ve başka bilgisi olmayan herkes bunun emir ifade ettiğini anlar. Şöyle ki, açılması yasaklanan uzuvların örtülmesi emredilmeyip sadece tavsiye edildikten sonra, şu sayılan kimselerin yanında zinetlerinizi açabilirsiniz şeklinde ruhsat verilmesi hiçbir mantık ve dil kuralına sığmaz. Bundan da açıkça anlaşılmaktadır ki, bu ayetler kesin emir ifade etmektedir.

 

İslâm dini tesettüre böyle önem vermekle birlikte, örtünmenin şekli konusunda ayrıntıya girmemiş, bunu örf ve adete bırakmıştır. Böylece her çağda ve her bölgede bu emrin yerine getirilmesine imkan verilmiştir. Sonuç olarak tesettür evrensel, sürekli bir hüküm; örtünmenin şekli ise yereldir.

 

Teşehhüd

 

Sözlükte şehâdet kelimesini söylemek, şehâdet talep etmek anlamlarına gelen teşehhüd, dinî bir kavram olarak, namazın her oturuşunda ettahiyyâtü duâsını okumak veya bunu okuyacak kadar oturmak demektir.

 

Namazın son oturuşunda teşehhüd miktarı oturmak farz, teşehhüd vaciptir; üç ve dört rek’atli namazların ikinci rek’atında ise, teşehhüd miktarı oturmak vaciptir.

 

Teşmît

 

Teşmît, aksıran kimseye “yerhamuke’llâh” (Allâh rahmet etsin) demektir. Hz. Peygamber, “Müslümanın, müslüman üzerinde altı hakkı vardır; karşılaştığında selâm vermek, davetine icâbet etmek, nasîhat istediğinde nasihat vermek, aksırıp da hamdettiğinde teşmitte bulunmak, hastalığında ziyaret etmek ve cenâzesinde bulunmaktır.” buyurmuştur (Tâc, V/16).

 

Aksıran kişinin el-hamdü lillah demesi üzerine, teşmitte bulunulur. Zirâ Rasulullah, hamdetmeyene teşmitte bulunmamıştır. (Buhari, Edeb, 127; Müslim, Zühd, 53)

 

Teşrî’

 

Teşrî’ kanun koymak, din – şeriat koymak anlamlarına gelir. (bk. Şeriat)

 

Teşyî’

 

Cenâzeye karşı yapılan görevlerden birisi olan teşyî’, cenâzenin yıkanıp kefenlenmesinden sonra, tabuta konulup musallâya ve cenaze namazından sonra da kabristana taşınmasına denir.

 

Cenâzenin yıkanıp kefenlenmesi ve cenaze namazının kılınması farz-ı kifâye olduğu gibi, bundan sonra kabre kadar taşıyarak defn edilmesi de farz-ı kifayedir. Hz. Peygamber müslümanın müslüman üzerindeki haklarını sayarken, bu haklar arasında ittibâu’l-cenâizi (cenazede hazır bulunmak ve kabre kadar takip etmek) de saymıştır (Tâc, V/16). Cenazenin dört tarafından kırk adım taşınması sünnettir. Önce sağ ön tarafından, sonra sağ arkasından, daha sonra da sol ön ve arkasından taşınır. Cenâzenin koşar adımla olmaksızın, hızlı bir şekilde defnedileceği yere taşınması uygundur. Cenâzeyi kabre götürenlerin bu esnada ölümü, âhireti düşünüp, Allah’ı zikretmeleri, dünya ile alakalı şeyler konuşmamaları İslâm adâbındandır.

 

Cenâze merasimlerinin ölen bir Müslüman’a yapılması gereken son bir vazife olması yanında, yaşayanlara yönelik ölümü hatırlatmak, âhireti düşünerek ibret almak gibi amaçları vardır. Bu nedenle cenâze törenlerinde bağırıp, çağırmak, yüksek sesle ağlamak, ölen kişileri alkışlamak, slogan atmak, ıslık, zılgıt, tezahürat yapmak caiz değildir. Bunlar dinimizin aslında bulunmayan bid'atlar; özden sapma tezahürleridir. İslâm alimleri, değil bu gibi taşkınlıkları, cenâze merasimlerinde yüksek sesle tekbir getirmeyi bile hoş karşılamamış, mekruh kabul etmişlerdir. Bu itibarla cenâze merasiminde hazır bulunanların sükûnet ve vakarla cenazeyi takip etmeleri gereklidir. Bu ölen kimseye gösterilecek saygının da bir gereğidir.

 

Tevâ

 

Sözlükte helâk olmak, mal helâk olmak, malın bir daha geri dönmesinden ümit kesmek anlamlarına gelen tevâ, bir fıkıh kavramı olarak, havâle akdinde, havâle edilen alacaklının (muhtâl), havâle eden asıl borçludan (muhîl)alacağını isteme hakkı doğuran sebepleri ifade etmektedir.

 

Havâle akdinde, borç eski borçlunun zimmetinden yeni borçlunun zimmetine geçer. Bu nedenle havâle edilen alacaklı, hakkını yeni borçludan ister; birinci borçludan alacağını talep etme yetkisine sahip değildir. Ancak tevâ durumunda alacaklı, hakkını havâleyi yapan eski borçludan talep edebilir. Tevâ hali ise, havâle edilen yeni borçlunun havâle işlemini inkar ederek yemin etmesi ve alacaklının da elinde bu konuda bir delilinin bulunmaması; yeni borçlunun iflas etmiş olarak vefat etmesi ya da sağ olduğu halde iflasına hükmedilmesi durumlarıdır.

 

Tevkîl

 

Tevkîl birini bir işte yerine vekil kılmak demektir. Vekil kılana müvekkil, bu işleme de vekâlet denir. (bk. Vekâlet)

 

Tevliye

 

Sözlükte birini bir işe idâreci kılmak, bir şeyden yüz çevirip uzaklaşmak gibi anlamlara gelen tevliye, bir fıkıh kavramı olarak, bir kimsenin almış olduğu malı, kendisine kaça mal olduğunu söyleyerek, kendisine mal oluş fiyatına satmasına denir.

 

Tevliye yoluyla satışta, satanın müşteriyi aldatmaması gerekir. Satıcının aldattığı, yani akit esnasında kendisine mal olan fiyattan daha yüksek bir fiyata mal olduğunu belirttiyse, bu miktar malın bedelinden düşürülür.

 

Teyemmüm

 

Sözlükte kastetmek, yönelmek anlamına gelen teyemmüm, dinî bir kavram olarak, su kullanma imkanı bulunmadığında, abdestsizlik, cünüplük gibi hükmî kirliliği gidermek maksadıyla temiz toprağa sürülen ellerle yüz ve iki kolun meshedilmesi şeklinde yapılan hükmî temizliği ifade etmektedir.

 

Kur’an-ı Kerim’de, “eğer hasta iseniz, yolculukta bulunuyorsanız, tuvaletten gelmişseniz veya kadınlara yaklaşmışsanız ve de su bulamamışsanız, temiz bir toprağa yönelip, onunla yüzlerinizi ve ellerinizi meshedin (teyemmüm edin)” buyurulmaktadır (Nisa 4/43; Maide 5/6).

 

Teyemmüm belirli mazeretlerin bulunması halinde, abdest ve guslün yerine geçen bir bedeldir. Bu mazeretler  suyu temin etme veya kullanma imkanının bulunmaması şeklinde özetlenebilir. Abdest veya gusle yetecek miktarda su bulunmaması, suyu kullanmanın sağlık açısından tehlikeli oluşu, suyu elde etme araç ve gerecinin bulunmaması, su ile arasında yırtıcı hayvan, düşman bulunması, vücudunun yarısından fazlasının yaralı olması bu tür mazeretlerdendir. Abdest alacak kimsenin abdest uzuvlarının, gusül edecek kimsenin ise vücudunun çoğunluğunun yaralı olması halinde teyemmüm eder. Uzuvlarının yarısından azında yara olması halinde sağlam olan organlarını yıkar, yaralı olanları ise mesheder. Abdest ile teyemmüm bir arada yapılmaz.

 

Teyemmümün farzları; niyet etmek ve temiz bir toprağa veya toprak cinsinden bir şeye eller vurularak yüzü ve kolları dirseklerle birlikte meshetmektir. Teyemmüm edecek kimse, ne için teyemmüm edeceğine niyet eder. Parmakları açık olarak ellerini temiz bir toprağa veya toprak cinsinden bir şeye elini vurur, ileri ve geri hareket ettirerek kaldırır, hafifçe birbirine vurarar ellerini silkeler. Ellerinin içiyle yüzünün tamamını bir kere mesheder. Sonra ikinci defa ellerini aynı şekilde vurur ve sol elin içi ile sağ kolunu dirseği ile birlikte mesheder; daha sonra da sağ elinin içiyle sol kolunu aynı şekilde mesheder.

 

Teyemmüme başlarken besmele çekmek, sıraya riayet etmek, eller toprağa vurulduğunda ileri geri hareket ettirmek, eller kaldırıldığında parmaktaki toz ve toprakları silkelemek teyemmümün sünnet ve âdabındandır.

 

Abdesti bozan şeyler teyemmümü de bozar. Bunun dışında, abdest veya gusle yetecek suyun bulunması, hastalığın iyileşmesi, suyu kullanma imkanının elde edilmesi gibi teyemmüm etmeyi mubah kılan mazeretlerin ortadan kalkması da teyemmümü bozar. 

 

Tezvîc

 

Tezvîc evlendirme, nikahlama anlamına gelmektedir. (bk. Nikah)

 

Tilâvet Secdesi

 

Tilâvet Kur’an-ı Kerîm’i usulüne uygun olarak okumak demektir. Tilâvet secdesi ise, Kur’an’da on dört yerde geçen secde ayetlerinin okunması veya işitilmesi halinde yapılan secdeye denir.

 

Tilâvet secdesinin yapılması vâciptir. Namaz dışında secde ayetini okuyan veya secde ayetini işiten kişi, tilâvet secdesine niyet ederek tekbir alır ve secdeye gider. Üç defa sübhâne rabbiye’l-a’lâ dedikten sonra tekbir alarak secdeden kalkar ve semi’nâ ve ata’nâ gufrâneke rabbenâ ve ileyke’l-masîr der.

 

Namazda secde ayeti okunması halinde, kıraat eden kişi en çok üç ayet daha okuyup rükû’a eğilecekse, tilâvet secdesine niyet ederek rükû’a gider. Yapmış olduğu bu rükû aynı zamanda tilâvet secdesi yerine de geçer. Şayet rükû’a eğilmeyip de kıraata devam edecekse, tilâvet secdesine niyet ederek direkt olarak secdeye gider ve secdeyi tamamladıktan sonra doğrudan ayağa kalkar ve kaldığı yerden kıraata devam eder. Namaz içerisinde tilavet etmeye niyet etmek aklından tilâvet secdesi yapacağını geçirmekle yapılır; dil ile söylenmez.

 

Namazda okunan secde ayetini namazda olmayan bir kimse işitirse tilâvet secdesi yapar. Namazda olan kimse, namaz dışından bir kimsenin okuduğu secde ayetini işitirse, namazını tamamladıktan sonra secde yapar. 

 

Tuma’nîn

 

Tuma’nîn kelimesi sözlükte, kalbin kanaat getirmesi, huzur bulmak anlamına gelmektedir. Dinî bir kavram olarak ta’dîl-i erkân kavramına yakın bir manada kullanılan tuma’nîn, yapılmakta olan rükne hakkının verildiğine kanaat getirilmesi ve yapılan işin içe sinmesi halini ifade eder. Hz. Peygamber namazın kılınışını anlatırken, “... rükû’a eğil ve uzuvların yerleşip rükne hakkını verince (tuma’nîn) dur, sonra da doğrul, daha sonra secdeye var ve hakkını verinceye kadar (tuma’nîn)  dur...” buyurmuşlardır (Tâc, I/175-176). Bu mânada tuma’nîn ta’dîl-i erkân içerisinde olup, riayet edilmesi vâciptir.