İbrahim PAÇACI

 

 

 

 

 

 

 

ORGAN VE DOKU NAKLİ

 

 

Kur’ân’da ve hadislerde, organ ve doku nakli konusunda açık bir hüküm bulunmamaktadır. Yakın zamanlara kadar telif edilen fıkıh kaynaklarında da, bugünkü anlamda organ ve doku nakli konusu bilinmemesi nedeniyle yeterli bilgi bulunmamaktadır. Ancak İslâm’ın insan ve tedavi ile ilgili genel hüküm ve prensiplerinden hareketle konuya bir çözüm getirilebilir.

1.         İslâm’ın İnsana Bakışı

Bilindiği üzere, insan değerli bir varlıktır. Nitekim Kur’ân’da, “Doğrusu biz insanoğlunu şerefli kıldık” buyrulmaktadır (İsrâ 17/70). Çünkü insan, Allah'ın kendi ruhundan üfleyerek yaratıp (Hicr, 15/29; Sâd, 38/72.), yer ve göklerdeki her şeyi emrine verdiği (Lokman, 31/20; Câsiye, 45/13.), yeryüzündeki halifesidir (Bakara, 2/30; Fâtır, 35/39). Çünkü insan mükemmel bir şekilde, gerek biyolojik bakımdan, gerekse ahlâk ve maneviyat bakımından en güzel bir kıvama erebilecek biçimde yaratılmıştır (Tîn 95/4). Bunun için insanın, yaratıklar içinde ayrı, seçkin bir konumu vardır.

Bu itibarla insan, hem hayatında hem de ölümünden sonra saygındır, dokunulmazdır; ölü olsun, diri olsun bir zaruret bulunmaksızın vücut bütünlüğüne dokunmak yasaktır, herhangi bir parçasından yararlanmak insanın saygınlığına aykırıdır. Bu sebeple İslâm bilginleri, ölü olsun, diri olsun insanın organ ve dokularının alınmasını ve onlardan faydalanılmasını caiz görmemişlerdir. Ancak, zaruret durumunda, zaruretin mahiyet ve miktarına göre bu hüküm değişmektedir.

2.         Konuyla İlgili Prensipler

Organ ve doku nakli konusunda ayet ve hadislerde açık bir hüküm bulunmadığı için, hükmünün belirlenmesinde İslâm’ın hükümlerinde gözettiği temel prensiplere ve naslardan çıkarılan kurallara müracaat edilebilir.

İslâm’ın hükümlerinde gözettiği temel prensipler

İslâm’ın temel amacı, insanın dünya ve âhiret mutluluğunu sağlamaktır. Bu sebeple dinimiz, insana hak ettiği değeri vermiş; bütün hükümlerinde onun dünya ve ahiret mutluluğunu, yaşadığı ve bulunduğu her ortamın huzur ve emniyet içerisinde olmasını hedeflenmiştir. Başka bir ifadeyle, mutlu insan ve huzurlu bir toplum oluşması için gereken tedbirleri almış ve getirdiği bütün hükümlerde şu temel ilkeleri gözetmiştir:

Canı korumak,

Malı Korumak,

Aklı korumak,

Nesli korumak,

Dini korumak.

Bu temel ilkelerden canı korumak bağlamında; kişinin canına ve vücut bütünlüğüne karşı haksız saldırılar büyük günahlardan sayılarak, haram kılındığı (bk. Maide 5/32; Enâm 6/151; İsrâ 17/33; Buhârî, İlim, 9; Hacc, 131) gibi, sağlığı korumak, insan hayatını kurtarmak da bir görev olarak kabul edilmiştir. Nitekim Kur’ân’da, “...kendinizi tehlikeye atmayın... (Bakara 2/195),“…Bir kişinin hayatını kurtaranın, bütün insanları kurtarmış gibi olduğuna hükmettik.”buyrulmaktadır (Maide 5/32).

Bunun için herkesin diğerlerinin hayatına, beden bütünlüğüne veya sağlığına zarar verecek şeylerden uzak durması gerektiği gibi, kendi hayatını ve sıhhatini korumak için meşru her çareye başvurması, hastalandığında da bütün tedavi yollarına başvurması gerekir. Ayrıca başkalarını tedavi edip hayatlarını kurtarmak ve organ ve doku bağışıyla kişilerin sağlığına kavuşmalarını sağlamak da bu kapsamda değerlendirilebilir.

Bazı Kurallar

Organ ve doku nakli de dâhil olmak üzere pek çok tedavi usulünde problemli gibi görülen hususlar, yukarıdaki temel ilkeler ve aşağıda sayılacak genel kurallar çerçevesinde değerlendirilebilir:

“Zarûretler haramları helal kılar”

“Zarar imkânlar ölçüsünde giderilir” 

“Büyük zarar, daha hafif olanı ile giderilir”

“Bir iş daraldığında genişler” 

Bunun yanında organ ve doku nakli konusunda bize ışık tutabilecek genel prensipler koyan şu ayet ve hadisler de göz önünde bulundurulmalıdır:

İyilik ve takvâda yardımlaşın; günah ve düşmanlıkta yardımlaşmayın(Maide 5/2)

Müminler birbirlerini sevmede, birbirlerine acımada ve merhamette, bir vücut gibidir. Bir organ rahatsız olduğunda, diğer organlar da onunla birlikte ateşlenir, uykusuz kalırlar.(Buhârî, Edeb, 27)

Bir müminin dünya sıkıntılarından bir sıkıntısını giderenin, Allâh kıyamet günündeki sıkıntılarından bir sıkıntısını giderir; (…) kul kardeşinin yardımında olduğu sürece, Allâh da ona yardım eder…”. (Müslim, Zikr ve Dua, 11.)

Ölünce insanoğlunun amel defteri kapanır. Ancak, kalıcı hayır bırakan, faydalı ilim bırakan ve hayırlı evlat bırakanın amel defterine sevap yazılmaya devam eder”. (Ebû Davûd, Vasâyâ, 14)

3.         İslâm ve Tedavi

Kişinin hasta olunca sabretmesi, maddi ve manevi çarelere başvurarak tedavisine çalışması gerekir. Çünkü insanın bedeni kendine emanettir. Ayrıca ibadetlerin ve diğer dini görevlerin eksiksiz yapılabilmesi, kişinin sağlıklı olmasına bağlıdır.

Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) günün şartlarına göre tedavi olmuştur. Bunun yanında ashabına da tedavi olmalarını emretmiştir:

Tedavi olunuz! Çünkü Yüce Allah, ihtiyarlık dışında her hastalığın şifasını vermiştir(Ebu Dâvûd, Tıb, 1)

Her hastalığın tedavisi vardır. Hastalığın çaresi bulununca –inşâallah- hasta iyileşir.(Müslim, Selam, 26)

Yüce Allah, her hastalığın şifasını vermiştir. Fakat onu bilen bilir, bilmeyen bilmez.(Ahmed b. Hanbel, Müsned, 6/50)

Tedavi, ilâç kullanmayı, yarayı ameliyatla temizlemeyi kapsadığı gibi, gerektiğinde bir organın kesilmesi ya da vücuttan ayrılması, doku ve organ nakli gibi bütün yöntemleri de kapsar.

Ancak insanın vücut bütünlüğüne zarar vermek ve bir organ veya parçasının kullanılmasının haram kılınması sebebiyle, organ ve doku nakli konusunda tereddütler ortaya konmaktadır.  Konunun açıklığa kavuşması için İslâm bilginlerinin görüşlerinin özetlenerek bir değerlendirme yapılacaktır.

Haram Kılınan Şeylerle Tedavi

İslâm bilginleri yenmesi ve içilmesi haram kılınan şeylerle tedavi konusunda farklı görüşler ortaya koymuşlardır.

Dinimizde yenilip içilmesi, alınıp satılması, ilaç olarak kullanılması yasaklanan murdar hayvan (meyte), kan, domuz eti, şarap... vb. şeylerin zaruret halinde, zaruret miktarında kullanılması helal kılınmıştır (Bakara, 2/173; Maide, 5/3; En’am, 6/119). Hanefî bilginler, zaruretlerin sadece bu ayetlerde açıklanın yasakları değil, zaruret halinin giderilmesi için yapılması zorunlu ve başka bir çare olmayan bütün yasakları helal kıldığı sonucuna varmışlardır. Buna göre tedavi edeceği kesin olarak biliniyorsa ve helal olan bir yöntemle tedavisi mümkün değilse haram kılınan şeylerle tedavi caizdir, aksi halde caiz değildir. Nitekim Hanefî bilginlerinden Kâsânî, “Zaruret halinde murdar hayvan eti yemek, şarap içmek caiz olduğu gibi, şifa vereceği kesin olarak bilindiği takdirde haram yiyecek ve içeceklerle tedavi de caizdir. Ancak tedavi edeceği kesin değilse tedavi caiz olmaz.” demiştir. Zahirîler de, haramla tedavinin caiz olduğu görüşündedirler. (Kâsânî, Bedâi, 1/61).

Hanbelîlere göre, İslâm'da haram kılınmış yiyecek ve içeceklerle tedavi de caiz değildir. (İbn Teymiyye, Fetâvâ, Mısır, 1329, 1/270; İbnü'l-Kayyim, Zâdü'l-Meâd, 2/114; İbnü'l-Arabî, Ahkâmü'l-Kur'ân, 1/59). Çünkü Hz. Peygamber, şarabın ilâç değil dert olduğunu belirtmiş (Müslim, Eşribe, 12); “Allah Teâlâ hem derdi hem de ilâcı (deva) indirmiş ve her hastalık için bir ilâç yaratmıştır. Dolayısıyla tedavi olun, fakat haramla tedavi olmayın(Ebû Dâvûd, Tıb, 11),Âllah Teâlâ ümmetimin şifasını, onlara haram kıldığı şeylerde yaratmamıştır(İbn Hibbân, Taharet, 19, 4/233) buyurmuştur. Bu görüşte olanlar, hastalıkların tedavisinde ilâcın haramdan ibaret ve tedavinin kesin olmadığından ölümcül açlık ile hastalık aynı nitelikte değildir. (İbn Teymiyye, Fetâvâ, I, 259-260, 268-270).

Konuyla ilgili görüşler delilleriyle birlikte değerlendirildiğinde haramla tedavi konusunda orta yolun Hanefîlerin görüşü olduğu görülür. Hastalığın helâl ilaçlarla tedavisi mümkün ise bu yola başvurulur. Bunun mümkün olmaması halinde, “Zaruretler haramları helal kılar” kuralına uyarak haram olan bir ilaçla, ameliyat ve operasyonla tedavi yoluna gidilebilir. Çünkü hastalık da ağırlık durumuna göre zaruret kapsamındadır.

Bu çerçeveden olarak son dönem İslâm bilginleri, hastalıkların tedavisini bulup geliştirmek için, ölü üzerinde çalışma yapılmasını, onun bir parçasını itlaf etmeyi caiz görmüşlerdir. Nitekim Müşavere ve Dini Eserleri İnceleme Kurulu’nun 16.4.1952 tarih ve 211 sayılı kararında, özetle şöyle denilmektedir:

“...âmmenin menfaat ve maslahatı göz önünde tutularak, bilinmeyen bir hastalığın bilinir hale gelmesi, hastalığın bilinmemesinden doğacak âmme zararının önlenmesi, hayatta bulunmaları sebebiyle daha şayan-ı ihtiram olan hastaların tedavilerinin sağlanması gibi maslahat ve şer’î hikmetlerin husule gelmesini temin için, yakınlarının rızası alınarak, ölüler üzerinde otopsi yapmanın caiz olacağı ve bu gibi sebepler dolayısıyla ölüye gösterilmesi gereken hürmet ve tekrimin zevaline katlanmanın, İslamî hükümlerin bir gereği olduğu...”

Diğer taraftan kan, doku ve organ nakli de günümüzde tedavi yolları arasına girmiş bulunmaktadır. Bu sebeple, hayatı veya hayatî bir uzvu kurtarmak için başka çare olmadığında, kan, doku ve organ nakli yolu ile de bazı şartlara uyularak, tedavinin caiz olması gerekir. Müşavere ve Dinî Eserleri İnceleme Kurulu ve Din İşleri Yüksek Kurulu bu yönde kararlar vermişlerdir.

4.         Sonuç

Bu açıklamalar ışığında, organ ve doku naklini, “canlıdan canlıya” ve “ölüden canlıya” olmak üzere iki başlık altında değerlendirip şu şartlar altında caiz olduğu söylenebilir:

Canlıdan Canlıya:

a) Kan, Deri gibi Kendiliğinden Yenilenen

·         Bağışta bulunanın bir ücret almaması,

·         Maddî veya manevî bir baskı olmaması,

·         Bağışta bulunanın sağlığına tehdit oluşturmaması,

·         Alınacak organ veya doku karşılığında menfaat sağlanmaması,

b) Kendiliğinden Yenilenmeyen Organ ve Dokular

·         Hastanın hayatını veya hayatî bir uzvunu kurtarmak için, bundan başka çare olmaması,

·         Hastalığın bu yolla tedavi edilebileceğine kanaat getirilmesi,

·         Organ veya dokusu alınan kişinin (donörün) normal hayatına devam edebilmesi (bir böbreği veya karaciğerinin bir kısmının alınması gibi) veya bir hastalık sebebiyle alınan organın başka bir hastada kullanılması (göz korneası gibi),

·         Organ bağışında bulunan kişinin tasarruf ehliyetine sahip olması ve organının alınmasına rıza göstermesi (Maddî veya manevî bir baskı olmaması)

·         Alınacak organ veya doku karşılığında menfaat sağlanmaması,

Ölüden Canlıya:

·         Hastanın hayatını veya hayatî bir uzvunu kurtarmak için, bundan başka çare olmaması,

·         Hastalığın bu yolla tedavi edilebileceğine kanaat getirilmesi,

·         Organ veya dokusu alınacak kişinin, işlemin yapıldığı esnada ölmüş olması,

·         Organ veya dokusu alınacak kişinin ölmeden önce buna izin vermiş olması veya hayatta iken aksine bir beyanı olmamak şartı ile yakınlarının buna razı olması,

·         Alınacak organ veya doku karşılığında menfaat sağlanmaması, 

Şartıyla organ ve doku nakli caizdir.