İbrahim PAÇACI

 


 

 

- Z -

 

Zâhir

 

Sözlükte açık, âşikâr, dış, gâlip, bir şeye vâkıf olan gibi anlamlara gelen zâhir, bir fıkıh terimi olarak, delâlet bakımından açık olan lafızlardan biri olup, kendisinden çıkarılan hüküm sözün asıl sevk sebebi olmamakla birlikte, haricî bir karineye ihtiyaç duymayacak şekilde bu manaya delâlet eden lafızdır. Meselâ, “Faiz yiyenler kıyamet günü ancak şeytan çarpmış gibi kabirlerinden kalkarlar. Bu onların, fâiz alışveriş gibidir demelerindendir. Oysa Allâh, alışverişi helâl, fâizi ise haram kılmıştır.” ayeti (Bakara 2/275), faizin haram oluşunu ve fâiz ile alışveriş arasında fark bulunduğunu bildirmek için gönderilmekle birlikte, lafzın zahiri, alışverişin helal olduğuna delâlet etmektedir.

 

Aksine delil bulunmadıkça, lafızdan çıkan zâhir manaya göre amel etmek gerekir. Zâhir, lafzın ifade ettiği manaya ve içine aldığı teklifî hükme açık bir şekilde delâlet etmekle birlikte, tahsis, te’vîl ve neshi kabul eder. Bu nedenle zahirde ihtimal bulunduğundan delâlet bakımından kesinliği, nass, müfesser ve muhkemden daha azdır.

 

Zâhiru’r-Rivâye

 

Kelime olarak rivayetin açık olanı anlamına gelen zâhiru’r-rivâye, Hanefîlerden İmam Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybânî’nin yazdığı eserlerden bir bölümüne verilen özel bir isimder.

 

İmam-ı Azam Ebû Hanife’nin talebelerinden biri olan İmam Muhammed, Hanefî mezhebinde çok sayıda eser veren biridir. Bu nedenle kendisine, Hanefî mezhebinin nâkili denilmiştir. İmam Muhammed, el-Asl (el-Mebsût), el-Câmiu’s-Sağîr, el-Câmiu’l-Kebîr, es-Siyerü’s-Sağîr, es-Siyerü’l-Kebîr, ez-Ziyâdât ve Ziyâdâdü’z-Ziyâdât adlı eserleriyle, Hanefî fıkhının görüşlerini nakletmiştir. Hanefî fıkhının temelini teşkil eden bu kitaplar tevâtür veya şöhret derecesinde nakledildiğinden, bunlara zâhiru’r-rivâye denilmiştir.

 

İmam Muhammed’in yazmış olduğu bu altı kitabı, Hâkim-i Şehîd Ebû Fazl Muhammed Mervezî, Kâfî isimli kitapta toplamıştır. Hanefî fakihlerinden Şemsüleimme Serahsî, bu kitabı Mebsût ismiyle şerh etmiştir. Bunun dışında İmam Muhammed’in yazmış olduğu kitaplardan Asl veya diğer ismiyle Mebsût, Şeyhülislam Hâherzâde, Şemsüleimme Hulvânî, Şeyhülislâm İsbîcâbî, Fahrulislâm Ali Pezdevî ve Sadrulislâm Muhammed Pezdevî tarafından şerh edilmiştir. Bu şerhler yazarlarının isimlerine nisbetle Mebsût-ı Hâherzâde, Mebsût-ı Hulvânî, Mebsût-ı Pezdevî şeklinde anılırlar.

 

Zâmin

 

Zâmin, birine veya bir şeye kefil olmak demektir. (bk. Kefâlet) Ayrıca başkasına verdiği zararı veya sebep olduğu zararı telâfî eden ödeyen anlamına da gelmektedir. Zararın ödenmesine ise tazmînât denir. (Konuyla ilgili daha geniş bilgi için bk. Tazmînât, Haksız Fiil, İtlâf, Diyet, Gurre)

 

Zammu Sûre

 

Kelime anlamı itibariyle zammu sûre, sure bitiştirmek anlamına gelmektedir. Dinî bir kavram olarak zammu sûre, namazda ayakta iken, Fâtiha suresinden sonra bir sure veya üç ayet okumak demektir. Hanefî mezhebine göre farz namazların ilk iki rek’atinde, diğer namazların her rek’atinde Fatiha suresinden sonra bir sure veya en az üç ayet okumak vaciptir. Kasıtlı olarak terk edilmesi halinde namazın tekrar kılınması vaciptir. Ancak unutarak veya yanılıp da terk edilirse, sehiv secdesi yapılması gerekir. Namazın yeniden kılınmasına gerek yoktur. Cemaatle kılınan namazlarda imamın kıraati, kendisene uyanların kıraatinin de yerine geçtiğinden, cemaat fatiha ve zammu sureyi okumaz. İmam açıktan okuyorsa susarak onu dinler; içinden okuyorsa bir şey okumadan bekler.

 

Zarûret

 

Sözlükte meşakkat, ihtiyaç, çaresizlik anlamına gelen zarûret, dinî bir kavram olarak, insanın defetme imkânı olmayan ve nefsine veya bazı uzuvlarına zarar getirecek bir tehlike içerisine düşmesi halidir. Ayrıca İslâm hukukunda ihtiyaçlar da zarûret menzilesinde kabul edilmiştir. Buna göre zarûret, insanın canına, uzuvlarına, kişiliğine, aklına, malına veya bunların tabiilerine bir zararın veya eziyetin gelmesinden korkulan tehlike veya şiddetli meşakkat halidir. Ölümle tehdit, hastalık, çölde aç ve susuz kalmak böyledir.

 

Zarûret halinin tespitinde, ibâdet ve muâmelâtın ayrı ayrı göz önünde bulundurularak örfe itibar edilmesi gerekir. Ayrıca zarûret halinin oluşması için tehlikenin mevcut olması, tehlikenin mülzim olması ve zarûret halini ortadan kaldıracak meşru başka bir yol bulunmaması gerekir.

 

İslâm dini, kolaylık ve rahmet dinidir. Bu nedenle zarûret ve ihtiyaç hallerinde zarûretin derecesine göre hükümlerde esneklik sağlanarak bazı istisnalar getirilmiştir. Ancak bunda haddi aşmamak ve gönülden meyletmemek gerekir. Kur’an-ı Kerim’de, “Şüphesiz Allah size ölüyü (leşi), kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesileni haram kıldı. Her kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa, arzulamaksızın ve haddi aşmadan bir miktar yemesinde günah yoktur. Şüphe yok ki Allah çokça bağışlayan çokça esirgeyendir.” buyurulmaktadır (Bakara 2/173). Zarûret veya ihtiyaç hallerinde yasakları yapmaya, farz ve vacipleri terk etmeye izin veren bu istisnaî hükümlere ruhsat denir. (bk. Ruhsat, İkrâh, Umûmu Belvâ)

 

Zebh

 

Zebh kesmek, boğazlamak demektir. Eti yenen kara hayvanlarının etlerinin helal olması için, usulüne uygun olarak kesilmesi gerekir. Usulüne uygun olarak kesim, besmele çekilerek, hayvanın yemek ve nefes boruları ile iki şah damarının veya iki şah damarından birinin kesilmesi şeklinde yapılır.

 

Hayvanı kesecek kimsenin, akıl ve temyiz gücüne sahip, Müslüman veya Ehl-i kitap olması gerekir. Hayvanı kesenin ergenlik çağına gelmiş olması şart değildir. Mümeyyiz olan, yani yaptığını ve söylediğini bilen çocuğun kestiği helaldir. Hayvanı kesen kimsenin kadın veya erkek olması fark etmediği gibi, temiz olanlarla cünüp veya hayızlı olması arasında da bir fark yoktur; hepsinin kestiği yenir.

 

Her işte güzeli öngören dinimiz; hayvan kesiminin de, en iyi bir şekilde yapılmasını emretmiştir. Kesilecek hayvana eziyet verilmemelidir. Hayvanlar ehil kişiler tarafından kesilmeli, mümkünse uyuşturulmalı ve kesim işlemi süratli bir şekilde gerçekleştirilmelidir. Aynı şekilde, kesimde, gelişen teknolojiden istifade edilmeli, temizliğe ve ekolojik dengenin korunmasına özen gösterilmelidir.

 

Zekât

 

Sözlükte artma, çoğalma, temizlik, bereket, iyi hal ve övgü anlamlarına gelen zekât, dinî bir terim olarak, belirli bir malın bir kısmının Allâh rızası için muayyen kişilere verilmesi demektir.

 

Zekat, İslâm'ın beş temel esasından farz bir ibadet olup, hicretin ikinci yılında Medine’de farz kılınmıştır. Kur’an-ı Kerim’de “Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin...” (Bakara, 2/43, 110; Hac, 22/78; Nur, 24/56; Mücadele, 58/13; Müzzemmil, 73/20); “Onların mallarından, kendilerini temizleyeceğin, arıtıp yücelteceğin bir sadaka al ve onlar için dua et; çünkü senin duan onlara huzur verir. Allah işitendir, bilendir.” (Tevbe, 9/103) buyrulmaktadır.

 

Bir kimsenin zekât vermekle mükellef olması için müslüman, akıllı, buluğ çağına erişmiş olması ve hür olması gerekir. Bunun yanında, borcundan ve aslî ihtiyaçlarından fazla olarak nisap miktarı mala sahip olması gerekir. Nisap,zekat, sadaka-i fıtır, kurban gibi ibadetler için din tarafından konulan bir zenginlik ölçüsüdür. (bk. Nisap) Ayrıca nisap miktarı mala sahip olan kimsenin zekâtla mükellef olması için, bu malın namî olması ve üstünden bir yıl geçmesi gerekir. Nâmi olması ise, malın, sahibine kazanç ve fayda sağlar durumda olması demektir. (bk. Nemâ)

 

Zekâta tabî mallar Kur’an-ı Kerim’de, altın ve gümüş (Tevbe 9/34), dediği tahıllar ve meyveler (En’am 141), ticaret ve benzeri işlerden elde edilen kazançlar (Bakara 2/276), madenler ve benzeri yer altı servetleri (Bakara 2/276) ve diğer mallar (Tevbe 9/103; Zâriyât 51/19) şeklinde belirlenmiştir.

 

Genel olarak malların zekâtı kırkta bir oranındadır. Ancak tarım ürünlerinde masraflı olup olmamasına göre yirmide bir ve onda bir oranındadır. Hayvanlarda ise özel olarak hayvanın cinsine göre ayrı ayrı belirlenmiştir.

 

Zekât Tevbe suresinin 60. ayetinde belirtildiği gibi fakirlere, miskinlere, borçlulara, yolda kalmışlara, Allah yolunda olanlara, kalbi İslâm’a ısındırılanlara ve esir ve kölelikten kurtulmak isteyen esir ve kölelere verilir. Zekât bunların tamamına taksim edilebileceği gibi, bunlardan bir veya bir kaçına da verilebilir. Zekât anne, baba, büyükanne ve büyükbabalara, çocuklara ve torunlara verilemez. Aynı şekilde gayrimüslime, zengine de zekat verilmez.

 

Zelletü’l-Kârî

 

Kelime anlamı itibariyle okuyucunun ayağının sürçmesi, okuyucunun yanılması anlamına gelen zelletü’l-kârî, dinî bir kavram olarak, namazda kıraatte yanılmayı ifade eder. Buna lahn de denir. (bk. Lahn)

 

Zengin

 

Nisap miktarı mala sahip kişiye zengin denir. (bk. Nisap)

 

Zerâyi’

 

Sözlükte vesîle, sebep anlamına gelen zerîa kelimesinin çoğulu olan zerâyi’, bir fıkıh terimi olarak, hüküm çıkarmada kullanılan fer’î delillerden olup, harama vasıta olan şeyin haram, helâle vâsıta olan şeyin helâl, vâcip için zarûrî olan şeyin vâcip olmasını ifade eder.

 

İslâm hukukunda hükümler, maksatlar ve vesîleler olmak üzere ikiye ayrılırlar. Maksatlar (Mekâsıt), maslahat ve mefsedetleri teşkil eder. Vesîleler (Vesâil), maslahat veya mefsedetlere yol açan şeylerdir. Vesîleler hüküm bakımından vasıta oldukları şeylere benzerler; harama vesîle olan haram, helâle vesîle olan helâldir.

 

Zerâyi’de asıl olan fiillerin sonucunun göz önünde bulundurulmasıdır. Allâh Teâlâ da, işlerin sonucunun göz önünde bulundurması gerektiğine ayet-i kerimede işaret etmektedir: “Allah'tan başkasına tapanlara (ve putlarına) sövmeyin; sonra onlar da bilmeyerek Allah'a söverler. Böylece biz her ümmete kendi işlerini câzip gösterdik. Sonunda dönüşleri Rablerinedir. Artık O ne yaptıklarını kendilerine bildirecektir.” (En’am 6/108). Zerâyi, özellikle sedd-i zerâyi (haram ve kötülüklere vesîle olanın haram olması), fakihlerin çoğunluğuna göre delil olarak kabul edilmiştir.

 

Zevâid

 

Sözlükte artan, fazlalık, ilâve anlamına gelen zâid kelimesinin çoğulu olan zevâid, dinî literatürde, zevâid kitapları,  zevâid sünnetler ve zevâid tekbirleri şeklinde terkip halinde kullanılmıştır.

 

Zevâid kitapları, hadis ilminde bir çeşit hadis kitabı için kullanılmaktadır. Bunlar, bir veya daha fazla hadis kitabı esas alınarak, bunda bulunmadığı halde başka hadis kitaplarında bulunan hadisleri toplamak gayesiyle, diğer hadis kitaplarıyla mukayese edilmek suretiyle yazılan kitaplardır.

 

Zevâid sünnetler (sünnet-i zevâid), Hz. Peygamber’in, dini tebliğ ve açıklama niteliği taşımayan, bir insan olarak yapmış olduğu fiillerdir. Hz. Peygamber’in yemesi, içmesi, giyinmesi böyledir. (bk. Mendûb)

 

Zevâid tekbirleri, Bayram namazlarının birinci rek’atında iftitah tekbiri ve “sübhaneke” duasının okunmasından sonra, fatiha suresinin okunmasından önce üç ve ikinci rek’atte rükudan önce üç olmak üzere fazladan alınan altı tekbire denir. (bk Bayram Namazı)

 

Zevâl

 

Güneşin tepe noktasını geçmesine zeval denir. Zeval, örfî gündüzün tam ortasına denk gelir. Meselâ örfî gündüz 12 saat ise, bunun yarısı olan 6’nın güneşin doğuş vaktine eklenmesi ile bulunan zaman zeval vaktidir. Görünüşe göre  güneş, gökteki yolunun yarısını kat etmiştir; o zamana kadar her şeyin gölgesi batıya doğru düşerken, bundan sonra doğuya doğru düşmeye başlar.

 

Zevi’l-Erham

 

Kelime anlamı itibariyle, yakın akrabalar anlamına gelen zevi’l-erhâm, bir fıkıh terimi olarak, mirasta asabe ve belirli hisse sahibi (ashab-i ferâiz) olmadıkları halde, bunlar bulunmadığında mirastan pay alan kimselere verilen addır. Bunlar teyze, hala, kızın oğlu, annenin babası gibi akrabalardır.

 

Bu grupta yer alan akrabaların mirasçılıkları ve mirastan ne kadar hisse alacakları konusunda açık bir delil bulunmadığından, bu konuda müçtehitler ihtilaf etmişlerdir. Bir kısmına göre, vefat edenle zevi’l-erhâmdan olan kişiyi bağlayan vasıta itibara alınır ve bunun alacağı pay verilir. Bir kısmına göre ise asabe gibi mirasçı olurlar. Hanefîlere göre bu ikinci metot tercih edilmiştir. Buna göre zevi’l-erhâm asabe gibi mirasçı olur; yakın olun uzak olanı düşürür. Eşit olduklarında aralarında eşit olarak paylaştırılır. Erkek ile kadın karışık olması halinde ikili birli taksim edilir.

 

Zıhâr

 

Sözlükte iki elbise birbirine uyup, birini diğeri üzerine giymek, yardım etmek anlamlarına gelen zıhâr, ıstılahta erkeğin eşine, onu kendisine haram kılmak maksadıyla “sen bana anamın sırtı gibisin” demesidir.

 

Zıhâr cahiliye döneminde erkeklerin eşlerini boşamak için kullandıkları bir usuldü. Ancak İslâm dini, bu sözü asıl manasına çevirerek, yeniden bir düzenleme yapmıştır. Buna göre; bir kimsenin eşini, annesi, kız kardeşi, halası, teyzesi gibi kendisiyle evlenmesi ebedî yasak olan bir kimsenin, sırtı, karnı, baldırı gibi bakılması haram olan bir uzvuna benzetmesi zıhârdır. Zıhar yapan kimsenin, keffâret ödemeden eşiyle cinsî münasebette bulunması, ona dokunması ve öpmesi helâl değildir. Zıhârın keffâreti ise, imkân dahilinde ise, zıharda bulunan kişinin köle azâd etmesi, bunu bulamaması halinde 60 gün peşi peşine oruç tutması, buna da güç yetiremez ise 60 fakiri doyurmasıdır (Mücâdele 58/3-4). Keffâret olarak tutulacak oruç günlerinin arasında Ramazan günlerinin, Ramazan Bayramının birinci ve Kurban Bayramının dört gününü bulunmaması gerekir.

 

Zî Rahim

 

Zî rahim, nesep yönünden akraba demektir. Bunlardan evlenilmesi haram olanlara ise zî rahim-i mahrem denir. Bunlar ise, anne, baba, dedeler ve nineler, çocuklar ve torunlar, kardeşler ve kardeş çocukları ile amca, hala, dayı ve teyzelerdir. Bunların dışında kalan kuzenler zî rahim olmakla birlikte, zî rahim-i mahrem değildir.

 

Zimmî

 

Zimmî, İslâm ülkesinde, devletle yaptığı bir anlaşma ile devletin himâye ve güvencesi altında yaşayan gayrimüslim vatandaşın genel adıdır. Bütün insanlara kuca açan İslâm dini, müslümanlarla gayrimüslimlerin bir arada yaşamalarını temel ilke olarak kabul etmiştir. Bu çerçeveden olmak üzere, gayrimüslim vatandaş statüsünde bulunan zimmîler, müslümanlar gibi İslâm devletinin vatandaşı olup, bütün temel hak ve sorumluluklar bakımından müslümanlarla eşit olarak kabul edilmiştir. Ancak İslâm ümmetinden sayılmadıklarından ve devletin bekası ve menfaatleri göz önünde bulundurularak, devletin temel kuruluşu ve işleyişinde, stratejik önemi haiz mevkilerde görev verilmemiştir. Bunun dışında zekât, keffâret gibi dini karakterli sorumuluklar yüklenmemiş, bunun yerine cizye denilen bir tür vergi alınmıştır.

 

İslâm devletinin himâyesi altında bulunan zimmîler, dinlerinde, dinlerinin gereği olan ibadetleri yerine getirmede, hatta kendi aralarındaki yargılanmada ve diğer bütün temel insan hak ve hürriyetlerini kullanmada serbesttirler. Hz. Peygamber, zimmîye zulüm ve haksızlık yapmayı, gücünün üstünde vergi yüklemeyi, arzusu dışında bir şeyini almayı yasaklamış; haksız yere bir zimmîyi öldürenin cennetin kokusunu bile duyamayacağını bildirmiştir (Sahih-i İbn Hibbân, XI/238, H. No: 4880-4881). Bu sebeple tarih boyunca İslâm toplumları içerisinde gayrimüslimler varlıklarını devam ettirmişler, dinlerini muhafaza etmişlerdir.

 

Zinâ

 

Zinâ, evlilik dışı cinsel ilişki anlamına gelmekte olup, dinen kesinlikle yasaklanmış büyük günahlardandır. İslâmî hükümlerin gerçekleştirmeye çalıştığı ve nassların açıkladığı hakîkî ve gerçek 5 maslahattan birisi de neslin muhafazasıdır. Neslin korunması, bütün insan türünü korumak ve yeni nesillerin yetiştirilmesi anlamına gelir. Bu ise, ancak evlilik hayatının düzenlenmesi ve evlilik hayatına, kişilerin ırz ve namuslarına yönelik saldırı ve tecavüzlerin önlenmesiyle gerçekleşir.

 

Bu nedenle zinâ, en şiddetli bir şekilde yasaklanmış ve zinâ edenler için hem dünyada, hem de ahirette cezâ öngörülmüştür. Çünkü zinâ, sadece tarafları ve onların yakınlarını ilgilendiren şahsî bir suç değil, bütün toplumu ilgilendiren; toplumun temel taşını oluşturan aileyi kökünden sarsan, insanlardaki namus ve iffet duygusunu rencide eden, ahlaksızlığın yaygınlaşmasına neden olan sosyal bir suç, cinayettir. Kur’an-ı Kerim’de, “Zinâya yaklaşmayın, çünkü o bir hayasızlıktır. O ne kötü bir yoldur” (İsrâ 17/32) denilmek suretiyle zinânın çirkinliği ve kaçınılması gerektiği bildirilmiş; ayrıca dünyevî cezâları hususunda da, “Zinâ eden kadın ve erkeğin her birine yüzer değnek vurun. Allâh’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, onlara merhametiniz Allâh’ın dinini (yerine getirme) konusunda sizi alıkoymasın” hükmünü vermiştir (Nûr 24/2).

 

Zinânın önlenebilmesi için sadece sert cezâî tedbirlerin alınması yeterli değildir. Aynı zamanda zinaya götüren ve zinayı kolaylaştıran yolların tıkanması, cinsel duyguları tahrik edici ve sömürücü yayın ve telkinlerin kontrol altına alınması gerekir. Ayrıca fertlerin manevî eğitiminin sağlanması, evliliğin kolaylaştırılması ve evlilik müessesesinin korunması zarûrîdir. Yüce Allah, “ahlaksızlığın açığına da gizlisine de yaklaşmayın” buyurmaktadır (En’âm 6/151).

 

Zirâ’

 

Sözlükte kol, insanın dirseğinden elinin orta parmağının ucuna kadar olan kısmını ifade eden zirâ’, ıstılahta, eskiden kullanılan bir çeşit uzunluk ölçüsü biriminin adıdır. Günümüzde kabul edilen ondalık sisteme dayalı santimetre, metre gibi ölçülere göre, bir zirâ’ 64 cm.’dir.

 

Zünnâr

 

Zünnâr, Hristiyan rahiplerin bellerine taktıkları bir tip kuşaktır. Hz. Ömer döneminde, gayrimüslimlerin Müslümanlardan ayırdedilebilmesi için zünnâr takmaları mecbur kılınmıştır. Bu nedenle o dönemlerde zünnâr, gayrimüslimlerin alameti haline gelmiştir. Bundan hareketle klasik fıkıh kitaplarında zünnâr takanların kâfir olacağı kaydedilmiştir. Ancak günümüzde, böyle bir ayrım ve alâmet söz konusu değildir.

 

Züyûf

 

Züyûf, kalp para, katkısı çok olduğu için reddedilen altın ve gümüş anlamlarına gelmektedir.