İbrahim PAÇACI

 

- U -

 

Udhiye

 

Ukûbât

 

Umrâ

 

Umre

 

Umûmu Belvâ

 

Urbûn

 

Urûz

 

Usûl-i Fıkıh

 

Uşr

 

 

 

- U -

 

Udhiye

 

Udhiye, Allâh’a yakınlaşmak amacıyla, usulüne uygun olarak kurban edilen, belirli şartları taşıyan hayvan demektir. (bk. Kurban)

 

Ukûbât

 

Ukûbât cezâlar anlamına gelmektedir. Genel olarak furû-ı fıkıh, ibadet, muâmelât ve ukûbât şeklinde üç ana bölüme ayrılmış olup, ukûbât bölümünde cezâ hukuku işlenmiştir. (bk. Cezâ)

 

Umrâ

 

Umrâ, bir kimsenin, mülkiyeti kendinde kalmak kaydıyla, yaşadığı sürece ücretsiz olarak kullanmak üzere bir akarı diğerine vermesidir. Malikîlere göre sadaka, ihsan kabilinden olan bu işlem, bir nevi ariyet akdi olup, temlik ifade etmez. İkâmet edenin vefat etmesi üzerine ev, sahibine veya mirasçılarına geri döner. Ancak içerisinde Hanefîlerin de bulunduğu fakihlerin çoğunluğuna göre, “evimi sana umrâ yaptım” şeklinde sadece umrâ lafzının kullanılması halinde, bu bir hibedir, dolayısıyla ölümden sonra hibe edene geri gelmesi söz konusu değildir. Ancak, umrâ lafzını açıklayan bir kayıt getirilirse, sadece kullanımını veya evin ikametini verdiğini belirtirse geçerli olur ve ölümünden sonra geri döner.

 

Umre

 

Sözlükte ziyaret etmek anlamına gelen umre, dinî bir kavram olarak, özel bir şekilde Kabe’nin ziyaret edilmesini ifade etmektedir. Arafe, nahr ve teşrik günleri dışında senenin her zamanında yapılabilen bu ibadetin ömürde bir defa yapılması sünnet-i müekkededir. Ömürde bir defa yapılması sünnet-i müekkede olmakla birlikte daha fazla da yapılabilir. Hz. Peygamber, “Umre, kendisiyle diğer umre arasında işlenilen (küçük) günahlara kefarettir. Hacc-ı Mebrûr'un karşılığı ise ancak cennettir.” buyurmuştur (Buharî, Umre, 1; Müslim, Hacc, 437).

 

Umre için dışarıdan gelenlerin mîkât mahallerinde, Mekke’de bulunanların ise hill bölgesinde ihrama girmesi gerekir. İhram umrenin şartlarındandır. Umre yapmak isteyen kişi, umre yapmaya niyet eder ve telbiye okuyarak ihrama girer. Bundan sonra Kâbe’yi tavaf edip Safâ ile Merve arasında sa’y ettikten sonra tıraş olarak ihramdan çıkar. Umre’nin tek rüknü, Kabe’yi tavaf etmektir.  Sa’y ve tıraş olmak ise umrenin vaciplerindendir.

 

Umûmu Belvâ

 

Belvâ kelimesi musîbet, tecrübe anlamına gelmektedir. Umûmu belvâ ise, bir musîbet veya sıkıntının herkesi kapsayacak şekilde yaygın hale gelmesi demektir.

 

İslâm dini, kolaylık ve rahmet dinidir. Bu nedenle zarûret ve ihtiyaç hallerinde zarûretin derecesine göre hükümlerde esneklik sağlanarak bazı istisnalar getirilmiştir. Zarûret ve ihtiyaç durumlarında olduğu gibi, umumu belvâ, yani bir sıkıntının herkesi kapsayacak hale gelip neredeyse kaçınılması imkansız olması durumunda da kolaylıklar tanınmıştır. Meselâ, at ve kümes hayvanları dışındaki eti yenen ehlî hayvanların dışkı ve idrarları ile kuşların pisliklerinin, beden veya elbiseye bulaşması halinde, 1/4'ine kadar müsamaha ile karşılanması; kedi, fare, serbest dolaşan tavuk gibi evlerin çevresinde insanlarla yaşayan hayvanların artıklarının mekruh olmakla birlikte temiz kabul edilmesi bundan dolayıdır.

 

Urbûn

 

Urbûn kaporolu alışveriş ve cezâî şart anlamına gelmektedir. Aynı zamanda pişmanlık akçesi için de kullanılmaktadır. Urbûn, akdi kuvvetlendirmek maksadıyla, satıcının müşteriden bir meblağ alması ve müşterinin akdi yerine getirmesi halinde, alınan bu meblağın malın fiyatından düşülmesi; şayet müşteri infaz etmezse, alınan bu paranın satıcıya kalmasını ifade etmektedir. Urbun olarak isimlendirilen bu tür kaporalı satış, Hanbeli mezhebinde caiz görülmektedir. Tabiinden, Mücahid, İbn Sirin, Nafi’ b. Hars ve Zeyd bn Eslem de bu uygulamayı caiz görmüşlerdir. Hanbelîlerin caiz görmüş olduğu bu şart, Hz. Ömer’in tasvip ettiği bir uygulamaya dayanmaktadır.

 

Hanbelilerin caiz gördüğü urbun uygulaması, hem pişmanlık akçesine, hem de cezaî şarta uygun düşmektedir. Alacaklı, borçlunun edimi hiç veya gereği gibi ifa etmemesi ihtimaline karşı alacağını kuvvetlendirme yolları arayabilir. Bu amaçla alacaklı rehin ve kefalet gibi teminatlara başvurabileceği gibi akdin hiç veya gereği gibi ifa edilmemesi halinde borçluya belirli miktar para ödeme taahhüdünü de kabul ettirebilir.  Bu son halde cezaî şart söz konusu olur. Günümüz ticarî işlemlerinde bir teminat olarak kullanılan bu uygulama, modern hukukta da kabul edilmektedir. Bu bir manada, kişinin diğerine bekletmek ve işinden alıkoymak sebebiyle vereceği zararı tazmîn etme taahhüdüdür.

 

Urûz

 

Uruz altın ve para dışındaki mal, ticâret malı anlamına gelmektedir. Mecellede, para, hayvan, ölçek ve tartı ile alınıp satılan şeylerin dışında kalan eşya şeklinde tanımlanmıştır. Buna göre, kumaş, halı gibi şeyler urûzdur.

 

Usûl-i Fıkıh

 

Usûl metod, yöntem, kâide, asıllar ve kökler gibi anlamlara gelmektedir. Usûl-i fıkıh ise, özel bir ilmin adı olup, müçtehidin dînî amelî hükümleri tafsîlî delillerden çıkarabilmesine yarayan kuralların tümünü ifade eder. Türkçe’de buna fıkıh usulü de denilmektedir.

 

Fıkıh usulü ilmi, Hicrî ikinsi asrın sonlarında ortaya çıkmış olup, delillerden hüküm çıkarma metodunu, delillerin hüccet olma bakımından derece ve durumlarını inceler. Delilleri tertib edip, kimlerin şer’î hükümlere muhatap olduğunu, kimlerin hüküm çıkarma ehliyetine sahip olduğunu açıklar. Kısaca fakihin doğru yoldan sapmaması için hüküm çıkarırken bağlı kalması gereken metodla ilgili bütün hususlar fıkıh usulünün konusuna dahildir.

 

Fıkıh usulü eserlerinin kaleme alınışı konusunda, mütekellimîn metodu ve Hanefiyye metodu olmak üzere iki ayrı metod ortaya çıkmıştır. Mütekellimîn metoduna göre yapılan çalışmalar tamamen nazarîdir. Bu metodu benimseyen usulcüler, bir mezhebi dikkate almaksızın kaideleri ortaya koymaya çalışırlar. Bu kaideleri belirlerken, çıkacak neticenin kendi mezheplerinin görüşüne uyup uymadığına bakmazlar. Bu metoda Şafiiyye metodu adı da verilmektedir. Hanefiyye metodu ise, usulcüler, mezhep imamlarından nakledilen fıkhî çözümlere dayanarak, mezhep imamlarının içtihat ederken ve fıkhî meselelerin hükmünü verirken takip ettikleri usul kurallarını tespit etmeye çalışmışlardır. Hanefî mezhebi imamları fıkıh usulünü tedvin etmedikleri için, daha sonra gelenler bu metodla imamlarının usulünü belirlemeye çalışmışlardır. Her iki metodla eserler yazıldıktan sonra, bu iki metodu birleştiren eserler de yazılmıştır. Bu kitaplarda önce usul mücerret olarak ele alınmakta, sonra onun tatbikine geçilerek Hanefîlerin yolundan gidilmektedir.

 

Uşr

 

Arapça onda bir mansına gelen ‘uşr kelimesi, Türkçemizde, ziraat mahsulünden alınan zekat ile gümrük vergisini birbirinden ayırmak amacıyla farklı olarak okunmuştur. Ziraat mahsülünden alınan zekat için öşür denilirken, gümrük vergisi için ise uşr şeklinde okunmuştur. Buna göre bir fıkıh kavramı olarak uşr, gümrükten geçen ticârî mallardan alınan vergiye denir. Bu vergiyi toplayana ise âşir adı verilir. (Ziraat mahsülünün vergisi hakkında bk. Öşür)

 

Klasik fıkıh kitaplarında, gümrükten mal geçiren kişinin statüsüne göre, uygulanacak vergi oranları farklı olarak belirlenmiştir. Buna göre, gümrükten mal geçiren kimsenin Müslüman olaması halinde, ticaret malından kırkta bir oranında vergi alınır. Bu vergi aynı zamanda, ticaret malının zekatı yerine de geçmektedir. Bu verginin alınabilmesi için, zekatta olduğu gibi ticaret malının nisap miktarına ulaşması ve üzerinden bir yıl geçmesi şartı aranır. Gümrükten geçen şahsın zimmî olması halinde, yirmide bir oranında vergi alınır; harbî olması halinde ise, o ülkenin İslâm devleti vatandaşlarından aldığı oranda vergi alınır. Meselâ harbî olan (A) ülkesi Müslümanlardan 1/20 oranında vergi alıyor ise, İslâm devleti de o ülkenin vatandaşlarından 1/20 oranında gümrük vergisi alır. Ancak, söz konusu ülkenin ne kadar vergi aldığı bilinmiyor ise, onda bir oranında gümrük vergisi alınır. Bu, Hz. Ömer’in yapmış olduğu uygulamaya dayandırılmaktadır.

 

Günümüzde de uluslar arası ilişkilerde mütekâbiliyet esastır ve gümrük oranları karşılıklı anlaşmalarla belirlenmektedir. Hz. Ömer’in yapmış olduğu bu uygulama da göstermektedir ki, gümrük vergilerindeki oran, ülke menfaatleri ve günün şartlarına göre düzenlenebilir.