İbrahim PAÇACI

 

- V -

 

Vâcib

 

Vadeli Alışveriş

 

Vakfe

 

Vakıf

 

Vâkıf

 

Vâris

 

Vasî

 

Vasiyyet

 

Vaz’u’l-Haml

 

Vedîa

 

Vedy

 

Vekâlet

 

Vekîl

 

Velâyet

 

Veled-i Zinâ

 

Velî

 

Velîme

 

Verâset

 

Veresiye

 

Vesk

 

Vitr

 

Vücûb

 

Vücub Ehliyeti

 

Vücûh Şirketi (Şeriket-i Vücûh)

 

Vudû’

 

 

 

- V -

 

Vâcib

 

Sözlükte lazım, gerekli, lüzumlu anlamına gelen vâcib, bir fıkıh kavramı olarak, yapılması kesin ve bağlayıcı bir şekilde istenen fiildir. Talebin kesin ve bağlayıcı oluşu, talep sigasının kendisinden anlaşılabileceği gibi, bir fiilin terk edilmesi halinde ağır ceza terettüp edeceğinin bildirilmesinden de anlaşılabilir.

 

Fakihlerin çoğunluğuna göre farz ile vacip arasında bir fark yoktur. Hanefîlere göre ise, farz ve vâcibin her ikisi de, bağlayıcı ve kesin olarak yapılması istenen şeydir. Ancak farz, delâlet ve sabit olması bakımından kesin delille sabit olmuştur; vâcip ise, böyle kesin olmayan, zannî bir delille sabit olmuştur.

 

Farzda olduğu gibi vâcibin de, kesin olarak yapılması gerekir, yerine getiren sevabı, özürsüz olarak terk eden ise cezâyı haketmiş olur. Yerine getirilmesinin gerekliliği bakımdan ikisi arasında bir fark bulunmadığından Hanefîler buna amelî farz da demişlerdir. Ancak, farzı inkar eden kâfir olmakla birlikte, vâcibi inkar eden, zannî delille sabit olduğu için kâfir olmaz. Ayrıca dînî bir işte farzın terk edilmesi o ameli bâtıl yapmasına rağmen, vâcibin terk edilmesi ameli ibtal etmez, bir kefaret veya ceza ile telâfi edilebilir. Meselâ, haccın farzı olan Arafat vakfesinin terk edilmesi halinde hac batıl olur. Ancak vacip olan sa’yin terk edilmesi haccı batıl etmez; dem, yani bir koyun veya keçi kurban edilmesi gerekir.

 

Vadeli Alışveriş

 

Vadeli alışveriş, veresiye usulü satım, başka bir ifadeyle bedelin belirlenen bir süre sonunda ödenmesi şeklinde yapılan alışveriş şeklidir. Ticarî işlemlerin en yaygını olan bey’, mülkiyeti nakleden, bağlayıcı, iki taraflı, tam bir akittir. Satılan malın bedeli peşin olarak ödenebileceği gibi, vadeli veya taksitli de olabilir. Özellikle günümüz ekonomik şartlarında, alıcıya kolaylık sağlamak, sürümü artırmak, malı elinden çıkarmak amacıyla sıkça başvurulan bu alışveriş usulünde, taksit şekillerinin ve vadenin taraflarca bilinmesi gerekir.

 

Bu tür alışverişlerde vade farkı alınıp alınamayacağı bir problem olarak önümüze çıkmaktadır. Bazı alimler bunun bir akit içinde iki alışveriş olduğunu ve bunun da Hz. Peygamber tarafından yasaklandığını ileri sürerek caiz olmadığını söylemekte (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I/394); bunda faiz ihtimali olduğunu belirtmektedirler. Buna karşılık çoğunluk ise, vadeli satışlarda, vade farkının alınabileceği görüşündedir. Günümüzün karmaşık ekonomik sistemi içerisinde ve enflasyonun hızla yükseldiği ticari ortamda, paranın değeri devamlı olarak düşmekte, eşyanın fiyatı ise artmaktadır. Satıcıların vadeli veya taksitli satışlarında, bunu göz önünde bulundurmamaları halinde, sattığı malının yerine yenisini alamayıp zarara girmesine sebep olacaktır.

 

Günümüzde benimsenen kağıt para rejiminde, paranın üzerinde yazılı rakam değil, her birinin temsil ettiği değer esas alınmaktadır. Dolayısıyla, borçların ödenmesinde de, alınan değer ile verilen değer arasında denklik sağlanması gerekir. Buna göre, paranın değer kaybetmesi halinde yapılacak ödemelerde, rakam olarak fazla ödemek suretiyle değer olarak eşitlik sağlanmış olacaktır. Bu şekilde bir anlayışla, paradaki değer kaybının ödettirilmesi, İslâm hukukunun kabul ettiği prensiplere ters düşmez. Zira, paranın satın alma gücü düştüğü halde, alacaklıya eski değer üzerinden ödemede bulunmak ona zarar vermek demektir. Halbuki, zarar vermek de, zarara karşılık zarar vermek de yasaklanmıştır (İmâm Mâlik, Muvatta’, Kitabu’l-Akdiye, H. No: 1426). Diğer taraftan Hz. Peygamber’in bir akit içinde iki satış yasağı, akit içerisinde iki fiyatın belirlenmesinde söz konusu olur. Halbuki vadeli alışverişlerde, akit kurulmadan önce peşin ve vadeli fiyatı belirtilmekte ve daha sonra akit bunlardan birisi üzerinde tahakkuk etmektedir. Akdin bu şekilde kurulması ve akit kesinleştikten sonra fiyatlarda bir belirsizlik söz konusu olmaması durumunda vade farkında bir sakınca bulunmamaktadır.

 

Vakfe

 

Sözlükte durmak, ayakta durmak, şüphe, yaya sarılan sinir gibi anlamlara gelen vakfe, dinî bir kavram olarak, hac yapan kimselerin, belirli vakitte Arafat ve Müzdelife’de durmasını ifade eder.

 

Arafat vakfesi,  hac yapan kişinin Zilhicce ayının 9. arafe günü, zeval vaktinden bayramın ilk günü tan yeri ağarıncaya kadar, Arafat’ın Urane vâdisi hariç herhangi bir yerinde bulunmasıdır. Arafat vakfesi, haccın iki rüknünden biri olup, farzdır. Hz. Peygamber, “Hac Arafat’tan ibarettir” buyurmuştur (Ebû Dâvûd, Menâsik, 57). Arefe günü zevalden bayramın birinci günü tan yeri ağarıncaya kadar, kısa bir süre de olsa Arafat’ta bulunmayan kimse hacca yetişmemiş olur. Daha sonraki yıllarda yeniden hac yapması gerekir. Vakfe zamanı içerisinde çok kısa bir an da olsa Arafat’ta bulunması yeterlidir. Vakfe yapan kimsenini, vakfeye niyet etmiş olup olmaması, bilerek veya bilmeden, uyanık veya uyku, baygınlık halinde de olsa vakfe yapılmış olur. Hatta yürüyerek veya bir vasıtayla geçmek bile vakfe yerine geçer. Ancak güneş batıncaya kadar Arafat’ta beklemek, Hanefîlere göre vacib, Şafiîlere göre ise sünnettir.

 

Zeval vaktinden önce Arafat bölgesinde bulunmak, mümkünse vakfe için gusletmek, öğle ile ikindi namazlarını cem’-i takdim yaparak öğle namazının vakti içinde birlikte kılmak, vakfe esnasında abdestli bulunmak, mümkün ise vakfeyi Cebel-i Rahme denilen tepenin yakınında yapmak, Arafat’ta bulunduğu sürece ibadetle meşgul olmak, telbiye, tekbir, tehlil, salavât getirip, istiğfarda bulunmak, kendisi, anne-babası ve bütün müminler için dua etmek, vakfeyi namazın peşinden yapmak, vakfeyi kıbleye dönerek yapmak vakfenin sünnetlerindendir. Ayrıca imamın öğle namazından önce hutbe okuması da sünnettir.

 

Müzdelife vakfesi, haccedenlerin arefe gününü, bayrama bağlayan, Zilhicce ayının 9’unu 10’una bağlayan gece, Minâ ile Arafat arasında, Harem sınırları içindeki Müzdelife denilen mekanda vakfe durmaları vaciptir. O geceyi burada geçirmek ise sünnettir.

 

Hacılar Arefe günü güneş battıktan sonra Arafat’tan Müzdelife’ye gelirler ve burada akşam ile yatsı namazını cem ederek, yatsı namazının vaktinde kılarlar. Sabaha kadar burada kalıp dua ederler. Bayram günü sabah namazını burada kıldıktan sonra Mina’ya hareket ederler. Müzdelife vakfesinin sahih olması için; vakfe yapanın hac için ihrama girmiş olması, Arafat vakfesini yapmış olması, Müzdelife sınırları içinde yapılması ve Zilhicce’nin 9’unu, 10’una bağlayan gece yapılması gerekir.

 

Vakıf

 

Sözlükte durmak, ayakta dikilmek, ayağa kalkmak, birini bir işe muttali kılmak, şüphe etmek, incelemek, alıkoymak gibi anlamlara gelen vakıf, bir fıkıh kavramı olarak, çıplak mülkiyeti kamuya, menfaati ise lehine vakıf tesis edilmiş bulunan hak sahiplerine ait olmak üzere bir malı bağışlamak veya bırakmak demektir. Vakfedilen mala mevkûf, vakfedene ise vâkıf denir.

 

Bir vakfın caiz olması için, vakıfta bulunan kişinin akıllı ve buluğ çağına erişmiş olması ve vakfın ebedî olması gerekir. Devamlı olmaksızın belirli bir süre için vakıf caiz değildir. Bunun dışında vakfedilen malın gayrimenkul  ve değişikliğe uğramayan mal olması gerekir. Ancak menkul olan mal, gayrimenkule bağlı olarak vakfedilebilir veya bunun vakfedilmesinde örf bulunması gerekir. Meselâ, arazi ile birlikte ekip biçmeye yarayan alet ve gereçler vakfedilebilir. Aynı şekilde, vakfedilmesinde örf bulunan, savaş silahı ve eğitim gereçleri ile nakil vasıtaları ve otomobil vakfedilebilir.

 

Tarih boyunca vakıflar toplum hayatında önemli roller üstlenmiştir. Müslüman toplumlarda vakıflar, devletin yetişemediği alanlarda, kamu hizmet ve yatırımlarını tamamlayıcı sivil inisiyatif ve örgütlenmeler olarak faaliyet göstermişlerdir. İslam medeniyetinin adetâ simgelerinden biri olan vakıflar, ilk dönemlerden beri, ordunun donatımına yardımcı olma, fakir ve kimsesizlere yiyecek ve barınak sağlama, hastaları tedavi ettirme, ilmin yayılmasını sağlayıcı araçları temin etme, öğrencileri destekleme, hayvanları koruma, ibadethane ve diğer kamu tesislerinin inşa, bakım ve onarımı gibi kamu hizmetleri kapsamına giren alanlarda faaliyet göstermişlerdir.

 

Vâkıf

 

Vâkıf, malını vakfeden kişi demektir. (bk. Vakıf)

 

Vâris

 

Vâris, vefat eden kimsenin geride bıraktığı mallarda hak sahibi olanlara denir. (bk. Ferâiz)

 

Vasî

 

Vasî, bir kimsenin, vasiyetini yerine getirmek veya mallarında ya da çocuklarının işlerinde tasarruf etmek üzere tayin ettiği kişiye denir.

 

Bir kimse sağlığında borçlarını ödemek, vasıyetini yerine getirmek üzere veya küçük çocuğuna bırakacağı malı muhafaza etmek ve çocuğunun ihtiyaçlarına sarf etmek üzere bir vasî tayin edebilir. Vasî olarak belirlediği kimse, vasiyette bulunan şahsa huzurunda vasîliği kabul etmediğini belirtmesi halinde vasiyet reddedilmiş olur gerçekleşmez. Ancak böyle bir red bulunmadığı takdirde vasî olarak belirlenmiş olur.

 

Vasî olarak tayin edilen kişi, güvenilir ve kendisine vasıyet edilen hususlarda tasarruf gücüne sahipse, bu vesâyet tasdik edilir. Zira vefat eden kimse güvenerek malını ona emanet etmiştir. Vasî güvenilir, fakat tasarruf gücüne sahip değilse hakim bunun yanında tasarruflarında yardımcı olacak ikinci bir kişi belirler. Ancak vasî fâsık, kâfir ya da köle ise onu azlederek yerine başkasını vasî olarak atar.

 

Vasî, yetimin malında, onun menfaatine tasarrufta bulunmalı, haklarını korumalıdır. Bu nedenle vasînin, hibe ve vasiyyetin kabulü gibi sırf yetimin menfaatine olan tasarrufları geçerlidir. Buna karşılık tamamen yetimin zararına tasarrufta bulunamaz. Bu çerçeveden olarak çocuğun malından borç veremez, hibe yapamaz. Fayda ve zarara muhtemel olan alışveriş gibi tasarrufları ise, çocuğun yararına olmak kaydıyla geçerlidir. Vasînin muhtâç olması halinde, aşırıya kaçmamak kaydıyla yetimin malından yiyebilir. Ancak ihtiyacı bulunmaması halinde, çocuğun malından yemesi caiz değildir.

 

Vasiyyet

 

Vasiyyet bir kimsenin vefatından sonraya bağlı olmak üzere bir malı veya menfaatini bir veya birkaç kişiye ya da bir hayır işine bırakmasına vasiyet denir. Ayrıca bir kimsenin kendisinin ölümünden sonra veya yokluğunda yapılmasını istediği şeye de vasiyyet denir. Vasiyyette bulunana mûsî, kendisine vasiyyet yapılan şahsa mûsâ leh, vasiyyet edilen mala da mûsâ bih denir.

 

Mirastan payları belirlenen kişiler dışındaki kişilere vasiyette bulunmak mendûb olup, kişinin malının üçte birinde geçerlidir. Malının üçte birinden azını vasıyet etmek müstehaptır. Hz. Peygamber, malının tamamını, üçte ikisini, yarısını ve üçte birini vasiyyet etmek isteyip de kendisine soran kimseye “Üçte birini ver. Hatta üçte biri de çok. Senin vârislerini zenginler olarak bırakman, halka ihtiyaçlarını açan fakirler olarak bırakmandan daha hayırlıdır.” buyurmuşlardır (Buhâri, Vesâyâ, 2, 3, Ferâiz, 6; Müslim, Vesâyâ, 5).

 

Bununla birlikte bir kimse malının üçte birinden fazlasını vasiyet ederse, bu vasiyyetin geçerli olması mirasçılarının iznine bağlıdır. Vârislerin, vasiyette bulunan kişinin sağlığında vasiyeti kabul etmeleri geçerli değildir; vefatından sonra kabul etmesi gerekir. Aynı şekilde, küçük yaştaki çocuğun icazeti de muteber değildir. Vasiyyet ancak teberruu sahih olan mallarda geçerlidir.

 

Vaz’u’l-Haml

 

Va’z’ul-haml, doğum yapmak anlamına gelir. İslâm hukukunda, kadının doğum yapmasına bazı hükümler bağlanmıştır. Bunlardan en önemlisi iddet konusundadır. Hamile kadının iddeti doğum yapmasıyla sona erer. Ancak eşinin vefat etmesinden dolayı iddet bekleyen kadın doğum ile dört ay on günden hangisi daha çok ise onu bekler. (bk. İddet)

 

Vedîa

 

bk. Emânet.

 

Vedy

 

Vedy, idrardan sonra gelen ve prostatın salgılarından olan yapışkan, beyaz ve bulanık sıvının ismidir. Bazen ağır yük taşımaktan da gelebilir. Vedy abdesti bozmakla birlikte, guslü gerektirmez. Hanefî mezhebine göre vedy necaset-i galiza, yani kaba pislik olduğundan, bir dirhemden çok çamaşıra bulaşması halinde namaza manidir; yıkanması gerekir.

 

Vekâlet

 

Sözlükte muhafaza etme, koruma anlamına gelen vekâlet, bir fıkıh terimi olarak, hakkında niyabet geçerli olan konularda, bir kimsenin bizzat kendisinin de yapabileceği bir hukukî işlem için başkasını yetkili kılmasını ifade etmektedir. Vekâlet verene müvekkil, hukukî temsilciye vekîl, vekaletin konusuna ise müvekkel bih veya müvekkel bih denir.

 

Vekâlet akdi, diğer akitler gibi îcâb ve kabul ile kurulur. Vekâlet veren kişinin ve vekîlinin ehliyetli olmaları gerekir. Ayrıca müvekkilin vekâletin konusunda yetkili olmalı; vekilin de bunu yerine getirmeye gücü yeter olmalıdır. Vekâlet akdinin sahih olması için, vekâletin konusunun dinen caiz olması ve hakkında niyabet geçerli olan bir husus olması gerekir. Bu nedenle, şarap satışı konusunda vekâlet caiz olmadığı gibi, hakkında niyabet geçerli olmayan namaz kılmak, oruç tutmak gibi ibadetlerde de vekâlet söz konusu değildir.

 

Vekâlet konusu bakımından umumî vekâlet ve hususî vekâlet kısımlarına ayrılır. Umûmî vekâlet, genel olarak verilen bir vekâlet olup, vekîl alışveriş, kira, hibe, borç gibi bütün hukukî işlemlerde ve mahkemede temsil konusunda yetkilidir. Boşaması veya malını vakfetmesi konusunda ise ihtilaf bulunmaktadır. Aksi ispat edilmedikçe geçerlidir görüşünde bulunanlar olduğu gibi bu konularda yetkili olmadığını söyleyenler de vardır. Hakkın zayi olmaması ve telâfisi güç hatalara yol açmaması için, bu konularda sarih vekâletin aranması ve müvekkilin sözünün itibara alınması daha uygun olacaktır. Husûsî vekâlet ise, belirli bir konuda müvekkili temsil etmektir. Sadece arabanın satışına vekâlet vermek, mahkemede temsil yetkisi vermek böyledir.

 

Vekâlet bir kayıtla sınırlandırılması bakımından da mutlak ve mukayyed şeklinde ikiye ayrılır. Mutlak vekâlet, herhangi bir zaman, mekan veya benzeri şeyle sınırlandırılmayan bir vekâlettir. Meselâ bir araba alması konusunda birine vekâlet verme böyledir. Mukayyed vekâlet ise, zaman, mekan, fiyat, marka veya benzeri kayıtlarla sınırlandırılan vekâlet şeklidir. Meselâ, Ankara oto pazarından bir araba alması veya belirli bir marka ya da renkte bir otomobil alması konusunda verilen vekâlet böyledir.

 

Vekîl, kendisine vekâlet veren kimsenin belirlemiş olduğu kayıtlara uymakla mükelleftir. Bunun dışında, alışveriş, kira gibi muavazalı işlemler dışındaki hukuki işlemlerde vekil, tasarrufu müvekkili adına yaptığını belirtmesi gerekir. Bu şartlara uymadığı takdirde, vekilin tasarrufu müvekkili bağlamaz. Bunun dışında vekilin şartlarını taşıyan tasarruflarının hakları müvekkile ait olur.

 

Vekîl

 

Sözlükte temsilci, koruyucu, kendisine dayanılıp işleri havale edilen anlamlarına gelmektedir. Bu manada Kur’an-ı Kerim’de vekil kelimesi Yüce Allah’ın ismi olarak koruyucu, muhafız, murakıp, şahit, kendine güvenilip dayanılan ve işler havale edilen anlamında geçmiştir (Al-i İmrân 3/173; Hûd 11/12; Müzzemmil 73/9; Kasas 28/28). Bunun dışında, insanların sıfatı olarak da, muhafız, koruyucu anlamında kullanılmıştır (Şurâ 42/6; Yunus 10/108). Bir fıkıh terimi olarak vekîl ise, sözlük anlamına uygun olarak, kanûnî temsilci, birisi adına iş yürüten kişi demektir. (bk. Vekâlet)

 

Velâyet

 

Sözlükte idâre etmek, düzenlemek, yaklaşmak, işini üzerine almak, yardım etmek, sevmek, salâhiyet gibi anlamlara gelen velâyet, dinî bir kavram olarak, velîlik, ermişlik, Allâh dostu olmak, dostluk sadakat, başkası üzerinde söz ve tasarruf hakkı manalarını ifade etmektedir.

 

Fıkıh alanında velâyet ise, başkası üzerindeki tasarruf ve söz hakkını ifade etmekte olup, başkaları adına onların rızaları aranmaksızın hukukî işlemde bulunma yetkisi anlamına gelmektedir. Bu yetkiye sahip kimseye velî denir. Bu manada velâyet genel olarak velâyet-i âmme ve velâyet-i hâssa olarak ikiye ayrılır. Ayrıca bu iki kısımdan biri içerisinde olmakla birlikte, yetki alanına veya konusuna göre de velâyet çeşitli isimler almıştır. Meselâ velâyet-i cerâim, velâyet-i kazâ, velâyet-i kısas, velâyet-i nikah, velâyet-i zatiyye bunlardandır.

 

Velâyet-i âmme; umum mallara ve fertlere şamil olan velayettir. Devlet başkanı, onu temsil eden, onun adına iş gören valî, hakim gibi genel olarak velâyet hakkına sahip kişilerdir. Velâyet-i hâssa ise, kâsır olan kişinin malî ve şahsî işlerini yürütmek üzere, kanunla veya mahkeme kararıyla tayin edilen velînin velâyet hakkını ifade eder. Babanın, dedenin, amcanın velâyeti böyledir. Velâyet-i hâss, velâyet-i icbâr ve velâyet-i ihtiyar olmak üzere ikiye ayrılır. Velâyet-i icbâr, velâyet-i altında bulunan kimsenin rızasını almadan hakkında tasarrufta bulunma yetkisini, velâyet-i ihtiyâr ise, zorlayıcı olmayan, velâyeti altında bulunan kimsenin rızasıyla onun hakkında tasarrufta bulunabilme yetkisini ifade etmektedir.

 

Vesâyet sadece malî tasarruflarda söz konusu iken, velâyet kâsırın, yani çocuk, deli, bunak ve diğer mahcûr kişilerin mallarında ve şahsî işlerinde tasarruf yetkisine sahiptir. Velâyette öncelik hakkı babaya aittir. Bundan sonra babanın belirlemiş olduğu vasî gelir. Daha sonra sırasıyla dede, dedenin belirlediği vasî, hakim, hakimin atamış olduğu vâsi gelir.

 

Veled-i Zinâ

 

Veled-i zinâ, nikahsız dünyaya gelen, nesebi sabit olmayan zinâ mahsulü çocuk demektir. İslâm dininde, kimsenin suçunu başkası yüklenmez. Suç ve ceza şahsîdir. Bu nedenle, zinâ mahsulü çocuk ile sahih nesepli çocuk arasında, hukuk karşısında ve itibar yönünden  bir fark yoktur.

 

Velî

 

Sözlükte bir işi üstlenen, idareci, yetkili gibi anlamlara gelen velî, dinî bir kavram olarak, ermiş, Allâh dostu, dost, hakîm ve idâreci manalarında hem Allâh’ın sıfatı hem de insanların sıfatı olarak kullanılmıştır. Fıkıh alanında velî, başkalarının üzerinde veya onların hakkında tasarruf  etme yetkisine sahip kişi anlamına gelmektedir. Bu yetkiye ise velâyet denir. (bk. Velâyet)

 

Velîme

 

Kelime anlamı itibarıyla her türlü mutluluk veren hadise üzerine verilen ziyafete velîme denilmekle birlikte, bir tabir olarak düğün yemeğinin özel ismi heline gelmiştir. Nikahın alenî olaması ve halka ilan edilmesi esastır. Bu nedenle şahitsiz nikah muteber kabul edilmemiştir. Nikâhı ilan etmenin ve bu mutluluğu paylaşmanın en güzel yollarından biri de evlenenlerin eş, dost, yakın ve akrabalarının davet edilerek ziyafet verilmesidir. Bu nedenle velîme, yanı düğün yemeği müstehab kabul edilmiştir. Hz. Peygamber, “bir koyunla da olsa düğün yemeği verin” buyurmuştur(Buharî, Nikah, 68).

 

Düğün yemeğinde, içki, dinin yasaklamış olduğu aşırılıklar ve eğlence şekli bulunmamalı; davette sınıf ve makan ayrımı yapılmayıp toplumun her kesimi çağırılmalıdır. Düğünde dinin yasakları çiğnenmeksizin eğlenilmesinde bir sakınca bulunmadığı gibi, Hz. Peygamber de bunu hoş karşılamıştır. Hz. Aişe validemiz anlatıyor: “Bir kadını, ensârdan bir erkekle evlendirmiştik. Rasûlullah (sas) ‘Ey Aişe! Eğlenceniz yok mu? Zira ensâr eğlenceyi sever!’ buyurdular.”  (Buhari, Nikah, 63).

 

Verâset

 

Varâset, vefat eden kimsenin geride bıraktığı malların, mîras yoluyla, bu malda hakkı olan şahıslara intikal etmesine denir. (bk. Ferâiz)

 

Veresiye

 

Veresiye vadeli alışveriş anlamına gelir. (bk. Vadeli Alışveriş)

 

Vesk

 

Vesk, eskiden kullanılan bir ölçeğin ismi olup, bir deve yükü anlamına gelmektedir. Genellikle ziraat mahsullerinin ölçüldüğü bu ağırlık ölçüsü, 60 sa’dır. Sâ’ın bölgelere göre farklı olması sebebiyle bir vesk Hicazlılara göre 320 rıtl; Iraklılara göre ise 460 rıtl gelmektedir. Buna göre bir vesk, yaklaşık 175 kg. gelmektedir.

 

Vitr

 

Sözlükte tek, yalnız anlamına gelen vitr, dinî bir kavram olarak, yatsı namazından sonra kılınan üç rek’atli bir namazdır. Buna vitir namazı anlamına salât-ı vitr de denir.

 

Vitir namazı, Ebû Hanîfe’ye göre vâcib; diğerlerine göre ise sünnet-i müekkededir. Hz. Peygamber, “Vitir her müslüman üzerine bir haktır (vazifedir).” buyurmuştur (Ebû Dâvud, Salât,  338; Nesâî, Salâtu'l-Leyl, 40).

 

Vitir namazının her rek’atinde fatiha ve zammu sure okunur, ikinci rek’atin sonunda oturularak sadece tahiyyât duası okunur; üçüncü rek’atte kıraat tamamlandıktan sonra kunut yapılır. Vacib olan bu namaz, yatsı namazından sonra sabah namazının vakti girinceye kadar kılınabilir. Gecenin sonunda uyanabileceğine inanan kimsenin vitir namazını gecenin sonunda, yani imsak vaktinden bir müddet önce kılması daha iyidir (Müslim, Müsafirin 162; Tirmizî, Salât, 334). Ancak uyanamayacağı endişesinde bulunan kimse yatsıdan hemen sonra da kılabilir. Vitir namazını kılamayan daha sonra kaza eder.

 

Vücûb

 

Vücûb, Şâri’in, kesin ve bağlayıcı bir şekilde bir fiilin yapılmasını istemesi demektir. Yapılması istenen fiile vâcib denir. (bk. Vacib)

 

Vücub Ehliyeti

 

bk. Ehliyet.

 

Vücûh Şirketi (Şeriket-i Vücûh)

 

Ortakların sermayesiz, sadece kredileriyle kurdukları kredi ve itibar ortaklığıdır. (bk. Şirket)

 

Vudû’

 

bk. Abdest.